Hırsızlık


 01 Şubat 2021



Nasıl bir sesle uyandığımı anlamadım ama kuşkusuz onların sesindendi. Gözlerimi ovuşturup saate baktığımda, sabahın dördü olduğunu gördüm ve sabah vakti yıldızlarla dolu olan, açık gökyüzüne baktım. Sonra başımı onlara doğru çevirdim ve üçünün de başımın üstünde durup çalınan radyoyla ilgili konuştuklarını gördüm. Bana sesleniyorlardı.

Hâlâ Saltanâbad’da, inek sesini andıran korna sesinin, başlayıp yavaş yavaş azalmasına ve tam beş dakika boyunca rahatsız edici bu sesin tüm Rüstemâbad, Derrus, Levizan, Çizer’i doldurup, Niyaveran ve Tecriş’e kadar gitmesine bir buçuk saat vardı. O serin ve huzurlu sabah vaktinde uyumayı tercih eden ben, uyandığımda niye beni uyandırdılar diye keyfim kaçtı. Ama olayın hırsızlık olduğunu öğrendiğimde, uyumama izin verirlermiş gibi tekrar rahatladım ve yorganı göğsümün üstüne kadar çekerek gökyüzüne baktım; sonra hâlâ karanlık olan ve hırsızların kokusunun, ayak seslerinin olduğu odanın penceresinin dört köşesine gözümü diktim. Doğrusu, eğer bana kahvaltı yapmak için seslenselerdi çok sinirlenirdim ve keyfim kaçardı, diye düşündüm. Ama o zaman ne üzüldüm ne de sinirlendim. Özellikle o kornanın sesi çalsaydı ve beni her gün saat beş buçuk gibi uykudan sıçratsaydı kesinlikle çok daha fazla sinirlenirdim. Ben bazı şeylere alışamıyorum. Yaşadığım sayısız evlerde, sabah vaktinin seslerine -sokaktaki köpeklerin geç saatteki uğultularına, seher vaktinde kalkan insanları işlerine götüren ilk otobüslerin sesine, mahallenin süt satıcısının bisikletinin zil sesine veya beni uykudan sıçratan her sese- yavaş yavaş alışırdım ve o mahalleye yerleşmenin üzerinden geçen bir iki haftada tüm o sesler hatta en yaşamsal olanları bile benim için sıradanlaşır ve kendi nefesimin sesi gibi ya da kolumdan hiç çıkarmadığım saatimin tik takı gibi bana tanıdık gelirdi. Ama bu sese, yani tam bir inek sesi gibi kötü olan korna sesine, özellikle geceleri daha canlı ve yoğun olan cephaneliğin mülayim ve derin uğultusuna Rüstemâbad’a geldiğim andan beri alışamamıştım. Aslında sesler birbirinden çok farklıdır. Komşu çocuğunun ağlamasının, insanı uykudan sıçratması mümkündür; ama bu bambaşka bir şeydir. Sesler de insanî ve gayri insanîdir.

Yatağımda uzanan ben, “Fenerleri var mıydı, yok muydu? Yalnız mıydı ya da bir grup muydular?” diye hırsızlığın ayrıntılarını düşünmekteydim. Odamın camının altında -avlunun içinde- uyuyan ben, nasıl oldu da onların gidiş geliş seslerinden uyanmamıştım? Bu esnada dün gece yatağa sarhoş girdiğimi çabucak hatırladım. Ve o dakika ağzımın kurumuş, susamış olduğunu hissettim. 

Ev arkadaşım, karısı ve annesiyle birlikte hemen kalkmam için ısrar ediyorlardı ve hâlâ uykudaymış gibi olan ben, sonunda yerimden kalktım. Başlarda, kıyafetlerimi giydiğim sırada bile hâlâ neler olduğunu anlamıyordum. Gece yarısıymış ve ben sanki su içmeye uyanmışım gibiydi. Ama sokak kapısını açtığımda ve hâlâ camın altında duran hırsızların merdivenini gördüğümde özellikle gözüm el çantamda bulunan ve şimdi artık merdivenin aşağısına dökülmüş olan kitaplarıma ve belgelerime takıldığında hırsızın geldiğini anladım. Yani o zamana kadar anlamadığımdan değil de belki de artık emin olmuştum. O an da odama döndüm ve neleri götürdüklerine baktım.

Hırsız mutfak camından içeri girmiş ve içinde kimsenin kalmadığı odamda ne var ne yoksa toplamış, sokak kapısını açıp gitmişti. Kuşkusuz, sadece radyoyu sardığı kumaşa üzüldüm. Büyük hacimli bir valizin içine her şeyi koyup götürmüştü. Sonra hem hamam çantamı hem kitaplarımı ve belgelerimi koyduğum hem de pazarda alışveriş çantam olan el çantama üzüldüm. Şimdi ayağıma giydiğim bir çift ayakkabı kalmıştı ve Rüstamâbad karakoluna doğru yola koyuldum. Hâlâ hava karanlıktı, benim önümde Rüstemâbad’a giden başka biri daha vardı ve bir an onunla konuşma istediği duydum. Bize bir süre önce iki kere alçı getirmiş olan köyün nalburuydu ve bana selam veriyordu, adımlarımı hızlandırdım. Ayak sesime döndü ve sabahın ilk karanlığında selam verdi. Ona, “Bu taraflarda sırtına bir şeyler atıp geçen birilerini gördün mü?” diye sordum. “Hayır!” dedi ve sonra olayı sordu. Ben de bunu istiyordum. Her şeyi unuttum, tüm dikkatim beni dinleyen ondaydı ve şimdi Rüstemâbad’ın o serin sabahının havasında köyün nalburuyla yürürken ne hırsız olayının ne de hırsızın çaldığı kısa hayatımın bir önemi olmadığını düşünüyordum. Benim için önemli olan şey, birisiyle konuşmak ve kendisine bizzat benim için bir önemi olmayan bu konuyu abartılı bir şekilde anlatmak istememdi. Abartıyla anlatmak… Köye varınca bunu yaptım.

İyi hatırlıyorum, bozkır sessizdi. Köpekler, evin kapısından fırlıyor ve yolun ortasından geçen bize havlıyorlardı. Havadan buğdayın, haşlanmış patatesin ve yeni biçilen yoncanın kokusu geliyordu. Birkaç köylünün evinin bacasından mavi, cılız bir duman yükseliyordu.

Köyün içi sessizdi ve ben gündüz olmasını, köyün insanlarla dolmasını öyle çok istiyordum ki… Kendimi bir sürü insan içinde kaybetmeye ihtiyacım vardı. Hiçbir ses yoktu, sadece fırıncının hamur yoğurma sesi geliyordu ve fırıncı dükkânının tahtalarının deliklerinden küçük bir ışık dışarıya sızıyordu. Karakolun kapısı açıktı, lambaları kapatmışlardı, asker kapı önünde kendi yerinde oturmuş, botlarının bağını bağlıyordu. Köye vardığımızda nalbur benden ayrıldı ve ben yalnız kaldım. Karakolun kapısından daha içeri girmemiştim ki asker selam verdi. Ben kravatımı bağlamaya zaman bulamadım zaten kıyafetim de doğru düzgün değildi. Ama asker selam verdi ve ben çok mutlu oldum. Eğer “Ne vardı?” diye sormasaydı, karakola niçin geldiğimi hatırlamayacaktım. Sigaramı dışarı attım ve içtenlikle cevabımı verdim. Nereye gitmem gerektiğini sordum. Komutanına seslendi. O; çökmüş, yakasının düğmelerini kapatmış, yaşlı bir adamdı. Bahçede iki üç kişi yamalı yorganın altında, bir kişide terastaki divanın sedirinde uyumuşlardı. Bizim gürültümüzden sedir üstünde ve diğeri de havuz kenarında ince yorgan altında iki büklüm yatan adamlar, ayak sesiyle uyanan bir köpek gibi uyandılar. Ben bir sigara yaktım ve şimdi olayı daha abartılı, acındırıcı ve etkili bir şekilde anlatmam gerektiğini düşünüyordum. Köyün saf nalburundan tutun da herkese selam veren Rüstemâbad karakolunun askerlerine kadar herkes farklıdır. Yani en azından daha resmîlerdir. Daha çok kelimelere ve formalitelere bağlılardır. Üstelik, Rüstemâbad karakolunun komutanı benim sözlerime inansın diye çok soğukkanlıydım. Hırsızlık olayını çok detaylı bir şekilde sedir üstünde yatan askere anlattım. Olayın önemli yerini söylediğimde havuzun kenarında uyuyan ve bizim sözlerimizi dinleyen yerinden fırladı. Maşrapayı suyla doldurdu ve bir köşeye çekildi. Ben karakoldan içeri girdim, odadan bir sandalye getirdim ve sedirin yanına bıraktım, derdimi anlatmaya başladım. Sedirin üstünde yatan adamı karakolun komutanı sandım, geçen sene olan hırsızlıktan bahsediyordu ve bir hırsızın çaldığı, kuyu içine sakladığı atlas yorganlara üzülüyordu. Benimle konuşan adamın olgun bir yüzü vardı, sanki sakalını uykulu bir hâlde kesmişti, geniş bir alnı vardı ve uyurken askerden ziyâde bir öğretmene benziyordu. Böylece ben de rahatça olayımı ona anlatabildim ve benim dert ortağım olmasını bekledim. Dişlerinin takma olduğu sesinden belliydi. Ve derdime ortak olmak istediği de belliydi.

Karakolda, gördüğüm kadarıyla toplam yedi kişi vardı ve hepsi ayrı ayrı uyumuşlardı. Ben sigaramı içerken sedir üstünde yatanla konuşuyordum. Sanıyordum ki karakolun tüm askerleri bu yedi sekiz kişiydi. Ne kadar da kötü hep yalnız uyuyorlar diye düşünüyordum. Keşke sadece nöbet geceleri olsa. Ama hepsi bu yedi sekiz kişi olsa… Bu konu yüzünden içime bir üzüntü çöktü ve ertesi gün tekrar karakola gidene kadar unutmadım. Karakolun komutanının odasındaki duvarda, Rüstemâbad’ın askerlerinin isimlerini ve yaklaşık kırk kişi olduklarını görünce rahatladım. Kendi kendime dedim ki, “Ne kadar iyi! Yedi sekiz kişi sadece nöbetteymiş, o zaman sadece nöbet geceleri yalnızlar.”

Maşrapa elinde dışarı çıkan adam geldi. Samimi bir sesi vardı. Bot yerine çarık giymişti. Silahını ipek bir kumaşın içine koydu ve kemerinde asılı olan deri tabanca kılıfına yerleştirdi. Ve bir de Avrupa yapımı kısa kırbacı dolaptan çıkardı, ceketinin iç cebine koydu. Ben bir an “Hırsız geldiği zaman ya uyansaydım? Onunla mücadele etseydim. Yani uyansaydım. Ondan korkardım ve dayak yerdim.” diye düşündüm. Ve o, yakasını yukarıya kadar düğmeledi, sedir üstünde uyuyanın önünde hazır durarak hırsızlık olayına gitmesini, o civardaki çukurlara, su kuyularına bakmasını emretti. Sonra vedalaştık ve iki kişi karakoldan çıktık.

Artık hava aydınlanmıştı. Ama köyün dükkânları hâlâ kapalıydı ve henüz hiç kimse sokaklarda değildi. Fabrikaların düdüğü duyulmuyordu. Ona bir sigara verdim ve öğretmenlerin hayat koşullarının kötü olduğundan konuştuğumuzu iyi hatırlıyorum. Karakol sedirinin üstünde uyuyan komutan sandığım adama, bu sözleri söylememiştim. Ama samimi bir konuşma şivesi olan bu askere, “Çalınan mallarımın yerini doldurabileceğimi sanmıyorum.” dedim. Ve sonunda ona eğer hırsızı bulabilirsem kendisine çok iyi bir bahşiş vereceğimi vaat ettim. Eve varıncaya kadar asker, dün akşam yaşadığı olayı anlatmaya başladı. On sekiz yirmi yaşları arasındaki iki genç, sekiz on yaşlarındaki bir çocuğu bisikletle götürmüşlerdi. Çizer bağlarının arkasında onunla cinsel münasebette bulunmayı istiyorlardı. Kendisi de aynı bu kavramı kullandı. Çocuğun babası bu durumdan haberdar olmuştu ve şikâyet etmişti. Asker, o gençleri tutuklamaya gitmişti. Ve olayı anlatırken o ikisini kırbaç altında öldürmek istiyordu. Ben sözlerine inandım. O gün tüm sözlere inanmak istiyordum. Herkesin sözüne… Benim yanımdaki asker kısa boyluydu ve zar zor benim adımlarıma yetişmeye çalışıyordu. Ama neşeliydi. Sabahları, sıradan ve yorucu işine giden biri gibi değildi. Sanki idealist biri gibiydi.

Eve vardığımda kahvaltı hazırdı. O, çay soğuyana kadar hırsızlığın yapıldığı olay yerine gitti ve kapıyı, duvarı bir dedektif edasıyla inceliyordu. Sonra çayını yavan şekilde başına dikti. Çevreyi dolanmak için yola düştüğümüzde cephanenin sireni ötüyordu. Karşıdaki evin duvarının arkasında hırsızın çaldığı yağ sürahisini bulduk. Kapağı açıktı, sürahinin dibinde bir adamın el izi kalmıştı ve ben o anda “Ne işi varmış?” diye düşündüm. Sürahiyi eve getirdik ve belgelerin peşine düştük. Saat sekize kadar yürüdük. Tüm kuyulara, çukurlara, deliklere, yarım kalmış evlere ve damlara, yer altındaki bodrumların hepsine baktık. Bir evin bekçisi vardı ve askerle ben bekçiden şüphelendik. İyice bir araştırdık. Kapıdan girdiğimizde köpekler havladı. Asker bekçiye, “Gel buraya bakayım!” diye seslendi. Sonra onu kenara çekti, bir şeyler sordu ve sonra evi aradı. Zavallılar yataklarını, sandalyelerini yeni örtmüşler ve üst üste koymuşlardı, onları da asker görsün diye açmak istediler. Ben asker soruşturma yaparken onlara acıdım ve içimde bir mutluluk hissettim. Böyle bir cesaretle bu tanımadığım adamların hayatına girebildiğim ve çalınmış mallarımı bulmak için onların hayatını döküp dağıttığım için mutlu oldum. Sonra yolda Rüstemâbad’ın tarla bekçisini gördük ve asker Derrus kahvehanesinde uyumuş olabilecek yeşil gözlü bir genci tarla bekçisine sordu. Ona, araması için o taraflara gitmesini söyledi. Ve eğer sırtında yük olan birisini görürse onu durdurup, eşyasını araştırıp bakmasını söyledi. Ben hırsızı bulacağıma inanıyordum. Sonra iki yoksulun yaşadığı bir virane eve gittik. Birisi devlet tarafından onları götürmek için geldiğimizi sandı. Geldi ve onları götürmeyelim diye gençliğim üzerine yemin ettirdi.

Tüm çölleri gezdik ve patates toplanan tarlaların ortasından, buğday tepesi yapılan harmanların kenarından geçip, karakola gittik. Ayaklarım artık benim değildi. Bu boş koşuşturmadan dolayı sinirliydim ama hâlâ ümidim vardı. Hırsızın bulunacağına ümidim vardı. Yanımdaki asker öyle davrandığı için ben de öyle hayal ediyordum. Karakola vardığımızda birkaç kişi daha oradaydı. Mahallenin fırıncısı ve cephane işçisi olduğu kıyafetlerinden belli olan zayıf bir genç, barışmaya hazır değildiler. Şikâyetlerinin raporu hazırdı, raporu imzalayıp Tecriş Valiliğine göndermek için komutanın gelmesini bekliyorlardı. Oradan adliye sarayına gönderilecekti. Oradan da mahkeme ve bin bir türlü başka yere. Benim işimi de böyle yerlere gönderirler diye korktum. Hiç hâlim yok. Geberesiceler! Artık yanımdaki askerin de içimde ümit alevlendiren o koşuşturma ve çalışması yok oldu. Komutanı beklemeye dayanamadım ve yorgun argın eve döndüm.

Komutan geldiğinde mahkeme kâğıdını imzalamak için bir askeri evime göndermesini rica etmeye karar verdim. Bir saat sonra asker geldi. Öyle yaptım, biraz da askerle dertleştim. İnsan neden şehirden kaçmaya mecbur kalır ve bu harabe Rüstemâbad’da hayatını geçirir diye konuştuğumuzu iyi hatırlıyorum. O da sürekli beni avutmaya çalışıyordu. Mahkeme belgesini doldururken ve olayı yazarken kendimi ilgisiz göstermeye, cümlelerimi abartıyla yazmaya, karşımdakinin duygularını tahrik etmeye çalıştığımı ve bir yerde de “Hırsızı mahkemeye vermeye cesaret edemiyorum.” diye yazdığımı iyi hatırlıyorum. Bu işi kolayca yapamam, siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız? Özellikle çalınan malların yerini dolduramayacağınızdan emin olsaydınız. Sonra asker gitti ve ben şehre geldim.

Doğrusu, şehre gittiğimde ne hâlde olduğumu söyleyemeyeceğim. Başka günlerden çok da farkı yoktu. Sokaklarda ve caddelerde hızlı yürüyordum. Otobüs içinde sigaramı yakıyor ve kafelerin içinde arkadaşlarımla gevezelik ediyordum. Sınıfta hızlı hızlı konuşuyor ve her günkü gibi gülüyordum. Ama bir konuda davranışımın diğer günlerden farklı olduğunu hatırlıyorum. Kafedeyken -hatırlıyorum sınıfta bile- olayı herkese çok masumca anlatıyordum. Kendimi çok ilgisiz gösteriyordum. Bu işte hiçbir art niyetim yoktu. Kendi kendime böyle olmuştum. Sanki kaybettiğim malları böyle telafi etmek istiyordum. Başkaları da –arkadaşlarım ve öğrencilerim–  açıklama yaptıktan sonra bana merhamet gösterip dert ortağı oluyorlardı ve benim içim rahatlıyordu. Annemin yanındayken ve gittiğim her yerde aynı bu oyunları yapıyordum. Özellikle kendimi kayıtsız göstermeye çabalıyordum. İki gün sonra olay tamamen unutulmuştu. Yalnızca olaydan üç gün sonra cebimdeki kâğıt parçalarını inceliyordum. Hırsızlık olayının dosya numarasının yazılı olduğu, Tecriş Valiliğine, oradan mahkemeye, adliyeye ve bin bir türlü başka yerlere gideceğimi hatırlatan bir kâğıt buldum. Bir kere daha boş ve faydasız koşuşturmaları hatırladım. Sadece radyom, çantam ve hırsız bulunduğunda bahşiş vaat ettiğim asker için üzüldüm ve kendi kendime utandım.    

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 170. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 170. Sayı