HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Kalemimi elime alıp afili bir cümle arıyorum. Yaptığım iş Alaaddin’in sihirli lambasını alıp ovuşturmaya benziyor. İçinden bir cin çıkıp beni yazar yapacak değil ya! Hem yazsam ne yazacağım. Dünyanın çivisi çıkmış, ben mi kurtaracağım? Acaba yapabilir miyim? Peki, elimdeki kalemi evirip çevirerek ya da rast gele karalayarak mı olacak?
Öncelikle düşüncelerimin üzerindeki sisi dağıtmam lazım. Derin bir nefes alıp muhayyilemin berraklaşması için gökyüzüne bakmaya çalışıyorum. Yüksek ve sıkışık yapılmış binalardan rahat rahat izleyemiyorum. Hâl böyle olunca görebildiğim ilk yıldızı koparmak geçiyor içimden. Hazırcılığa alışmış hâlimle her şeyi tüketmeye programlanmış gibiyim. Hakkım olmayanı eşkıya gibi elde etmeye çalışıyorum. Yıldızı da ne için ya da kimin için koparmak istiyorsam…
Biraz düşününce – az önce aldığım derin nefesle beynime oksijen gitmiş olmalı ki- gökyüzüne yıldız göndermek daha mantıklı geliyor. Mantık demişken mantıklı mı düşünmeye başlıyorum şimdi ben, yoksa vicdanlı mı? Sahi, en son ne zaman aleniyetle mahkûm ettim kendimi ve ne zaman vicdanî hükümler yedim? Tabii, mahkemede dayım varken elzem görmemiş olmalıyım ki hatırlamamam da normal.
Oysa şimdi korona yüzünden hâlihazırda sokağa çıkma yasağı da varken bolca hüküm verebilirim. Sonuçta vicdan mahkemesinde dayı da işe yaramıyor. Anlaşılan iş başa düştü. Cahit Sıtkı TARANCI’nın “Ne doğan güne hükmüm geçer / Ne hâlden anlayan bulunur” dizeleri zihnimin kapısını çalıyor. Buyur, buradan yak! Doğru, doğan güne kimin hükmü geçer ki amma hâlden anlayan elbet bulunur. “O nasıl söz? Sen değil de başkası anlasın.” diye itiraz eden bir ses yüreğimin kulağını çınlatıyor. Ben hâlden anlamayayım da nasıl olsa birileri çıkar, öyle mi? Hazırcılığım, vurdumduymazlığım etiket gibi üzerime yapışmış.
Kendimi, çivisi çıkmış diye hitap ettiğim dünyanın patronu sanırdım. Üstelik temel atma törenlerindeki gibi göstermelik o çiviyi de çekiçle çakan bendim. Ziya Paşa da “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” mısraı ile bana hitap etmiş olmalı! Şimdi, hâlimden şikâyet etmek de yersiz. Yaşadığım çevreye uzak düşen benim. Doğayı ölüdoğaya çeviren benim. Villam olsun, gelir getirecek dairem olsun derken bir taraftan da ormandaki ağaçları kesip şöminede yakan ben...
Şöminedeki ateşi izlerken bir zamanlar romantizm adına dağda bayırda kır çiçeği koymadığım gibi saksıda kalan bir avuç toprakta kokusunu yitirmiş aşı güller yetiştirdiğim geldi aklıma. Hayal âlemine fazla dalmış olacağım ki Mai ve Siyah romanının başkahramanı Ahmet Cemil olarak karaladıklarımı şöminede yakarken buluyorum. Ahmet Cemil ne kadar hayal kırıklığı içerisindeyse ben o kadar realite karmaşasındayım. Hem ne tuhaf değil mi? Bir zamanların sobası şimdilerin şöminesi! Yoksa ben postmodernist mi takılıyorum? Keşke sembolist olabilseydim belki insanî vasıflarımı temsil edebilirdim.
Sait Faik ABASIYANIK’ın hikâyesindeki Sinağrit Baba gibi hissediyorum kendimi ya da hissetmek istiyorum. Bir arayış içerisine giriyorum. Bu arayış Abdülhak Hamit TARHAN’nın Hindistan’a gidince pencereden pencereye manzara peşinde koşmasına benzemiyor çünkü benim pencerelerimden asfalt yol ile dibimize kadar girmiş bina manzaraları var. Şayet buna manzara denirse. Dikey yapılan bu binalar kent ve para hırsıyla eldeki toprakları satıp vicdanımızla kentsel dönüşüme uğramamızı temsil ediyor gibi. Dağların kıyıya paralel uzanıp karasallığa sebep olması gibi bu binalar da merhametin dağılmasına engel olmadı mı? İşte bir suçlu daha! Beni bu binalar mahvetti. Oysa toprağa dokunsaydı ayaklarım özümü unutmayacaktım. Öz çekimi fotoğraflardan değil de özüme çeki düzen verirken yapacaktım.
Şimdi, Sinağrit Baba gibi çırpınışlarım boşuna. Her ne kadar asi bir ruhum olsa da bu kez evde kalıp vicdan aynasını parlatmaya çalışacağım. Öyle ya bu virüs geçene kadar temizlik önemli! Sonrası Allah kerim.