Hoş Geldin


 01 Nisan 2020


Kapıyı biraz sertçe vurup çıktım. İki adımdan sonra pişman oldum. Eşim beni niye anlamıyor? Nasıl bu kadar bencil düşünebilyor? Her zamanki gibi “Hepsinin annesi babası var, sana mı kaldı bütün çocukları kurtarmak?” diyordu. Yolda “Ne olur Tanrım, eşimin beni anlamasına yardım et!” diye, dua ederek teşkilata geldim, bir bardak çay alıp oturdum. 

Ocağa birkaç arkadaşı ile beraber geldi. On iki, on üç yaşlarında vardı. Yanındakiler evlerine girer gibi rahat “Selamünaleyküm abi!” deyip girdiler. O, oracıkta takıldı kaldı. Girip girmemekte karar veremiyordu. Başı öndeydi ve gözlerini sürekli kaçırıyordu. Arkadaşlarının “Hadi gel!” demelerini bekliyordu belli ki… Eşikte kaldığını, arkadaşları görmediler bile. Ocakçı da göremedi, dalgındı, çocuğu görse mutlaka buyur eder, çay veya oralet verir ilgilenirdi. Diğer gençler şakalaşıyor, telefon ile oynuyor, kimisi de futboldan bahsediyordu. Kimse kapının önünde “Hoş geldin, buyur!” denilmesini bekleyen çocuğu görmüyordu. Onların çoğu ocağa ilk olarak babalarıyla ya da bir yakınlarıyla geldiklerinden yabancılık çekmezlerdi. Onu da kendileri gibi zannetmiş olmalıydılar. Ne var ki arkadaşları eşikte kimsesiz bir yabancı gibi kalıvermişti. Ne bir adım atıp içeri girebiliyor ne de dönüp gidebiliyordu. Ben yaklaşıp “Hoş geldin!” diyerek elimi uzattım. Biraz çekinse de elimden tutup, “Hoş bulduk abi!” dedi, eşikten içeriye ilk adımını attı. Adın ne dedim? “Alpay!” dedi. “Benim adımda Alparslan.” dedim. Biraz sustu, sıkılgan bir şekilde “Biliyorum abi!” dedi. “Arkadaşlarım okulda sizden bahsettiler. Ben de gelebilir miyim dedim? Tabiki, herkese açık dediler, geldim.” “Aramıza hoş geldin Alpay, seni tanıdığıma çok sevindim.” deyince rahatladı. “Ben de abi!” dedi. Yüzüne hemen bir tebessüm yerleşiverdi. Tarihi ve dini konuları seversen, sohbetlerden sıkılmazsın dedim. “Severim abi!” dedi. 

Saat sekiz buçuğa yaklaşırken herkes içeceğini aldı, seminer odamızın kapıları kırk beş dakikalığına kapandı. Sohbetimizin konusu gusül (boy) abdesti hakkında idi. Konuyu söylediğim zaman, bazı çocuklar utanıp kızardılar, bazıları da işi şakaya verdiler. Alpay hala başını kaldırmıyor, anlatılan her kelimeyi çok dikkatli dinliyordu. Soru sormak istediği zaman, başını kaldırıp gözlerini gözlerime dikiyor, bekliyordu. Ben anlıyordum soru sormak istediğini. “Buyur Alpay!” dediğim zaman, sorularını çok net ve ciddi bir şekilde soruyor, yine başını önüne eğiyor, dikkatle dinlemeye devam ediyordu. 

O günden sonra hep geldi Alpay.  Sohbet saatinden on beş dakika önce gelir, oraletini alır, ilk gün oturduğu yere oturur, beklerdi. Bu böyle üç yıla yakın devam etti. Sonra Alpay ocağa gelmez oldu. İki ay geçti, gelmedi. Niçin gelmediğine dair haber de vermedi. Hasta mıydı, başka bir engeli mi vardı bilemedim. Birkaç kez telefonla aradım açmadı, geriye de dönmedi. Arkadaşlarından sordum? “Okuldan sonra çalışıyor!” dediler.  

Anlamıştım. Mahcuptu. Sohbetlere gelemediği için telefonlarıma cevap veremiyordu.  

Üzüldüm. Anlatılanları dikkatli dinleyen, anlayan, öğrenen, öğrendiğini yaşantısına yansıtan bir çocuktu. Sohbetlerden sonra hemen gitmez, beklerdi. Uygun olduğum zaman yanıma gelir, merak ettiği bir konuyu sorar, en ince detayına kadar öğrenmek isterdi. Yaşı daha on beş, on altı idi.  Yaşadığımız ülkede, bu yaş çocuklarına yapabilecekleri bir işte haftalık altı saat çalışma izni veriliyordu. Demek ki çalışma saatleri sohbet saatlerine denk gelmişti. 

Alpay’ı düşünerek eve vardığımda eşim “Yine kimin derdiyle dertlendin?” diye sorunca kendime geldim. “İki aydır sohbetlere gelmeyen bir çocuk vardı; meğer çalışıyormuş.” dedim. “Aman düşündüğün şeye bak, anası babası düşünmüyorsa, sen kendine niye dert ediyorsun ki…” diyerek, boşa kendimi üzdüğümü ima etti. Çocukların yanında kalırsam, çoktandır ziyaret edemediği kanser tedavisi gören okul arkadaşına gideceğini, bir iki saat içinde döneceğini söyledi. “Tamam merak etme, ben evdeyim!” dedim.  

O gittikten sonra, çocuklarla uzun uzun konuştuk, birbirimize sorular sorduk, şakalaştık, kızma birader oynadık, çok güzel vakit geçirdik. Benimle ne kadar mutlu olduklarını gördüm. Televizyonu açmaya bile gerek duymadık.  Kendi çocuklarıma gerçekten de az zaman ayırdığımı anladım. Eşim bu konuda beni eleştirmekte haklıydı. Bundan sonra çocuklarımla daha uzun süre vakit geçirmeye onların seveceği şeyler yapmaya karar verdim. “Pizza ister misiniz çocuklar?” diye sordum. Üçü birden “Pizza değil, döner isteriz!” dediler. Pizza yerine döner istemelerinin beni ne kadar mutlu kıldığını onlara göstermesem de biliyorlardı.   

Biz döner ve ayranlarımızla karnımızı doyururken anneleri içeriye girdi. Gözlerinde yaş vardı. Ağlıyordu. Şaşırdık, ne söyleyeceğimizi bilemedik!”

Acaba arkadaşı ağırlaşmış ya da ölmüş müydü?  

Çocuklardan yemeklerini bitirip, odalarına çıkmalarını istedim. Annelerinin üzgün olduğunu görünce, hiç itiraz etmeden dediğimi yaptılar. Eşime “Durumu çok mu kötü?” diye sordum. “Çok şükür, iyi. Kemoterapiler işe yaramış, son tahlilleri tertemiz çıkmış.” dedi. 

“Bu halin ne peki. Niye ağlıyorsun?”

Yüzüme bir tuhaf baktı.

“Evimizden çok ocakta vakit geçirmene hiçbir zaman razı olmadım!” dedi, yutkundu, devam etti. “Bil ki artık razıyım. Arkadaşımın anlattıklarından sonra sana olan tavrımdan, kendimden utandım.” 

“Ne anlattı ki bu kadar etkilendin?”

“Başlarında babaları yok ya, arkadaşım oğlunu yanına oturtup “Bak oğlum, çocuktun, büyüdün, erkek oldun. Bu yaşlardaki oğullarına babalarının anlatması gereken şeyler vardır. Baban yanımızda olmadığına göre bunları anlatmak bana düşer.” demiş. Demiş ama bir yandan da ağlamaya başlamış. Hem anne hem baba olmanın zorluklarını anlattı, beni de ağlattı. Oğlu, olgun erkek tavrıyla ne dese beğenirsin. “Boş yere ağlama güzel annem!” demiş. “Ben, benin yaşımdaki oğluna babasının anlatacağı her şeyi biliyorum.” “Nereden, nasıl biliyorsun?” diye sormuş arkadaşım. “Ocaktaki Alparslan abinin sohbetlerinden!” demiş. İşte o an sana haksızlık ettiğimi anladım. Şimdi inandım ki o gençlerin senin sohbetlerine ihtiyaçları var. Ağlayarak eve döndüm. Hakkını helal etmeni istiyorum.” Ben, sohbetlerime katılan hiçbir çocuğa kimsin, kimin oğlusun, nerelisin diye sormazdım. Bu nedenle sadece çocukları tanır, annelerini babalarını tanımazdım. Benim için ocağa gönüllü gelmiş olması sohbetlere istekle katılması yeterliydi. 

Eşime çocuğun adını sordum. “Alpay” dedi. 

Bu kez benim gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Alpay için çok sevindim. Beni daha çok sevindirip mutlu edense, eşimin mücadelemi anlaması ve her zaman yanımda olacağına dair söz vermesi oldu.

(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi Şubat 2020)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 160. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 160. Sayı