Hizmetkâr


 15 Ağustos 2026

Dedem “Bunu şuracığa iliştiriverelim, illa lazım olur.” diyerek birlikte diktiğimiz vişne ağacının dalları arasına bir boru parçası sıkıştırmıştı. Ben de “Kim, ne yapsın o boruyu, ilerde çeşme mi kalacak sanki?” demiştim içimden. Tabii bunu yüzüne söyleyemezdim. Üzülürdü ve kızardı. “Kim, ne yapsın?” dediğim hortuma benzer boruya en son onun elleri değmişti, şimdi de çeşme tamiri için benim ellerim değiyor. Yürüdüğüm şu patika yoldan dedemle her yaz geçerdik. Şimdiyse yalnız başıma aynı dağ yolundayım. Ağzıma attığım vişne dilimde tatlılık bıraktığında beni dedemin güzel sözlerine, öğütlerine; ekşilik bıraktığında da kızmalarına, söylenmelerine götürdü. Kendi kendime “Ah! Kızman bile bir hikmetmiş dedem.” dedim.

“Bunlar hep hayır işi, el âlem için... Boşa harcanmıyor ya, kurda, kuşa gidiyor rızık. Herkes nasiplenir.” Bu cümleler yaz aylarında yaptığımız dağ çeşmesi temizliklerinin ana sohbetini oluştururdu. Tabii ilkokul çağlarının yaz tatillerinde bu işi asla yapmak istemezdim. Henüz sekiz yaşındaydım. O yıl da her yaz tatilinde olduğu gibi köye gitmiştik. “Çeşme yaptırayım ben.” diye geldi dedem bir gün. Çok önemsemedim. Olayın bana bir ziyanı olacağını bilmiyordum çünkü. Köyde vakit geçirmeyi severdim. Gece yarılarına kadar oyun oynar, mis gibi köy kahvaltıları yapar, hayvanları otlatmaya götürür, süt sağardık. Yazın sıcağında köye gelen her arabanın peşine “Dondurma!” diye bağırarak takılırdık. Güneşin ortalığı kavurduğu anlarda herkes bir gölgeye çekilir, akşam serinliği insin diye beklerdi. O bekleme anlarındaki sıkılmayı bile severdim. Sonuçta okul yoktu. Çok sonra anlayacaktım gerçek okulun aslında köy hayatı olduğunu.

Dedem çeşme yaptırdıktan sonraki her ilkbaharda çizmesini, yağmurluğunu giyip, küreğini sırtlanıp taka arabasıyla dağ yollarını tutmaya başlamıştı. Köyün merkezindeki çeşmelerin daha zahmetsiz temizlendiğini keşfettiğimde dedeme neden köye değil de dağa çeşme yaptırdığını sordum. “Su hayrı gibisi var mı? Hele hele mala makırdağa, çobana yapılan hayır gibisi hiç olmaz.” demişti. İlkbahar temizliği en zoruydu bence. Kış boyu donan, kurbağa pisliği basan yalakları, arkları temizlemek çok güçtü. Yazın kavurucu sıcaklarında haftada bir kontrole gittiğimizde bile çeşmelerin suyu karpuz çatlatacak kadar soğuk olurdu. Dedem yılların yükünü taşımış, damarları çıkan zayıf, nasırlı elleriyle temizlerdi buraları. Elleri suya daldığında oluşan baloncukları izlerken “Şimdi bile çok soğuk. Allah bilir ilkbaharda nasıldır bu su? Sen nasıl dayanıyorsun bu soğuğa?” diye sorardım. “Su sevgilidir torun. Temiz olacak ki seven içsin. Elin değsin ki suya sevgin geçsin.” derdi. Ne demek istediğini yıllar sonra çok daha iyi anlayacaktım.

Çeşmeyi yaptırıp temizliğine başladığı ilk yaz tatilinde dedem sabahın altısında uzun ve heybetli gövdesiyle yatağımın başında belirmişti. Ne olduğunu anlamadan arabaya bindirmişti beni. Ormana doğru gidip artık aracın gidemeyeceği noktada inmiştik. Yetmişlerinin sonlarını süren, uzun boyundan ötürü omuzları öne doğru düşen, beyaz saçları ve çökmeye başlayan avurtlarıyla bu yaşlı adam tabana kuvvet yürüyor ben de yetişeceğim diye adeta koşuyordum ardından. Yanımızda iki ağaç fidanı vardı. Biri kavak, diğeri vişne ağacıydı. Çeşmenin hemen başında dedem bir yandan bana fidan dikmeyi öğretiyor bir yandan da “Çeşme yaptırdın mı bakımını da yapacaksın gali. Öyle yaptım, bitti olmaaaz. Bir de dibine kavak dikeceksin ki boy verdiğinde odununu satıp yine çeşme yaptırırsın ya da bakımı için kullanırsın. Kavağın bile bir görevi var, bizim mi olmayacak len? Yaa, vaktim, durumum olsa da üç tane daha çeşme yaptırıversem. Biri nenen, ikisi anamla babam ruhuna.” demişti. Kavak ağacından elli adım ileriye de vişneyi dikmiştik. Onu dikerken de “Bak bu ağacı meyve verene kadar hayvanlardan koruyacaksın gali. Koruyacaksın ki yine meyvesini yaban, gelen, giden yesin. Biz yiyeceğiz diye değil, eve götüreceğiz diye dikmiyoruz.” demişti. 

Bu ihtiyar adam ömrünün geri kalanında muradına erecek, üç çeşmeyi de yaptırıp dördüncüye de niyetlenecekti. Tabii ben de her yaz dedemle çeşme temizliğine gidecektim. İlk başlarda asla istemediğim bu görev yıllar ilerledikçe ve dedemle paylaşımlarımız arttıkça daha anlamlı hâle gelmeye başlayacak, üniversite yıllarındaki tatillerde gönüllü yaptığım bu işe ziraat mühendisi olup köyde çiftlik kurduktan sonra da devam edecektim.

Sanırım benim çeşme hizmetindeki ikinci senemdi. Çocuk aklıyla dedeme yakalanmamak için yarım saat erken uyanmış ve annemle babamın yanına girip yatmıştım. “Oh, mis gibi uyku çekeceğim şimdi.” diye düşünüyordum. Olay pek de planladığım gibi olmamış, o yaşlı adam tecrübesini konuşturup “Bak gari cin olmadan adam çarpacak. Belli istemiyorsun gelmeyi di mi?” diyerek odaya girdiğinde zaten annemle babam uyanmış, dedemin korkusuna çoktan beni orman yolu için hazırlamaya başlamışlardı. Ondan sonra görevden kaçmayı bir daha hiç denemedim. Bir müddet sonra kendi çeşmelerimizin yanında artık sahipsiz kalmış olanları da temizleyip, tamir etmeye başladık. Orada öğrendim ki bir çeşme bakanı olmazsa yaptıranıyla birlikte ölürmüş.

Ben dedemi hep suya benzetirdim. Su gibi fedakâr, uyumlu, şeffaf... Doğduğu, büyüdüğü toprakları diktiği ağaçlarla canlandıran, börtü böceğe ve tüm yaratılana sevgi besleyen bu insan dokunduğu her şeye anlam katardı. Beraber olabildiğimiz yıllarda bana da çok şey kazandırmıştı. O sıralar on beş, on altı yaşlarındaydım. Ormanda olduğumuz bir gün çok şiddetli bir yağmura yakalanmıştık. Allah’tan bizim köyün dağında bu gibi olaylar için evcik denen küçük odalar vardı. Yalnızlığı anımsatan küçük ama garip bir güven veren yapılardı bunlar. Hemen oraya sığındık. İçeride öyle çok bir şey yoktu. Köylüler tarafından yağmurda mahsur kalanların kullanması için bakır bir çaydanlık, çay, bardaklar bırakılmıştı. Önce odun ocağını yakıp ardından çay demlemiştik. Yağmurlu hava ortalığı çok karartmıştı. Elektrik de olmadığı için ocağın ışığıyla idare etmiştik. Ben çay içerken dedem namaz kılmaya başlamıştı. O yaşlarda daha iyi anlamaya başladığım bu adamı izlemeye başlamıştım. Bugün anlıyorum ki her iftitahı dünya telaşına bir “Dur!” demek içindi sanki. Her rükûsu Yaradan karşısındaki acziyetini kabul edişi, her secdesi nihai teslimiyetiydi. Sanırım hayatımın en huzurlu anlarından biriydi. Namaz bittikten sonra cep radyosunu açmıştık. Neşet Ertaş “Vade tekmil olup ömrün dolmadan/ Varıp bir canana ikrar verdin mi?” diyor, bense ömrümün bu ilk gençlik yıllarında hayata yepyeni pencerelerden bakmayı öğreniyordum. Seksen beş yaşındaki bu adamın yaşamı böylesine kucaklaması, bu topraklara duyduğu aidiyet hissi, azmi beni çok etkilerdi. O gün “Dede sen hiç yorulmuyor musun her yıl bu zorlu işi yapmaktan?” dedim. “Yoruldum diye bir şey yok evlat. Yapmışsın artık bir hizmet, ardını kollayacaksın. Hayır için, Allah rızası için çalışan adam yorulur mu? Gayretli olur. En büyük derdim emanetçi emaneti aldığında bu gayretler benimle bir ölecek mi?” demişti. İleride ne olacağını bilmediğimden cevap verememiştim. Yağmur dinince de köye dönerken beraber diktiğimiz vişne ağacından meyve yemiştik.

Dedem doksan üç yaşında bu dünyadaki yolculuğunu tamamladı. Son yılına kadar bu toprakları bölüştüğü tüm canlıları suya kavuşturmak amacıyla çalıştı ve onlara hizmetkâr olmanın mutluluğunu yaşadı. Biraz önce bu bilge insanı yeni yaşamına uğurladım. Cenazeden sonra yıllar önce dedemin kullanılır diye ağaç dalına bıraktığı o boruyla çeşmeleri yaşatmaya ormana geldim.

AYB Türkiye Çevirim İçi Hikâye Atölyesi, Mayıs 2026.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 236. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 236. Sayı