HaftanınÇok Okunanları
Aysel Fikret 1
Ece Türköz Oğuz 2
KEMAL BOZOK 3
Kardeş Kalemler 4
FEYZA TUĞÇE FIRAT 5
Kader Pekdemir 6
Aysel Fikret 7
Sonbahar 1904
Hasan Paşa, bir hafta boyunca iş yerine kahvaltı yapmadan ve erkenden gitti. Kahvaltısını karakolda Sessiz Mahir’le yaptı. Gözaltında olanlar varsa, sorgulamaları bitirip sıradan işleri yardımcısına bırakarak özel odasına çekildi. Günün epeyce bir kısmını duvarında Sadık Hoca’nın armağanı ince ipek kuşakla, Çırağan’da Ali Suavi ile Nişli Salih’i hayattan koparan sopanın asılı bulunduğu odasında dinlenerek geçirdi. Akşamları eve vakitli döndü. Eskiden çok sık yaptığı gibi akşam yemeğine yanında kimseyi götürmedi. Sofradaki yerini alarak her akşam yemeğini ailesiyle birlikte yedi. Az ve seçerek yedi. Evde sağlığıyla ilgili kendisi konuşmadı, kimseyi de konuşturmadı. Kahvesini içer içmez iyi geceler dileyip odasına çekildi. Yatsı namazından sonra hemen yattı.
Kahvede, fırında, berberde renginden, nefes alıp verişinden, çabuk terleyişinden hareketle sağlığını soranlara; “herhâlde” ekleyerek “Üşüttüm. Yediğim bir şey dokundu. Güneşte fazla kaldım. Terliyken soğuk su içtim.” gibi kaçamak cevaplar verdi. Birlikte çalıştığı arkadaşları, saray görevlileri rahatsızlığını bilsin istemiyordu. Özellikle de arkasından tuzak kuranların, asılsız jurnallerle onu padişahın gözünden düşürmek isteyenlerin sevinmelerini istemiyordu. Hasan Paşa’nın hastalığı duyulursa, başta Fehim Paşa, Zülüflü İsmail Paşa olmak üzere, saraydan ve saray dışından onlarca, yüzlerce kişi sevinirdi. Hele de Hasan Paşa’nın ölüvermesi, onlar için düğün bayram olurdu. Üzülecek dostları, yakınları da az değildi. Dostlarını üzmek, düşmanlarını sevindirmek istemediği için rahatsızlıklarını açık etmedi, mümkün olduğu kadar kimseye hissettirmeden atlatmaya çalıştı.
20 Ekim 1904 Perşembe günü ikindiye doğru Abbas Ağa’daki Hasan Paşa Konağı’nın kapısı büyük tokmakla hızlı, şiddetli, uzun uzun vuruldu. Büyük tokmak kullanıldığına göre gelen erkekti ve acil bir durum söz konusuydu. Yardımcı kadın, aceleyle başörtüsünü düzelterek çıktı, avlu kapısına doğru koştu. Gülnaz Hanım da yavaş adımlarla ardından gitti. Çocuklar ve anneleri kapıya bakan pencerenin önünde toplandılar.
Kapı açılınca iki kapalı, atlı arabanın yol üzerinde peş peşe durduğunu gördüler. İkisinin de kapıları açılmıştı. Öndekinin açık kapısından subay kıyafetli bir kişi inmiş, ikinci kişinin inmesine yardım etmek üzere bekliyordu. Diğer arabadan inip öne doğru gelen dört kişiden üçü subay biri sivil giyimliydi. Sivil giyimliyi yardımcı kadın ve Gülnaz Hanım tanıdılar: Paşa’nın sıkça akşam yemeğine getirdiği karakolun yaşlı çaycısı Sessiz Mahir’di. Öndeki arabanın kapısında sivil giyimli başka birisi daha göründü. Daha doğrusu bu görünen kişi, sivil giyimli değil pijamalıydı. Ona yardım etmek üzere aşağıda bekleyen subay kolundan sıkıca kavradı. Arabadaki diğer subay da öteki kolundan tutmuştu, yavaşça indirdiler. Pijamalı adam, iki yanında iki subayın yardımıyla geniş avlu kapısından girip konak kapısına doğru yürürken yardımcı kadın üçünü de tanıdı. “Eyvahhh! Paşa Babaaa!” diye bastı çığlığı. Pijamalı adam Hasan Paşa’ydı. Bir yanında büyük oğlu Binbaşı Emin, diğer yanında küçük oğlu Yüzbaşı Sait vardı. Hasan Paşa iki oğlunun yardımıyla yere bakarak, dikkatli, küçük adımlarla, mahcup yürüyordu. Güçsüz görünüyordu. Adım atarken zorlandığı belliydi. İki oğlu iki yanından çekilseler, belki de olduğu yere yığılıp kalıverecekti. Hasan Paşa’yı bu hâlde görmeye dayanamayan yardımcı kadın iki eliyle dizlerine vura vura söylenerek ağlamaya başladı. “Vah benim paşam, ne oldu da bu hallere düştün?”
Avlu kapısından baba ve oğulları, Sessiz Mahir, bir de askerî doktor girmişti. Avlu kapısını konak kapısına bağlayan mermer merdivenin basamaklarını çıkıyorlardı. Hasan Paşa’nın ayağı takıldı. Az kaldı yere kapaklanıyordu, oğulları engelledi. Gördüklerinden çok fazla etkilenen Gülnaz Hanım ağlamamak için kendini güçlükle tutuyordu. Geri dönerek gelenlerden önce içeriye girdi. Torunlarının dedelerini bu halde görmesini istemeyen anneler çocuklarıyla birlikte yemek odasına çekilmişlerdi. Gülnaz Hanım, ortalıkta kimsenin görünmeyişine sevindi.
Hasan Paşa yatak odasına götürüldü. Yardımcı kadının saniyeler içinde örtüsünü topladığı yatağa yatırıldı. Hekim binbaşı ateşini ölçtü, tansiyonuna baktı, kalbini, göğsünü, sırtını dinledi. Bir iğne yaptı. Oğullarından sonra endişeyle bekleyen Gülnaz Hanım’a döndü. “Şimdi rahatlayacak, uyuyacak, dinlenecek. Uyanınca mercimek, yoğurt, pirinç çorbası gibi hafif, sıvı yiyecekler verebilirsiniz. Sabah olunca inşallah ayağa kalkacak.”
Hekimin “Ayağa kalkacak.” sözü, herkesi rahatlattı.
Binbaşı, iğne, ilaç kutularını, dinleme, ısı ölçme aletini çantasına yerleştirdi. Gözleri yarı açık yatan Hasan Paşa’ya döndü.
“Geçmiş olsun Paşam!” dedi. “İlaçlarınızı ihmal etmeyin! Az az da olsa yemeye içmeye çalışın. Sabaha ayağa kalkar, birkaç gün içinde tekrar işinizin başında olursunuz.”
“Teşekkür ederim Binbaşı. İnşallah dediğin gibi olur.”
Sesi oldukça cılız ve titrekti.
Sessiz Mahir gözlerini Hasan Paşa’dan ayıramıyor, içinden “İnşallah çay, kahve içeceğimiz, simitle, poğaçayla kahvaltı edeceğimiz günler yakındır.” diye içinden dualar ediyordu.
Hekim Binbaşı çantasını alıp Paşa’dan izin isteyerek çıktı. Ardından Sessiz Mahir çıktı. Sessiz Mahir, geldiğinden beri hiç konuşmamış, yaşadığı büyük üzüntüyü duruşuyla, yüz çizgileriyle, gözyaşlarıyla anlatmıştı.
Gülnaz Hanımla oğulları, Hasan Paşa gözlerini kapatıp da düzenli nefesler alıp vermeye başlayıncaya kadar pek az konuşarak yanında oturdular. Uykuya daldığından emin olunca sessizce odadan çıktılar. Yemek odasına girdiklerinde yardımcı kadından başka kimsenin kalmadığını gördüler. Bu akşam çocuklar yemeklerini biraz erken yemişler, anneleriyle birlikte odalarına erken çekilmişlerdi. Yardımcı kadının kirpikleri ıslaktı. Belli ki Hasan Paşa için ağlamaya devam ediyordu. Gülnaz Hanım hekimin söylediklerini naklederek onu da bir parça rahatlattı.
İştahsız yenen akşam yemeği süresince Gülnaz Hanım kafasına takılan her şeyi sordu. Küçük oğlu arada bir söze karışsa da daha çok Emin anlattı, anneleri dinledi.
Hasan Paşa, kahvaltıya kalsa bir lokma bile yiyemeyeceği ve ailesini üzeceği için sabah erkenden evden ayrılmıştı. Karakolda Sessiz Mahir’in yalvarırcasına kahvaltı ısrarına karşılık vermemiş, bir bardak çay, bir fincan kahve de içmemişti. Onu bekleyen bazı evrakı imzaladıktan, yardımcısına talimatlar verdikten sonra, nöbetçilere rahatsız edilmek istemediğini söyleyip odasına çekilmiş, yatmıştı. Odası hem yatıp dinlenebileceği hem çalışabileceği biçimde düzenlenmişti. Yoğunluktan dolayı karakolda kaldığı geceler odasında çalışır, işini bitirince pijamalarını giyer yatardı.
Bu defa önce üniformasıyla uzanmış, rahat edemeyince kalkmış pijamalarını giymiş, yatmıştı. Odasına acil durumlarda yardımcıları ve nöbetçi subaylar girebiliyor, başkası giremiyordu. Bunun tek istisnası, Sessiz Mahir’di. O, çay kahve getirmiş olsun olmasın, istediği zaman kapıyı tıklatıp içeriye girebiliyordu. Üç oğlundan üçünü de şehit veren, sonra da sessizliğe gömülen Sessiz Mahir karakolda tam bağımsızlığa sahip tek kişiydi. İstediği her odaya, kimseden izin almadan girebilirdi. Ona bu hakkı Hasan Paşa tanımıştı.
Öğleye doğru Sessiz Mahir, “Paşam bir emriniz var mı?” diye sormak üzere odasına girince görüyor ki Paşa yatağında değil yerdedir. Muhtemelen karyolasından düşmüş, kalkıp tekrar yerine yatamamıştır. Önce öldü sanıyor, korku ve üzüntüyle dili dişi kilitleniyor. Biraz kendini toparlayınca nabzına bakmayı akıl ediyor. Paşanın yaşadığını anlayınca sesinin en yüksek tonuyla “Yetişin! Paşa gidiyor!” diye bağırmaya başlıyor.
Odaya ilk giren başyardımcısıyla Sessiz Mahir, Hasan Paşa’yı yerden kaldırıp yatağına yatırıyorlar. Oda kapısının önü bir anda kalabalıklaşıyor. İzinli olanların dışında kimse içeriye girmiyor ama herkesin gözü içeride. İçeridekiler; yardımcıları, nöbetçiler, Sessiz Mahir, Paşa’nın kendinde olmadığını görüyorlar. Hepsi üzgün, korkulu…
Başyardımcının emriyle acilen gelmesi için doktora araba gönderiliyor.
Yardımcılardan birisi “Ailesine haber versek mi?” diye soruyor.
“Olmaz!” diyor Başyardımcı. “Tehlikeli operasyonlara çıkarken kaç kez ‘Bana bir şey olursa eve değil oğullarıma haber verin!’ demişti paşam. Oğullarına haber verelim. Müsaitseler gelirler.”
Doktor çok geçmeden yetişiyor, Hasan Paşa’yı muayene ediyor. Bir iğne hazırlayıp kolunun damarından yapıyor. “Bir an önce hastaneye götürülmeli” diyor. Bu arada oğulları geliyor. Oğullarına neler olup bittiğini Başyardımcı anlatıyor. Hasan Paşa’yı hastaneye götürmek üzere aşağı indirip arabaya koyuyorlar. Paşa, yolda gözlerini açıyor, “Beni nereye götürüyorsunuz?” diye soruyor. “Hastaneye!” diyorlar. Kıpırdamakta bile zorlanırken “İyiyim, dönün!” diyor. Dönmüyorlar tabii. İkindi sonrasına kadar hastanede kalıyorlar. Verilen ilaçların, yapılan iğnelerin etkisiyle epeyce kendine geliyor. Oturabiliyor, yardımsız tuvalete gidip dönebiliyor. “Hastanede kalmak istemiyorum. İyiyim, eve götürün beni!” diye tutturuyor. Oğulları ve doktorlar hastanede kalması için ikna edemiyorlar. Sessiz Mahir iknaya hiç kalkışmıyor. Biliyor ki Hasan Paşa kararlıdır, söylediğinden vazgeçmez. Kontrollerinin, iğnelerinin evde yapılmasına, ilaçlarının evde alınmasına karar veriyorlar. Eve geliyorlar.
Gülnaz Hanım sonrasını biliyordu.
Yatsıdan sonra oğullarını odalarına göndererek kendisi eşinin başında kaldı. Gece boyunca hiç uyumadı. Lavaboya gidip gelişlerinde koluna girerek ona yardımcı oldu. Güç ve şifa vereceğini ısrarla söyleyerek bir şeyler yedirmeye, içirmeye çalıştı. Ne var ki Hasan Paşa’nın midesi kabul etmiyordu, Gülnaz Hanımı rahatlatacak kadar ne yiyebildi ne içebildi.
Sabah olunca gelinler Paşa Baba’larını, torunlar Paşa Dede’lerini ziyaret edip “Geçmiş olsun!” dediler. Çabuk iyileşmesi için dualar ettiler. Kahvaltı için yemek odasına geçtiler. Emin ve Sait erkenden görevlerinin başına dönmüşlerdi. Gün içinde birer kere babalarını ziyarete geldiler, durumunda fark edilir bir iyileşme göremeyince üzgün döndüler. İki kez muayeneye gelen üçlü hekim grubu da aileyi umutlandıracak fazla bir şey söyleyemeden ayrıldı. Geçmiş olsun dilekleriyle gelen komşular ve subaylar da oldu. Hemen herkesin söylediği; “Hasan Paşa güçlüdür. Bütün rahatsızlıklarını silip atacak, iyileşecek!” gibi sözlerdi.
Hasan Paşa’nın grip, nezle, mide üşütmesi gibi başlayıp onu yatağa düşüren, yardımsız hareket edemez hâle getiren hastalığını kimse kabullenemiyordu. Hasan Paşa, Kafkas cephesindeki yaralanmasıyla bağlantılı baş ağrısı ameliyatı dışında hastalık, hastane, hekim görmemişti. Şu an ateşler içinde bazen de kendinden geçerek yatıyordu. Sesi, rengi tavrı değişmişti. İki hafta önceki hâlinden eser kalmamıştı. Giderek kötüleşiyordu.
Hasan Paşa’nın görevi başında fenalaşıp hastaneye kaldırıldığı, bazı işlemlerden sonra evine getirildiği duyulunca konak, ziyaretçi akınına uğradı. Karakoldan ve saraydan dostları, berber, kahveci, fırıncı gibi mahalleden esnaf, Beşiktaş Jimnastik Kulübü (BJK) yöneticileri, cephe arkadaşları, komşular…
Hasan Paşa’nın dört ziyaretçisi vardı ki diğerlerinden çok farklıydı. Gözlerinin içine baka baka hem söylediler hem ağladılar, eşinin başından hiç ayrılmayan Gülnaz Hanım’ı da ağlattılar.
Birincisi, küçük kardeşi Ömer Paşa’ydı. “Babamdan çok senin ekmeğini yedim. Senin kanatların altında yaşadım, okudum, yetiştim, paşa oldum. Hepsi senin sayende… Rabbim seni bize bağışlasın ağabey. Çabuk iyileş, kalk ayağa…” dedi. Gözleri doldu, yanakları ıslandı.
İkincisi, Cevher Ağa’ydı. Osmanlı devletinin hükümdarı, İslam âleminin halifesi Abdülhamit Han’ın selamlarını ve geçmiş olsun dileklerini getirmişti. Padişah üzgündü, bir an önce iyileşmesi için duacıydı. “Biz ki resmiyet ötesi iki dost, iki kardeştik kahraman Paşa. Herkes Paşa olabilir ama kahraman olamaz. Rabbimden beş vakit sana şifalar diliyorum. Dostluğumuz, kardeşliğimiz devam etsin istiyorum.” dedi. Gözlerindeki yaş kirpiklerinden aşarak yanaklarını ıslattı.
Üçüncüsü, Hasan Paşa’yı yeryüzünde tartışmasız en çok seven, en çok sayan, ona koparılamaz bağlarla bağlı bulunan yaşlı çaycı Sessiz Mahir’di. O da Beşiktaş Karakolundakilerin selamlarını, sevgilerini, iyi dileklerini getirmişti. “Paşam bana hem evlatlık hem babalık yaptın. Yeri geldi arkadaşım, dert ortağım oldun. Sen olmasaydın üç şehidimin acısına dayanamaz, tıpkı anneleri gibi erir, kahrolur, giderdim. Bana evini, sofranı, karakolunu açtın. Bana gönlünü açtın Paşam, dayanma gücü verdin. Sen gidersen dünya bana dar gelir Paşam, gitme! Sen benim hem evladım hem babamsın, gitme!..” dedi. Paşa’nın yanına gözleri dolu girmişti, çenesinden gözyaşları damlayarak çıktı.
Dördüncü farklı ziyaretçisi, kimsenin tanımadığı, saçına sakalına ak düşmeye başlamış, orta yaşlı adının Hüsrev olduğunu söyleyen bir adamdı. Kılığına kıyafetine bakılırsa fakir birisine benzemiyordu. Zengin, seçkin birisi gibi de görünmüyordu. Hem varlık hem bilgi, kültür yönüyle ortalarda, inançlı, düzgün bir insan gibiydi. “Paşam beni tanır, bir kerecik göreyim, birkaç söz söyleyeyim, elini öpüp çıkayım!” diye gönlünün derinliklerinden gelen bir sesle yalvardığı için izin verdiler. Ancak bütün ziyaretçiler gibi Paşa’ya mesafeli duracak, söylemek istediklerini uzaktan söyleyecek, dokunmadan çıkacaktı. Hüsrev kabul etti. Hâlbuki karakol ziyaretlerinde mutlaka önce elini öper, saygılarını sunar, sonra da ünlü hikâyesini bir kere daha hatırlatırdı.
Hüsrev odaya alındığında Hasan Paşa’nın gözleri kapalıydı, uyuyormuş gibi görünüyordu. Halsizlikten kapattığını ayakucuna yakın sandalyede oturan Gülnaz Hanım biliyordu. Hüsrev, Hasan Paşa’ya iki adım kala durdu. Bir süre çekimser bekledikten sonra Gülnaz Hanım’a baktı. Paşa uyuyorsa onu rahatsız etmek istemezdi. “Konuş!” işaretini alınca içli, ağlamaklı bir sesle;
“Ben geldim Paşam!” dedi.
Hasan Paşa, duymadı ya da duydu, güçsüzlükten gözlerini açamadı.
Adam ağlamaklı sesini yükseltmek yerine daha da alçalttı. Fısıltıyı andırır ağlayan bir ses tonuyla konuştu:
“Ben geldim Paşam! Ben Hırpo Hüsrev…”
“Hırpo Hüsrev” sözünü duyar duymaz Paşa gözlerini açtı. Göz göze geldiler ve öylece kaldılar.
Ona “Hırpo” lakabını yakalanışının hemen ardından, Paşa vermişti. Daha doğrusu; sarhoştu, gevezelik yapıyordu, Paşa’yı fena öfkelendirmişti. Onu susturmaya çalışırken ağzından kaçıvermişti. “Hırpo sus! Kırarım çeneni!” demişti. Hüsrev, “Paşam bana hakaret ediyorsunuz!” diye karşı çıkınca daha da öfkelenmiş, sert konuşmuştu. “Benim gözümde alın terini içkiye, kumara yatıran herkes Hırpo’dur! Hırpo’nun önde gidenidir!” diye çıkışmıştı. O günden sonra en başta arkadaşları “Hırpo Hüsrev” demeye başlamışlar, Hüsrev’in lakabı Hırpo kalmıştı. Zaman geçtikçe bu çirkin lakabı, Hasan Paşa’dan bir hatıra olarak Hüsrev de benimsemişti.
“Paşam ben Hırpo Hüsrev!” dedi tekrar.
Hasan Paşa Hırpo Hüsrev’e belirgin biçimde gülümsedi. Bu gülümseyiş hem Gülnaz Hanım’ı hem Hırpo Hüsrev’i çok sevindirdi. Hırpo Hüsrev hıçkırığa benzer iç çekişlerle ağlamaya başladı. Bir süre konuşamadı, bıraktı kendini, ağladı. Nice sonra kendini toparlayıp konuşabildi. Sesi minnet yüklüydü.
“Paşam!” dedi. “Yuvamı yıkılmaktan, çocuklarımı anasız, aç, sefil büyütmekten kurtaran sizsiniz! Bugünkü huzurumu, rahatımı, saygınlığımı size borçluyum. İyi ki beni bir gece sabaha karşı sarhoş nara atarken yakaladınız. İyi ki gözaltına alıp kendime gelinceye kadar karakola kapattınız. Aklım başıma gelince falakaya yatırdınız, “Cennetten çıkma” dediğiniz kızılcık sopasıyla tabanlarım kabarıncaya kadar vurdunuz. Sonra karşıma oturup bir güzel nasihat ettiniz. Sonra da “Allah seni ıslah etsin!” duasıyla beni evime yolladınız. Ayaklarımın üstüne basamadığım için kendi arabanızla yolladınız. Şimdi daha iyi anlıyorum; bunları sarhoşken yapsaydınız hiçbir faydası olmayacaktı. Ayıkınca belki hatırlamayacaktım bile...
Duanız kabul oldu, Allah beni, sizi vesile kılarak ıslah etti Paşam! Naracı bir sarhoş olarak sizinle karşılaşmasaydım, halen çoluk çocuğunun rızkını meyhanelerde, kumarhanelerde savuran, onları aç, açık bırakmaya devam eden, kötü bir baba; hanımından ayrılmış kötü bir koca olacaktım. İçkimle başa çıkamayınca bizi terk edip babasının evine giden karım kesinlikle geri dönmeyecekti. Ben, yaşadıklarımdan dersler çıkarıp doğru yolu bulamayacaktım. Birbirini sayan, seven kişilerden oluşan, çevresinde örnek gösterilen, mutlu bir yuvam olmayacaktı. Hepsi sizin sayenizde Paşam! Attığınız dayağın, ettiğiniz duanın gücüyle ıslah oldum. Yeri geldikçe evlatlarıma ve her fırsatta bir zamanlar benim yaşadığım yanlışı yaşayanlara anlatıyorum. Ders alanları, yanlışından dönenleri gördükçe dünyalar benim oluyor. Ziyaretinize her gelişimde elinizi öpüp vesile olduğunuz kurtuluşumu hatırlatışımın asıl sebebi sizi de sevindirmektir. Siz beni kurtardınız ben de başkalarını kurtarmaya çalışıyorum. Anlatacaklarım birikti çabuk iyileşip karakola dönün. Ben ziyaretinize oraya geleyim. Çok üzgünüm Paşam, bu defa elinizi öpemeyeceğim. Affedin beni… Hırpo Hüsrev’i affedin…”
Hırpo Hüsrev, gözlerindeki yaşa engel olamıyordu. Kirpiklerini aşan kocaman damlalar sakalına kavuşunca kayboluyordu. Hırpo Hüsrev ağlıyor fakat gözlerini Hasan Paşa’nın fersiz gözlerinden ayıramıyordu. Oda derin sessizliğe gömülmüştü. Bu sırada, Hırpo Hüsrev’le Gülnaz Hanım’ı şaşırtan bir şey oldu: Hasan Paşa sağ elini kaldırdı, “Gel, öp” dercesine Hırpo Hüsrev’e doğru uzattı. Bu hem inanılmaz hem umut verici bir gelişmeydi. Hırpo Hüsrev, dokunmamak kaydıyla içeriye alınmıştı. Dokunursa sözünü tutmamış olacaktı. Döndü, gözyaşlarıyla birbirine yapışmış kirpikleri arasından Gülnaz Hanım’a baktı. Yüz hatlarıyla birlikte gözlerindeki ıslak ışık da “Ne yapayım?” diye soruyordu. Gülnaz Hanım baştaki “Konuş!” işaretine benzer bir işaretle dokunma yasağını kaldırdı. Hırpo Hüsrev sevinçle Paşaya yaklaştı, uzatılan eli saygıyla tuttu, önce dudaklarına, sonra alnına götürdü, sonra incitmeden, yavaşça yatağa bıraktı. O an dünyanın en mutlu insanı Hırpo Hüsrev oldu. Yüz çizgilerindeki değişimden, bakışlarındaki memnuniyetten anlaşıldığına göre Hasan Paşa da mutlu olmuştu.