HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
Serdar Dağıstan 2
Ahmet Kartal 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Aygul S. TÜRİKPENOVA 5
Kardeş Kalemler 6
KEMAL BOZOK 7
Elif, pencereden odaya vuran güneş ile uyandı, bir süre yatağın içinde oturdu. Dağılmış saçlarını elleri ile toplayarak arkasından bir toka ile tutturdu. Gözünde biriken yaşları elinin tersi ile sildi. Yine ağlamıştı. Ne zaman mutsuz uyusa sabaha gözünde yaşlarla uyanırdı, şaşırmadı. Her daim masanın üstünde duran mendil paketine uzandı. Gittikçe çoğalan gözyaşlarını sildi.
Sıkça yaşananlar alışkanlık yapardı elbet. Göz yaşı dökmeye alışmış mıydı? Duygusal olduğu gerçekti de yüreği niçin bu kadar dayanıksızdı? Neden bu kadar çok kırılır olmuştu? Neden her gün bir tarafı kesilmiş gibi acıyordu?
Kalkıp küçük karşı odanın balkonuna çıktı. Güneşe rağmen sabah serinliği vardı, üşüdü. Yatak odasına geri dönüp akşamdan yatağın üstüne bıraktığı kazağını giydi. Mutfağa gidip bir fincan kahvesini yaptı, kahvenin nefis kokusunu içine çekerek tekrar balkona döndü. Fincanı, kendisi ile baş başa kalmak istediği zamanlarda kullandığı küçük, beyaz masanın üstüne bıraktı. Sandalyesini çekip oturdu. Daha ilk yudumunu alamadan arkasından gelen sese çevirdi başını. Uyandığını anlayan köpeği gelmiş, ön patileri ile kolunu tırmıklamaya başlamıştı. Sabah ihtiyacını gidermek için dışarı çıkmak istiyordu. Hoşnutsuzlukla yüzünü buruşturdu. Kahvesi yine soğuyacak, ağız tadı ile yine içemeyecekti.
Köpeğini alarak bahçeye inmeden, kapıda her sabah kendisini bekleyen kedilerini doyurdu. Onlar da bu ritme alışmışlardı. İşe gittiği her gün evden ayrılmadan onları doyururdu. “Onlar bile alıştı, bir ben alışamadım.” diye iç geçirdi. İhtiyacını gideren köpeğini de alarak tekrar yukarı çıktı. Sabah yürüyüşüne çıkmayı hiç canı istemiyordu. İçindeki bu melankoli havasından çıkabilmesi biraz zaman alacaktı.
Balkona dönerek ılımış kahvesinden bir yudum aldı. “Keşke biraz daha güçlü olabilseydim, belki o zaman yerli yersiz akmazdı gözyaşlarım.” diye düşündü. Muhtemelen babasından almıştı bu genleri. Annesi daha güçlüydü. Annesini olur olmaz şeylere ağlarken görmemişti. Nadiren ağlardı. Daha çok bir işe yoğunlaşmışken, aklına ölen annesi düşer, türküler mırıldanır ve gözlerinden ılık ılık akıtmaya başlardı. Nadiren…
Babası hiç de öyle değildi Elif’in. En küçücük bir duygusallıkta hemen gözleri doluveren babasının yüzüne sevgiyle bakardı Elif. Bilirdi ki o heybetli görünüşün altında babasının çok merhametli, yufka yüreği vardı. Bilirdi ki bir kuşu bile incitemeyen babası, evlatlarının arkasında bir dağdı.
Babasıyla birlikte yaşadıkları günlere, çocukluğuna kayıverdi gönlü. Annesinin bir sabah önüne oturtarak saçlarını örüp “Tamam, artık gidebilirsiniz.” dediği ve ilkokula kaydının yapıldığı günü hatırladı. Babasının yanında nasıl da gururla yürümüştü. Heyecandan titreyen ellerini babasının avuçları içine bırakınca nasıl da büyüyüvermişti. Okulla evleri arasındaki dik yokuşu bir solukta nasıl da çıkıvermişlerdi. Okulun bahçesine girdiklerinde yalnız olmadığını biliyordu. Müdürün karşısında utanmış, çekinmiş de olsa korkmamıştı. Çünkü yanında babası vardı.
Sonrasında film kopuyordu…
Babasını en son ne zaman görmüştü? Babası gece yarısı onlar uyurken mi gitmişti evden? Yoksa işe gider gibi çok erken saatte mi çıkmıştı? Birbirlerinden ne zaman ve nasıl ayrıldıklarını neden hiç hatırlayamıyordu?
Oysa her gün akşam olunca koşa koşa haddehanenin kocaman demir parmaklı kapısına gider, işten çıkan babasını karşılardı. O da yere eğilerek kollarını açar, sarılır, elinden tutarak birlikte eve dönerlerdi. Bir elinde annesinin “Öğlen yersin!” diye evde ne varsa hazırlayıp yemek koyduğu üç katlı boşalmış sefertası olurdu. O günden sonra büyük demir kapının arkası hep boş kaldığı gibi; babasını görünce sevinen yüreği de boş kalmıştı. O günden sonra pek çok şey hep eksik kaldı.
Annesi değişmişti. Çamaşır leğeni başında döktüğü gözyaşlarını hatırlıyordu. Beş çocuğun çamaşırlarını yıkarken gizli gizli ağlıyordu annesi. Her akşam iş paydosunda evine dönen babası o akşam dönmemişti. Halbuki tam evlerinin karşısındaki yola paralel olarak uzanan duvarın arkasında, demir yığınları ile dolu olan haddehanede çalışıyordu. Babası oraya sığamadığı için mi gitmişti? Koca koca kamyonları, tonlarca demirleri içine alan haddehane bir babasını mı sığdıramamıştı? Çok mu uzaktı gittiği yer?
Daha sonraki senelerde “Ekmek Parası” eklendi kelime dağarcığına. Ekmek parası kazanmak için gitti deniliyordu babası için. Sahi kaçaydı ekmek? Babaları; evinden, eşinden, çocuklarından koparacak kadar mı pahalıydı? Babanın olmadığı bir evde her şeyin eksik kaldığını kimse bilmiyor muydu? Annenin yüzündeki mutluluk, ağabeyin ihtiyacı olan destek, kardeşlerin karpuz mevsiminde duyduğu sevinç hep eksik kalmaz mıydı? Çocuklarına pastaneden kuru pasta getiren komşu babanın “Karşıma neden siz çıkıyorsunuz?” demesi o minicik yürekleri parçalamaz mıydı?
Elif, şöyle anlatırdı:
“Babamın gurbete gidişinin üzerinden seneler geçmişti. Bir gün komşumuzun kızı elinde bir kasetle çıkageldi. Kaseti, pazarcılık yapan amcasının arabasından alıp geldiğini gururla söyleyip dinlememizi istedi. Bu kadar gururlanmasının sebebi mahallede tek araba sahibi olmalarıydı. Annem iki gözlü evimizin ortasına koyduğu leğenle çamaşır yıkıyordu. Ağabeyim okuldan yeni gelmiş, tek camlı odanın bir köşesinde kurulu olan divana sırt üstü uzanmıştı.
Evdeki küçük teybe kaseti takıp dinlemeye başladık.
Babası gurbete giden bir çocuk “Murat Amca, babam neden hâlâ dönmedi?” diye derdini anlatıyordu. Bizim de babamız dönmemişti. Dinledikçe hüzünlendik, hüzünlendikçe hikâyeyi kendimize göre yorumladık. Sonuçta sanki bizim için yazılmış bir destan oldu. Dinledikçe annemin gözyaşları sel oldu aktı, gözyaşlarının suda kayboluşu gibi annem de eridi, tükendi, bitti. Çamaşırları ortada bırakıp, ağabeyimin yanına giderek ona sıkıca sarıldı. Çünkü o zamana kadar sırt üstü yatan ağabeyim, yüzü koyun dönerek uzandığı yatağın üzerinde sarsıla sarsıla ağlıyordu. Biz beş kardeş ve annem o gün birbirimize sarılarak hıçkıra hıçkıra yoruluncaya kadar ağladık.”
…….
İki sene sonra annesini de Elif ve kardeşlerinden kopardı gurbet rüzgârı. Sanki yaprak dökümü başlamıştı ailede. Annesinin gidişini açıkça hatırlıyordu. Yolcu etmek için İstanbul’a kadar gelmişti ağabeyi ile birlikte. O zaman da çok ağlıyordu annesi. Kolay mıydı beş yavruyu bırakıp gitmek? Kolay mıydı dönüşü belli olmayan bir yola hasrete hasret ekleyerek çıkmak?
Ya bundan sonrası… Ya onun gidişiyle oluşacak eksikleri kim anlayacak, kim tamamlayacaktı?
Elif ve kardeşleri okula giderlerken beyaz yakasını ütüleyip kurdelesini bağlayacak, bayramlarda onu hazırlayacak annesi olmayacaktı. Okulda kutlanan anneler günü, hüzünle sarmaş dolaş annesiz kutlanacaktı. Veli toplantılarında öğretmeninin takdir edici sözlerini duyup gururlanacak babası da yoktu. Sabahları okula giderken cebine harçlık koyacak, karne alma günlerinde ve tüm okul hayatı boyunca aldığı takdir ve teşekkür belgelerinin yanında “Bir üst okulu başarı ile sürdürebilir.” diye yazan mezuniyet belgesini gösterdiğinde gururla başını okşayacak, ona çok istediği yeni bir okulun kapısını açacak babası da olmayacaktı.
Kendilerinden ilk önce babalarını koparan gurbet yüzünden hayata eksik ve yenik başlamışlardı. Hayatı boyunca hep sonbaharı yaşadılar. Sürekli bir yaprak eksildi yaşam ağaçlarından.
Ve hep hayatı boyunca aynı soruyu sordu kendine Elif.
“Değer miydi tüm kaybettiklerimize?”