HUN-TÜRK KURULTAYI VE MACARİSTAN’DA TURANCILIK


 01 Aralık 2023



 

10-12 Ağustos 2012’de Macaristan’ın Bugac bölgesinde Macar-Turan Vakfı’nın (Magyar-Turán Alapítvány) organizasyonuyla IV. Hun-Türk Kurultayı gerçekleştirildi. Kurultay denilince akla ilk olarak resmiyet, sloganlarla süslenmiş bir toplantı salonu, jüri heyeti, kravatlı konuşmacılar, kâğıttan okunan bildiriler ve nutuklar gelir. Ancak sözünü ettiğim bu ulusal etkinliğin böyle bir resmiyeti yoktur, kurultay şeklinde adlandırılsa da tamamıyla başka bir karaktere sahiptir. İki yılda bir düzenlenen Hun-Türk Kurultayı daha çok halk gezisi, folklor bayramı, tarihî ve etnografik bir gösteridir. Ülke halkının milli ve tarihî hafızasını tazelemek, onları bu yolla geçmişe götürme girişimidir. Bir anlamda tiyatrolaştırılmış tarihtir. Bu “gösteri” aracılığıyla çağdaş Macarlar iki büyük göç, iki büyük dalga ile Doğu’dan gelerek Avrupa’nın merkezine yerleşip burada devlet kurup bütün risklere ve baskılara rağmen milli varlığını koruyup muhafaza eden ve yaşatan atalarının geçtiği şerefli yolu izleme imkânı kazanmaktadırlar. 

Macaristan’ın Bugac (kim bilir, belki de bu adın Kitab-ı Dede Korkut destanındaki meşhur kahraman Boğaç’ın adı ile herhangi bir şekilde alakası vardır) bölgesindeki Kiskunság Milli Parkı’nda büyük bir alana kurulan göçebe çadırları, yüksek direklerin üzerinde dalgalanan savaş bayrakları, tuğlar, at yarışları, çevgen oyunu, ok atma ve kılıç savaşı oyunu, şaman müziği, eski silahları kuşanmış heybetli Hun savaşçıları, yüzyıllar öncesine ait kendi ulusal kıyafetleri, başlıkları ve göğüs zırhları ile çıkıp gelen gelin kızlar… Uzun boylu atlarla üstlerindeki savaşçıların mükemmel uyumu… İnsanı ansızın bin yıl öncesine götüren olağandışı metamorfoz! Doğrusu, tüm bunların Macaristan’da, Avrupa medeniyetinin birkaç adım uzağında oluşuna şaşırmamak elde değil.

Ustalıkla sergilenen tiyatral tarih, arkasında bir gerçekliğe dayanmaktadır. Günümüzde yaşadıkları topraklara Asya’nın derinliklerinden gelen Macarlar, köklerini hiçbir zaman unutmamış, aksine bununla her zaman gurur duymuşlardır. Macar halkının yüzyıllar boyunca yaşattığı millî-tarihî gelenekler içerisinde “Honfoglalás” (Yurt edinme) merasiminin özel bir yeri vardır. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen halk şimdi de atalarının binlerce kilometre yol kat ederek şu anki vatana, çağdaş Macaristan arazisine yerleşmesini, burayı yurt edinmesini büyük şükran ve minnetle kutlamaktadır. Macarlar diğer Avrupa halklarından farklı bir kökene, farklı kültüre ve zihniyete sahip olduklarını, “eski kıtada” yeniden tarih yazdıklarını ve yaşattıklarını saklamamakta, aksine, bununla gurur duymakta ve daha açık bir şekilde gözler önüne sermeye can atmaktadır. Kurultay, bir yandan onların Avrupa çevresindeki benzersizliğini gösterirken diğer taraftan bu farklılığın, orijinalliğin eski Hun tarihi, Büyük Turan İmparatorluğu ve Türk dünyası ile yüzyıllarca süren köklerine, kaynaklarına ışık tutmaktadır. 

Yukarıda sözünü ettiğim “Honfoglalás” geleneğinin amaçlarından biri de “eski yurtta” kalanların, yani göç sürecine katılmayanların daima hatırlanması, hatta imkânlar dahilinde araştırılmasıdır. Bu, bilim adamlarından tutun sıradan insanlara kadar herkesi ilgilendiren bir mevzudur. Hun- Türk Kurultayı’nın bir başka amacı ise günümüz Macarlarıyla Orta Asya’da, Volga boyunda yahut Kafkasya’da kalmış soydaşlar veya aynı tarihî köklere sahip akraba kavimler arasında manevi ilişkilerin temin edilmesidir. Bir başka görevi ise eski Türk geleneği olan “toy”a dayanmaktadır. Çünkü Türk uluslarının varlığı, hayatı ve geleceğiyle ilgili tüm önemli meseleler boy beylerinin katıldığı bir toya veya kurultaya götürülürdü. 

Günümüzün Hun-Türk Kurultayı herhangi bir siyasi içerikten ve iddiadan uzaktır, resmi çevrelerle araya belirli bir mesafe koyulması tercih edilmektedir. Organizatörlerin kendileri de amaçlarının tarihi yeniden yazmak veya istedikleri şekilde yenilemek değil, tarihin şimdiye kadar dikkatten kaçan sayfalarını dikkatle okumak; onları daha büyük bir pencereden ve açık bir şekilde göstermek arzusunda olduklarını her fırsatta vurgulamaktadır. 

Macar toplumunda giderek popülerleşmeye başlayan bu kültürel-tarihî tören, nedense, Rusya’nın bazı çevrelerinde, özellikle Ermeni hayranlığıyla bilinen “Regnum” haber ajansında ciddi bir endişe yaratmaktadır. Ajansın yorumcusu Dmitri Semuşin IV. Hun-Türk Kurultayı’nın son gününde -13 Ağustos’ta- “Regnum”un internet sitesinde yer verilen “Macaristan Büyük Turan Uğruna Fin-Ugor Birliğine Niçin İhanet Etti?” adlı yazısında ülkenin şimdiki halkının Fin-Ugor dil ailesine mensup Macarlaşmış Slavlar olduğunu iddia etmektedir. Belirli çevrelerin kendi çıkarları uğruna onları sayıca küçük Fin-Ugor birliğinden koparıp sayıları 250 milyonu aşkın, tutku ve enerjiyle dolup taşan geniş bir Türk ailesine suni şekilde bağladıkları fikrini kanıtlamaya çalışmaktadır. 

Yazarın rahatsızlığını anlamak elbette mümkündür. Rusya Federasyonu’nun birer birimi sayılan ve son birkaç yüzyılda her vasıtayla Ruslaştırılmalarına gayret edilen Tatar, Başkurt, Yakut, Hakas, Balkar, Nogay, Çuvaş, Saka, Şor vs. Türk halklarının bayraklarının Macar bozkırlarında dalgalanması ona rahat vermemektedir. Eğer Macarlar eski Slav halklardansa, Semuşin ve onunla hemfikir olanların aynı mantıkla Tatar, Nogay, Yakut, Hakasları Türkleşmiş Rus ilan edecekleri gün de o kadar uzak değil! Eğer zaman ve mesafe bakımından Türk varlığından uzak kalmış Macar halkı kendi gerçek köklerini bulmak ve ona dönmek istiyorsa Rusya Türklerini de aynı yola gitmekten alıkoymak tabii ki kolay olmayacak! Türk karşıtlığı düşüncesinin esasını teşkil eden ana neden budur. 

İlk Hun-Türk Kurultayı 2007 yılında Kazakistan’da gerçekleştirilmişti. Kurultay fikrinin sahibi ve asıl organizatörü ünlü Macar antropoloğu, gezgin ve tarihçi András Zsolt Bíró’dur. O, etrafına topladığı küçük ve hevesli bir dost grubuyla birlikte Macaristan’da bin yıldan beri var olan milli toplantıyı, kurultay geleneğini diriltmeyi başarmıştır. András Bíró’nun çağdaş Macarların köken itibarıyla eski Türklere bağlı olduğu düşüncesinin ateşli taraftarlarından biri olduğunu özellikle vurgulamaya gerek yoktur. Ayrıca o, inandığı ve bulduğu bu gerçeği yalnızca gelişigüzel bir slogan gibi tekrarlamamaktadır. 

Birkaç yıl önce ısrarlı araştırmalar sonucunda Kazakistan’ın Turgay eyaletinde ve bitişik arazilerde kendilerini hâlâ “Majar” (Macar) olarak adlandıran bir etnik grup açığa çıkarılmıştı. Hemen ardından Macarların başka bir kolunun çağdaş Özbekistan arazisinde yaşadığı öğrenilmişti. Bu durum sadece bir tesadüf mü yoksa dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan aynı isimli bu etnik grupların arasında bir akrabalık bağı mı var? Bu soruya yanıt bulabilmek için András Bíró’nun teşebbüsleriyle “Kazak Macarları” ile kendi ülkesindeki soydaşlarının DNA analizleri getirilmiş ve karşılaştırılmıştı. Uzmanlar her iki toplumun aynı genetiğe sahip olduğu kanaatine varmıştı. Araştırmanın sonuçları ABD’nin nüfuzlu American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayımlandıktan sonra Macarların kökeni ile ilgilenen ünlü bilim adamlarının dikkatini çekmişti. Bu da ilk olarak Macaristan ve Kazakistan Macarlarının ortak köklerini bulmak için tarihin eski katmanlarına inmenin, Hun-Türk araştırmalarının gerekliliğini ortaya çıkarmıştı. Kazakistan âlimlerinin ve entelektüellerinin katılımıyla 2007 yılında gerçekleştirilen ilk Hun-Türk Kurultayı da aslında bu fikre hizmet ediyordu. Kurultaydan hemen sonra Kazak-Macar ilişkilerinin daha yoğun olduğu bir devir başlamıştı. Bayrak, Kazakistan’dan Macaristan’a geçmişti. 2008 yılında ikinci, 2010 yılında ise üçüncü kurultay başarıyla gerçekleştirilmiş, toplumun çeşitli tabakalarında Hun atalara karşı büyük bir merak doğurmuştu. En önemlisi ise kurultay fikri kısa bir sürede Macaristan sınırlarını aşarak Türklerin ulusal bayramına dönüşmüştü. 

Yukarıda da sözünü ettiğim gibi Hun-Türk Kurultayı bilimsel bir nitelik taşımamaktadır. Etkinlik çerçevesinde çeşitli Türk ve Avrupa ülkelerinden antropolog, etnograf, tarihçi ve Türkologların bir araya geldiği; dil, tarih, Macar-Türk ilişkileri, Avrasya’da Macarların yeri ve rolüyle ilgili görüşlerini paylaşarak fikir alışverişinde bulunduğu; çeşitli bilim dallarından uzmanların son zamanlarda yapılan çalışmalar hakkında rapor verdiği doğrudur. Fakat çadırların yalnızca bir tanesinde yürütülen bu bilimsel tartışmalar işin küçük hem de daha çok ileriye dönük bir parçasıdır. Asıl sonuç ise bilim adamlarının rapor ve polemiklerinin ötesinde, büyük bir ustalıkla hazırlanmış tarihî gösterinin yapıldığı büyük sahada elde edilmektedir. 

Macarlar arasında Hun-Türk Kurultayı’nın popülerliği yıldan yıla artmaktadır. Özellikle yeni nesil bu meselede daha hassas ve aktif bir rol üstlenmektedir. Hiçbir menfaat ve çıkar gözetmeksizin yalnızca samimi duygularla günlerce eziyet çekip bu kitlesel etkinliği hazırlayan  insanların coşkusu en güzel övgülere layıktır. Katılımcıların toplam sayısıyla karşılaştırıldığında oranı düşük ama son derece enerji dolu, inançlı ve yekpare “Huncular” grubu giderek daha fazla azimle halkın tarihinin derin katmanlarına nüfuz etmekte; onu şimdiki Avrupalı Macarların hoşuna giden tarzda değil, olduğu gibi göstermeye ve tanıtmaya çalışmaktadır. 

Macaristan büyükelçiliğimin üçüncü ayında, Ağustos 2010’da III. Hun-Türk Kurultayı çalışmalarına katıldım. Alçakgönüllülükten uzak olsa da Türk ülkelerinden etkinliğe katılan ilk büyükelçi olduğumu söylemeliyim. Sonraki kurultaylarda Türkiye ve Kazakistan’ı temsil eden meslektaşlarım da bu girişime dahil oldular. Gagavuzlardan, Bulgaristan Türklerinden tutun; Hakaslara, Altaylılara, Uygurlara kadar büyük Türk ailesinin bir meydanda bir araya gelmesine, aynı veya yakın fikirleri, görüşleri paylaşmalarına şahit olmak çok hoştu. Hatta kurultayın görkemli açılış gününde dünya Türklerinin ortak faaliyetleri hakkında Eski Türk Runik alfabesiyle geyik derisi üzerine yazılmış sembolik bir belge de kabul edildi. En önemlisi ise farklı Türk ülkelerinden gelen kültür adamları harikulade musiki ve sanat dilleriyle Macaristan’ın Bugac bölgesindeki ünlü milli parkta toplanmış insanların zamana ve mesafeye aldırış etmeden asırlar boyunca aynı veya yakın manevi estetik değerleri paylaştıklarını gösterdiler. 

2010 yılında gerçekleştirilen kurultay da dil, sanat ve ortak tarihin insanları yakınlaştırması açısından bir istisna teşkil etmedi. Tarih ve soydaşlık bayramı diyebileceğimiz bu ulusal etkinliğe dünyanın üç kıtasından gelen 22 Türk halkının temsilcilerinin katıldığını söylemek yeterlidir. Asıl görev sosyal-siyasi görevlilerden veya bilim adamlarından ziyade kültür ve sanat adamlarının üzerine düşmekteydi. Klasik halk musikisinin kabiliyetli uzmanı Profesör Mecnun Kerim’in kurduğu ve sanat danışmanlığını yaptığı Kadim Aletler Topluluğu’nun hem 2008 yılında hem de şimdiki kurultayda büyük başarı sergilediğini memnuniyetle belirtmek isterim. İnsanları eski dönemlere götüren bu müzik topluluğunun performansına dair Macar-Turan Vakfı’nın internet sitesinde yüzlerce coşkulu ve sıcak yoruma rastlamak mümkündür. 

Macarların Türk halkları ile olan yakınlığı ve ortak soy mevzusunu yeni bir bakış açısıyla gündeme getiren; ayrıca yurttaşlar için geniş eğitim faaliyetleri yürüten Macar-Turan Vakfı yaklaşık on yıl önce kurulmuştur. Tabii bunun için her şeyden evvel ülkede sosyo-politik ve kültürel-ideolojik hayatı sürekli kontrol altında tutan komünist sistemin çöküşü gerekliydi. Diğer taraftan bahsi geçen vakıf, kuru arazide kurulmamıştı. Geçen yüzyılın başında var olan Macar Turan Topluluğu (Magyar Turán Társaság) tekrar canlanmış, kurumun faaliyetleri yenilenmişti. Kısacası Türk kökleri, Turancılık Macarların düşündüğü gibi hiçbir zaman bu ülkeye ve insanlarına yabancı olmamıştır. 

 

                                                        ***

Çağdaş Macarların atalarının şimdi yaşadıkları topraklara ilk göçü 4-5. yüzyıllara denk gelir. Yakın zamanda birçok Orta Çağ Avrupa tarihçisinin “Tanrının kılıcı” şeklinde adlandırdığı büyük komutan, İdil (Volga) Nehri kıyılarında doğan ve Türk olduğu iddia edilen Atilla (406-453) Hun boylarını Avrupa’nın merkezine getirmiş, daha doğrusu kendisinden önce başlamış olan faaliyetin yayılmasını ve tamamlanmasını sağlamıştır. Aralarında Macarların da olduğu Hun boyları esas itibarıyla günümüz Macaristan topraklarında bir araya geldiklerinden ülkenin Latin ve genellikle Batı kaynaklarında yer alan, günümüzde de aynı şekilde kullanılmaya devam edilen “Hungary” adı buradan doğmuş olabilir. Ancak bu ihtimallerden yalnızca bir tanesidir. Ünlü Macar Türkolog Ármin Vámbéry vaktiyle Hunlarla, Türklerin eski kollarından olan Uygurlar arasında ilişkilerin var olduğunu kanıtlamaya çalışarak şunları yazmıştı: “Biz Macarların gözünde ‘Uygur’ adının özel bir önemi vardır, çünkü Ruslar kendilerinden daha Doğu’da yaşayan ve Rus olmayan halklara bu adla, daha doğrusu, “Ugor” adıyla hitap ediyorlardı. Kelime Rusçadan Almancaya “Unger/Ungar” şeklinde geçmişti. Ancak bu ad Arpad Hanedanı Macarlarına değil, onlardan daha önce Pannania’da yaşayan Ural-Altay kökenli halka (yani Hunlara- V.G) aittir”. 

Son olarak, “Hungary” adının üçüncü açıklaması da eski Türklerle ilgilidir. Bazı araştırmacılara göre, Latince “Ungari”, Almanca “Ungarn” ve İngilizcedeki “Hungarian” kelimeleri Türkçedeki “On Oğuz” egzoetnoniminden  türemiştir. Hakikaten de Karpat ovasına akın sırasında oluşan birliğe yedi Macar ve üç Hazar aşireti katıldığından onların toplam sayısı ona çıkmıştı. Hazar kavmi askeri becerileri ve savaşçı ruhları ile bilinmekteydi. Biraz sonra bahsedileceği üzere, Hunlarla Macarların kendi aralarında ortak bir dil konuştuğu ve birbirlerini anladığı fikri de makuldür.

Macar Türkolog Gyula Németh’e  göre, Hun İmparatorluğu’nun devlet idaresinde eski Türk dili kullanılmaktaydı. Ona göre, “Atilla” ismi de bugün Macarcada belli başlı fonetik değişikliklerle korunup muhafaza edilen “ata” sözcüğünden türemişti. Atilla’nın babasının adı “Mundzuk” idi. Bu isme günümüzde çağdaş Tuva Türklerinde de rastlanmaktadır. (Ünlü Japon Yönetmen Akira Kurosava’nın “Dersu Uzala” filminin başrollerinden birini canlandıran Tuva oyuncusu Maksim Mundzuk’u hatırlamak yeterli olacaktır.” – V.G.)

Atilla’nın amcasının adı Yunan kaynaklarında “Oibarsios” şeklinde geçmektedir. Araştırmacılara göre, geleneksel Yunan tarzında yazılması bir kenara bırakılırsa, bu ad Orta Çağ Türkleri arasında yaygın olan “Aybars”tır. Son olarak, Atilla’nın eşlerinden birinin Erika adını (Arıkan, “temiz kanlı”, “asilzade” anlamında), oğullarından birinin Dengizik (Deniz) adını taşıması da ünlü kumandanın köken itibarıyla eski Türklerle bağlantılı olması ihtimalini bir hayli güçlendirmektedir. 

IX. asırda, daha kesin bir ifadeyle 896 yılında Kral Arpad’ın ve hâkimiyeti paylaştığı Kursa’nın rehberliğinde Ural Dağları’nı aşan Macar kabileleri önce Transilvanya’yı ele geçirmişlerdi. Bir sonraki aşamada Pannonia’da (şimdiki Macaristan topraklarının bir kısmı) yayılıp güçlenerek devlet kurmuşlardı. Görünüşe göre, modern Macar ulusunun oluşum süreci Orta Avrupa’da başlamıştı. Yaşadıkları devlet o zaman da şimdi de “Magyarorszag” veya bizim kulağımızın alıştığı şekliyle “Macaristan” olarak adlandırılmıştır. Bu iki etnonim  ve toponimin  (Hungaria- Magyarorszag; Hunlar- Macarlar) yüzyıllar boyunca paralel bir şekilde yaşaması, birinin diğerini kovup aradan çıkartmaması, Hun-Macar; daha geniş anlamda ise Türk-Macar ilişkilerinin işareti olarak değerlendirilebilir. 

Avrupa’nın göçebe asıllı yeni sakinleri bir süre sonra Hristiyanlığı kabul etmiş, dinî inanç bakımından eski kıtanın diğer halklarıyla aynı hakları kazansalar da eski yaşam tarzlarından; karakteristik âdet ve geleneklerinden kolaylıkla uzaklaşamamışlardı. Hayat ve geçimlerini onlarca yıl boyunca yeni yurtlarında da uçsuz bucaksız Asya bozkırlarında olduğu gibi sürdürmüşlerdi. Bu serbestlik, sınır bilmeyen özgürlükçü ruh, Avrupa’nın “gerçek sakinleri” tarafından hoş karşılanmamaktaydı. 12. yüzyılda Macaristan Krallığı’nı gezen Alman piskoposu, yazar ve tarihçi kardinal Otto von Freising (1114-1158) Avrupa merkezli bir bakış açısıyla yeni din kardeşlerini şöyle bir yukarıdan aşağıya süzmüş ve beğenmemişti. Toplu bir şekilde İsa dinine geçmeleri, Hristiyanlığın hükümlerine inanmaları da Macarları uzun süre “eski kıtanın” daha “ilerici ve medeni temsilcilerinin” gözünde kendilerine yakın saydıkları din kardeşlerine çevirememişti. Bütün çabalarına rağmen onlarca yıl boyunca tabiri caizse “gerçek Avrupalı” gibi kabul edilmemişlerdi. Kardinal Freising kroniğinde “Macarlar çok çirkin. Boyları kısa, gözleri çukurlu, konuşmaları ve davranışları tam bir barbarı andırmakta. İnsan, böyle harikulade memleketi bu canavarlara nasip eden kadere lanet mi etsin ya da Tanrı’nın bilgeliği karşısında hayrete mi düşsün bilemiyor.” şeklinde yazıyordu. 

Taş ve tuğladan inşa edilen evler de olmasına rağmen Macarların çoğunlukla çadırlarda yaşamayı tercih etmeleri dikkatten kaçmamıştı. 

Kendilerini “Atilla’nın torunları” şeklinde adlandıran Macarlar her adım başı yabancı, üvey hatta düşmanca tavırlarla karşılaşsalar da zorlukları defederek yeni vatanlarında güçlendiler. Göçebe hayatın getirdiği alışkanlıklar ve savaşçı özellikleri “hayatta kalma davasında”, varoluş mücadelesinde kazanmalarını kolaylaştırdı. Doğudan Slav, batıdan Germen kabilelerinin baskılarına göğüs gererek elverişli bir jeopolitik bölgede, Avrupa’nın tam merkezinde inşa ettikleri devletin sınırlarını genişlettiler. Yavaş yavaş Macar kralları eski kıtanın söz sahibi olan hükümdarlarına dönüştüler. 

Doğal olarak sorular ortaya çıkıyor: Altaylardan, Orta Asya’dan, Volga’dan bitmek bilmeyen bir yolculuğa çıkan Macar kabileleri nereye gittiklerinin farkındalar mıydı? Karşı tarafta onları nelerin beklediğinden haberleri var mıydı? Yerleştikleri toprakları bırakıp yeni bir vatan arayışına çıkarken başvurabilecekleri bir adres, sığınabilecekleri bir kuvvet biliyorlar mıydı? Kanlı savaşlardan, ölüm ve tehlikelerden geçerek nereye, kimin yanına yönelmişlerdi? Modern dönemde Macar tarihçilerinin bu sorulara açık ve anlamlı bir cevabı var: Onlar birkaç yüz yıl önce göç etmiş akrabalarının, Hunların krallığına doğru yola çıkmışlardı; babanın, Atilla’nın yanına gidiyorlardı. 

Hunlar ve Tanrının Kırbacı Atilla kitabının yazarı, Macar Türkolog Gyula Németh şöyle yazıyor: “Bence Macarlar, Hunları ve onların kralı Atilla’yı çok eskiden beri tanıyorlardı, kendilerinin de bu soya ait olduğu fikrini kabul ediyorlardı. Belki de şu anki vatanlarını, Karpat ovasını fethederken bu düşünceye henüz tam anlamıyla sahip değillerdi. Ancak bu ihtimal çok da kuvvetli sayılmaz. Aksine, birtakım kaynaklar söz konusu dönemde Macarlar arasında kendilerinin Hun soyundan oldukları fikrinin daha yaygın olduğunu göstermektedir.”

Macar bilim adamlarının araştırmalarına göre, günümüzde ülke halkı arasında en yaygın erkek adı kabul edilen “Atilla” adına tarihî kaynaklarda ilk kez 1138 yılında rastlanmaktadır. Başka bir ifadeyle, Orta Çağ Macarları yeni vatana yerleştikten sonra bu toprakların ilk fatihi olan atalarını unutmamış, hatırasına saygılarını adını hafızalarda yaşatarak göstermişlerdi. Eğer Atilla yabancı bir imparatorun adı olsaydı, ortak tarihin gurur veren sayfalarında yer almasaydı, eski yurda dönenler arasında bu kadar yayılamaz, popüler hâle gelemezdi. Ayrıca Atilla’nın yalnızca adı değil, bıraktığı miras da onu ataları sayan yeni sakinleri daima mıknatıs gibi kendine çekmişti. Tabii ki manevi mirastan; yani geleneklerden söz ediyoruz. 

Avrupa’ya yaptıkları uzun ve tehlikelerle dolu seferleri sırasında bazı Macar kabilelerinin yolu tarihî Azerbaycan topraklarından da geçmişti. Şirvan Tarihi eserinin yazarı Doğu Bilimci F. V. Minorsky,  Bizanslı vakanüvis İmparator Konstantin’e  (905-959) atıfta bulunarak 8. yüzyılın ortalarında Peçeneklerin baskınına uğrayan Macarların bir kısmının Gence ile Tiflis arasında, şimdiki Tovuz bölgesine yerleştiklerine işaret etmektedir. F.V. Minorsky’nin tahminlerine göre, onlar burada komşu olarak yaşadıkları Arnavutların etkisi altında Hristiyanlığı kabul etmiş ve yavaş yavaş asimilasyona uğramışlardı. 

Hunlar ve Macarların etnik yakınlığı, hatta aynı kökten gelmeleri hem Macar halk ürünlerine hem de çeşitli bilimsel araştırmalara yansımıştı. Mesela, 11. yüzyılın sonlarında kaleme alınan Gesta Hungarorum destanı, baştan sona Hunlar ve Macarlar arasındaki ilişki ve kardeşliğe adanmıştır. Destanda onlar aynı soya mensup halklar şeklinde sunulmakta, Macar devletinin kurucusu olarak tanınan hükümdar Arpad’ın (845/55- 907) ise Atilla’nın neslinden geldiği belirtilmektedir. Arpad liderliğindeki Macarların aradan yaklaşık beş yüz yıl geçtikten sonra Macaristan topraklarına dönmeleri, atalarının toprakları üzerindeki miras haklarını güvence altına almak şeklinde değerlendirilmektedir. Bu durum, bir anlamda halkın Hun-Türk geçmişine dönüşü olarak da adlandırabilir. 

Arpad’la birlikte Macarların büyük göçüne öncülük eden General Kursa (?-904) kuşağının kaderi bu açıdan kendine özgüdür. Kendisi Arpad’ın tek başına iktidarın sahibi olması amacıyla düzenlenen suikast neticesinde öldürüldükten sonra sağ kalan aile üyeleri sanki etnik köken ve tahtın mülkiyeti iddiasında olmaları açısından hiç de sonuncu sırada yer almadıklarını daha açık bir şekilde göstermek için “Kartal” (Türkçe “kart el”- “eski yurt”, “kadim vatan”- V.G.) soyadını almışlardı. 

Atilla ile akraba olduğunu iddia eden tek Macar hükümdarının Arpad olmadığını belirtmekte fayda var. İlerleyen yüzyıllarda da birçok kral doğrudan veya dolaylı olarak eski Hunlar ve onların güçlü hükümdarı ile akrabalık ve vârislik bağlarına dikkat çekmeye çalışmaktaydı. Bu eğilim tarihte “Kun” (Hun) lakabıyla yerini almış olan Kral IV. László’nun (iktidar süresi: 1272-1290’lı yıllar) zamanında kendisini daha net bir şekilde göstermişti. Hükümdarın dayandığı ana güç eski Hun nesilleri ve de Moğol istilası sonucunda Macaristan’a yönelmiş Büyük Bozkır Türkleri, Kumanlar (Kıpçaklar) idi. Büyük ihtimalle, Kıpçaklara karşı sıcak yaklaşımın temelinde de kan bağı ve genetik yakınlık yatmaktaydı. IV. László Macar-Hun vârislik bağlarını idarenin esas çizgisine dönüştürmekle yetinmeyerek birleştirici nitelik taşıyan bu fikrin tarihî bakımdan temellendirilmesi kaygısını da gütmüştü. 

Saraya yakınlığı ile bilinen din görevlisi Simon Kézai, büyük ihtimalle kralın ısmarlaması veya isteği üzerine eski kaynakları gözden geçirip bunları İncil’le de karşılaştırarak Macar-Hun Tarihi adlı bir eser yazmıştı. Yarı efsanevi nitelik taşıyan bu kitapta Macarlarla Hunların kökeni Tevrat’ta ve Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen Babil hükümdarı Nemrut’la (MÖ 17. yüzyıl) ilişkilendirilmiştir. Efsaneye göre, Nemrut’un Hunor ve Magor adlı iki oğlu olmuştu. Bu oğlanlar, kendisi de tarihte ünlü avcı olarak anılan babalarından izin alarak ava çıkar ve yeni vatana yerleşir. Daha sonra her ikisi de Alan kralının kızlarıyla evlenirler. Sonuç olarak, Hunor’un soyundan Hunlar, Magor’un soyundan ise Macarlar türer. Elbette bu sadece bir efsane; ancak bu efsanenin tarihsel önemi, Hunlar ve Macarlar arasındaki akrabalık ilişkisini yeniden tasdik ediyor olmasıdır. 

Hunların Türk kimlikleri ve bu toplumun etnogenezinin  oluşumunda Türk faktörünün başlıca rolü, bilim camiasında git gide daha çok taraftar toplamaktadır. Macar halkının kökeninin oluşumunda ise Hun unsuru önemli bir rol oynamıştır. Macar Doğu Bilimci László Rásonyi  Ankara’da Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü bünyesinde neşrettirdiği “Türk Devletinin Batı’daki Vârisleri” (1983) adlı makalesinde mensup olduğu halkın etnik biçimlenmesinde Hun-Türk ve Fin-Ugor başlangıçlarının mahiyetini ele alırken “basit bir ifadeyle, Türkler Macarların babası; Finler ise anasıdır” kanaatine ulaşmıştı. 

Orta Çağ’da Bizans, İran, Yunan ve Arap kaynaklarında Macarlardan Türkler olarak bahsedilir. Britanya tarihçisi Peter Benjamin Golden’ın Göçebeler ve Onların Rusya Bozkırlarındaki Komşuları: Türkler, Hazarlar ve Kıpçaklar  (2003) adlı kitabında Bizans kaynaklarında Hazar Kağanlığı topraklarından Türkiye’nin Doğusu (Eastern Tourkia), Macaristan’dan ise Türkiye’nin Batısı (Western Tourkia) şeklinde bahsedildiği vurgulanır. 

Bu gerçeği yansıtan tarihî kaynaklar da mevcuttur. Arpad soyundan gelen büyük Dük Géza (Arpad’dan sonra: iktidar süresi: 972-997 yılları) Hristiyanlığı kabul ettiğinde hâkimiyetinin resmi olarak tanınmasının simgesi olarak Bizans’tan taç almıştı. Géza’nın elinde haç şeklinde asa tuttuğu kabartmasıyla şimdi de korunup muhafaza edilen ve Budapeşte Tarih Müzesinde sergilenen bu tacın üzerine “Türklerin padişahı Géza’ya” sözleri kazınmıştı. 

Türk Macar bilimci Tarık Demirkan, tacın gönderildiği tarihe tekrar dikkat çekerek şöyle yazmıştır: “Gerçekten de bu son derece ilginç bir örnek. Bu, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden (Bizans İmparatorluğu karşısında Türk varlığının ortaya koyulduğu önemli tarihî olaylardan biridir- V.G.) tahminen yüz yıl öncesine (970’li yıllara) tesadüf etmektedir. Yani ilerleyen yıllarda Anadolu’yu fethedecek ve ‘Türk İmparatorluğu’ olarak tanınacak Selçuklular ve Oğuz boyları hâlâ Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki bölgede yaşıyordu. Orta Avrupa’ya gelip yerleşen, Karpat ovasında Hristiyanlığı kabul ederek devlet kuran, bağımsızlığını çevredeki Hristiyan devletlere ve Karpat havzasına kabul ettiren, Bizans ve Roma tarafından da onay alıp resmileşen Macar Devleti ise Bizans imparatoru tarafından ‘Türk Devleti’ şeklinde kabul görmüş ve bu ülkeye ‘Tourkia’, yani ‘Türklerin yurdu’ adı verilmişti.” 

Bizans’ın Hristiyan olarak takdis ettiği Türk asıllı Macar Hükümdar Géza’nın dinî inançlarının aslında koşullu bir nitelik taşıdığı da unutulmamalıdır. Alman kronikçi ve başpiskopos Thietmar von Merseburg (975-1018) onun eski dininden asla uzaklaşmadığını, hem kendi putlarına hem de Hristiyanlığın kutsallarına ibadet ettiğini ve kurbanlar verdiğini yazmıştır. Géza’ya bunun sebebi sorulduğunda o, yeteri kadar zengin olduğunu ve servetini hem eski hem yeni dinin yolunda harcamakta bir sakınca görmediğini söylermiş…

Gösterilen delillerden de açıkça anlaşıldığı üzere Orta Çağ’ın başlarında Macarları yalnızca çevrelerindeki insanlar Türk olarak adlandırmadı, kendileri de Türk kimliklerinin farkındaydılar, bunu kabul ve idrak etmektelerdi. Géza’nın oğlu, Macar tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri olarak tanınan ilk Macar kralı kutsal István (iktidar süresi: 1000-1038’li yıllar) Hristiyan olana kadar eski Türk dilinde “rehber”, “kahraman” anlamındaki “Vayk” adını taşımıştı. Çağdaş Macar tarihçi Atilla Zoldoş’un Kutsal István ve Onun Devleti adlı kitabında (İngilizce neşri: 2001, s.15) belirtildiği üzere, “10. yüzyılda Arpad ailesinde doğan çocuklara Türkçe isim verme geleneği çok yaygındı.” 

Yukarıda bahsettiğimiz kendisine “Kartal” soyadını veren Kursan ailesi, bu geleneğin yalnızca Arpad soyunun temsilcileri arasında değil; dönemin Macar aristokrasisinde bir bütün olarak yaygın olduğunu göstermektedir. Bu durum ise soyluların Türk kökenli olmalarından veya üzerlerinde Türklüğün son derece güçlü tesirini hissetmelerinden ileri gelmekteydi. Yeni dinin getirdiği kaçınılmaz değişikliklerin arifesinde de onlar geleneksel isimlerinden ve yaşam tarzlarından kolayca ayrılamıyorlardı.

Bu noktada 20. yüzyılın Macar Türkologlarından László Túrmezei’nin aşağıdaki sözlerini hatırlatmak yerinde olur. O, Macaristan’da Turancılık ülküsünün yayılmasını temellendiren sebeplerden bahsederken şöyle yazmıştı: “Bizler de Türkler de Hunların evlatlarıyız. Tarihî kaynaklarda bizi ‘Türk’ olarak adlandırmışlar. Bulgar da Türk soyundan gelmektedir. İlk kralımız (Hun devri kastedilmektedir- V.G.) Ellak, Atilla’nın oğludur. Kutsal tacımızın alt kısmına Bizans imparatoru tarafından ‘Türklerin padişahı Géza’ ifadesi yazılarak gönderilmişti.” 

Hun-Macar ilişkileri araştırıldığında dille ilgili birtakım sorular da ortaya çıkmaktadır: Hunların konuştukları dili Macarlar anlıyorlar mıydı? Dilleri arasında benzerlik var mıydı? Atilla’nın ilk seferlerine katılan Macar kavimleri Hunlarla nasıl iletişim kuruyorlardı? Diyaloğa her zaman ihtiyaç vardı; bireysel olarak ne kadar başarılı olsalar da ortak bir iletişim dili bulamasalardı birliktelikleri bozulur, zaferleri kolaylıkla yenilgiye dönüşürdü. 

Dil biliminin bir bilim dalı olarak ilk adımlarını attığı Orta Çağ’da Macarcanın mevcut Avrupa dillerinden hiçbirine benzemediği aşikârdı. 17. yüzyıldan itibaren Macarcanın kökeninin açıklığa kavuşturulmasıyla ilgili araştırmalar çoğalmış; Macarca dünyanın altmışa yakın diliyle karşılaştırılmıştı. Bunlar arasında eski Mısır, Tibet, Sümer, Etrüsk, Hitit, Tamil vb. gibi eski ve egzotik diller de vardı. Sonuç itibarıyla araştırmacılar Macarcanın Fin-Ugor dil ailesine dahil olduğuna yönelik ilk başlarda pek itiraza yer bırakmayan bir kanaate varmıştı. 

Ancak 1860’ların sonunda Macar Türkolog Ármin Vámbéry yaygın olarak kabul görmüş bu fikrin gerçekliğini sorgulayan çarpıcı çıkışıyla ortalığı karıştırdı. 1869 yılında neşredilen bir makalesinde Macarcayı Türk dillerinin de dahil olduğu Ural-Altay dil ailesiyle ilişkilendirdi. Dönemin tanınmış dilcilerinden Jozef Turi de dil bilimciler arasında ayrılık yaratan bu konuda kısa bir süre sonra meslektaşının tarafına geçti. Tabii bu görüşe karşı olanlar da çok fazlaydı. 

Ármin Vámbéry, Batı dillerinin yanı sıra Türk dillerini de iyi bilmekteydi. Derviş kılığında Orta Asya’yı gezip dolaşmıştı. İstanbul sarayı ile yakın ilişkileri vardı. Türk dillerine ve tarihine dair çok sayıda eserin yazarı olarak tanınmaktaydı. Nihayet, Avrupa yüksek öğretim kurumları arasında ilk defa Budapeşte Üniversitesi’nde müstakil Türkoloji kürsüsünü kurmuş ve çeyrek asır süresince kürsünün başkanlığını yapmıştı. Osmanlı Devleti’nin, Türk bilim ve siyaset adamlarının dikkatlerinin Macaristan’a yönelmesi bakımından onun tezi değerliydi. 

 

                                                            ***

Vámbéry’nin fikirleri toplumu Hun-Türk ve Fin-Ugor şeklinde taraflara ayırmakla kalmamış, her iki yönde yapılan araştırmaların artmasını sağlamıştı. Bunun da neticesinde 19. yüzyılın sonlarından itibaren ülkede ilk vatan sayılan Turanla ve bir fikir akımı olarak Turancılıkla ilgili görüşler büyük ilgi uyandırmaya başladı. Aslında, “Turan”, “Turan kavimleri” ve “Turan ırkı” anlayışlarını bilimsel literatüre ilk defa Alman bilim adamı, Oxford Üniversitesi’nin profesörü, eski diller ve dinî metinler üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınmış araştırmacı Friedrich Max Müller (1823-1900) getirmişti. O, Dil Bilim Üzerine Dersler adlı eserinde Asya’nın bozkır halkı olan göçebe Turan kavimlerinden, yerleşik ve çiftçi Arilerin (İranlıların) tam tersi bir toplum şeklinde bahsetmişti. 1874 yılında Budapeşte’yi ziyaret eden Max Müller, Macaristan’ın başkentinde fikirlerini destekleyen birçok taraftar bulmuştu. 

Etnisite ve dil bakımından Avrupa’dan farklı bir konumda durması Macaristan’ı Turancılığın ortaya çıkması ve yayılması için verimli bir yer haline getirdi. Turan ülküsü, ilk başta, Macar toplumundaki Hun-Türk ve Fin-Ugor görüşlerinin temsilcilerini aynı çatı altında toplama imkanını vermekteydi. Çünkü Turancıların kanaatine göre, Ural-Altay, Fin-Ugor ve Uzak Doğu halkları toplu hâlde büyük Turan ailesini meydana getirmekteydi. Başka bir ifadeyle Macarlar, Finler, Estonyalılar, Anadolu ve Azerbaycan Türkleri, Tatarlar, Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Başkurtlar, Çuvaşlar, Slavlaşmış Bulgarlar Turanlı sayılmaktaydı. Hatta bu görüşün sınırlarını genişletenlerden bazıları Çinlileri, Japonları ve Korelileri de bu aileye dahil etmekteydi. 

Turancılığa olan ilgide siyasi faktörler de etkiliydi. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında Macarların da içinde olduğu ikili devlet Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştı. Devleti iki yönden sıkıştıran Panslavizm ve Pancermenizm ise aksine güçlenmekteydi. Bu iki darbeden biri veya her ikisinin altında ezilmemek, devletçiliği ve milli kimliği korumak için Macarların etnisite bakımından kendilerini komşularından ve Avrupa camiasından ayırma ihtiyacı doğmuştu.

İki dünya savaşı arasındaki yıllarda (1920-1940) Macaristan’da Turancılığın geniş ölçüde yayılmasına sebep olan etkenlerden biri de toplumda askerî ruh hâlinin güçlü olmasıydı. Kendilerini Asya’nın büyük fatihlerinin soyundan sayan Macarlar, esasen, çiftçilik ve balıkçılıkla meşgul olan silik Fin ve Estonyalılarla veya dünya çapında tanınmayan Hantı-Mansilerle aynı etnik kökeni paylaşma fikrini kabul etmek istemiyorlardı. 

Bu durumda ilk akla gelen halkın Asya kökleri ve göçebe kültüre bağlılığının yanı sıra Aryan ırkının temsilcileri ile Macar toplumu arasındaki farklar olmuştu. Macar entelektüelleri dünyanın ciddi değişiklikler arifesinde olduğu 20. yüzyıl başlarında Batı’ya güvensizliklerinin bir ifadesi olarak yüzlerini Doğu’ya çevirmeyi, kendi gerçek köklerine dönmeyi uygun görmüştü. Birinci Dünya Savaşı sonucunda tarihî topraklarının yaklaşık üçte ikilik kısmını kaybetmeleri de onların Avrupa değerlerinden belirli bir ölçüde uzaklaşmalarında, özlerine dönüş hislerinin kuvvetlenmesinde oldukça etkiliydi. 

Türk Milliyetçiliğinin Kökleri: Yusuf Akçura kitabının yazarı Fransız Türkolog François Georgeon, Turancılığın fikir akımı olarak ilk defa Macaristan’da ortaya çıktığı ve buradan diğer ülkelere yayıldığı görüşünü savunmaktadır. Fransız yazar iddiasında haklı sayılmalıdır. Türk birliği düşüncesiyle yakından ilgili olan ve Türk düşmanlarına daima korku salan her iki fikir akımının -Panturanizm ve Pantürkizm- yaratıcılarının çağdaş Türkiye sınırları dışında doğmuş olması ilginçtir. Turancılık düşüncesinin Macaristan’da ortaya çıkması gibi, Pantürkizm siyasi fikir akımını da Anadolu’ya aslında Azerbaycan Türkleri ve Kazan Tatarları getirmiştir. 

Soy kütüğüne ve ataların ilk vatanına karşı giderek artan merak 1910 yılında Macaristan Turan Cemiyeti’nin kurulması ile sonuçlandı. Başlangıç aşamasında cemiyetin temel amacı etnografya, tarih ve coğrafya sahalarında araştırmaların yürütülmesi, bunun yanı sıra eğitim faaliyetinin genişletilmesiydi. Cemiyetin kurucuları arasında Kont Pál Teleki, Jenö Çolnoki,  Gyula Pekár,  Béla Vikár, Aladár Bán  gibi nüfuzlu, tanınmış sosyal ve politik figürler vardı. Macaristan Bilimler Akademisi’nin üyeleri, şair ve yazarlar, hatta üst düzey devlet yetkilileri de Macaristan Turan Cemiyeti’nin üyeleri arasındaydı. Tarihçi ve bilim adamı Sándor Márki’nin, popüler şair Zempléni Árpád’ın Macaristan Turancıları arasında yer alması kurumun saygınlığını ve ona duyulan güveni daha da artırmıştı. 

Macaristan Turan Cemiyeti’nin ana figürü bir bilim adamı, siyasetçi ve devlet adamı olan Kont Pál Teleki (1879-1941) idi. O, aslında, büyük bir coğrafyacı olarak tanınmaktaydı. Mükemmel bir Uzak Doğu atlası hazırlayıp neşrettirmişti. Otuz bir yaşındayken Macaristan Bilimler Akademisi’nin asil üyeliğine seçilmişti. Pál Teleki, 1920-1921 ve 1939-1941 yıllarında ülkenin başbakanlığı ve ayrıca iki kez dışişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuştu. Tamamen antisemitist bir kişilikte olmasına rağmen, Macaristan dostluk ve iş birliği anlaşması imzaladığı Yugoslavya’ya karşı Hitler tarafından askeri eylemlere sürüklediğinde bunu devleti ve milleti adına şerefsizlik saymış, protesto göstergesi olarak başbakanken intihar ederek hayatına son vermişti. İlginçtir ki, onun yönetimi sırasında Macaristan “Turan” adlı bir tank üretmekteydi. 

Pál Teleki’ye göre Turan geniş bir kavramdı. Aynı zamanda o, Turan kavramının Türklük ile ilgisine de özel bir önem vermekteydi. Âlim, Turan dergisinin 1913 yılı sayılarından birinde şöyle yazmıştı: “Bir coğrafi anlayış olarak ortaya atılan Turan sık sık Türklükle bir tutulur.” Aslında bu yaklaşım çok da haksız sayılmamalıdır, çünkü bugün “Turan” olarak adlandırdığımız bölgeler antik devirlerde bu yerlere farklı halkların yerleşmesinden, hatta bugün de farklı halkların yaşamasından bağımsız olarak, gerçek anlamda en parlak devrini Türklerin ortaya çıkmasıyla yaşamıştır.

Bir diğer Macar Turancı, şair Zempléni Árpád “Turan Birliği” adlı makalesinde meseleye daha somut yaklaşmaktaydı: “Türklerin en eski devleti Turan sayılabilir. Bugün bu topraklar Türkistan, yani Türk yurdu olarak bilinir.” 

Örgütlenme aşamasının ardından 1913 yılında Macaristan Turan Cemiyeti’nin kurumla aynı adı taşıyan dergisi yayımlanmaya başladı. Dönemin ünlü aydınları ve fikir adamlarını bir araya getiren dergide Macarcanın yanı sıra Fransızca, Almanca ve Türk dillerinde yazılar yer almaktaydı. Maddi ve kurumsal zorluklar nedeniyle yayının devamlılığını düzenli bir şekilde temin etmek mümkün değildi; ancak bu ilk Turancı dergi İkinci Dünya Savaşı’na kadar varlığını sürdürmeyi başarmıştı. 

Turan dergisinin redaksiyon heyetinde devrin Macar ve Avrupa bilim çevresinde iyi tanınan Ignác Goldziher,  Pál Teleki, Gyula Németh, Zoltán Takács, Gyula Pekár, Béla Erődi,  Jenő Kovács gibi isimlerin yanı sıra başka Doğu Bilimci, Türkolog, tarihçi, coğrafyacı bilim adamları ve sosyal figürler bulunmaktaydı. 

Safların git gide genişleyerek yeni bağlantılar kurulmasının bir sonucu olarak Macaristan Doğu Kültür Merkezinin adı “Macaristan Turan Cemiyeti” şeklinde değiştirildi. 1920 yılında ise ülkenin çeşitli yerlerinde faaliyet gösteren benzer kurumları bir çatı altında toplama zorunluluğu ortaya çıkmış ve bunun neticesinde Macaristan Turan Federasyonu (Magyarországi Turán-Szövetség) kurulmuştu. Federasyonun faaliyetleri İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürmüştü. 

Turancılık fikirleri bu dönemde daha çok romantik bir gelişim devri yaşamaktaydı. Turan’ın önde gelen halkları Macarlar, Türkler ve Bulgarların ortak tarihî kökeni araştırılmakta, gelecekteki karşılıklı iş birliğinin yolları ve perspektifleriyle ilgili fikirler sık sık dile getirilmekteydi. Profesör Gyula Pekár, Macaristan Turan Cemiyeti’nin 16 Kasım 1916 tarihli toplantısındaki “Turancılıkla İlgili Çalışmaların Önemi” adlı konuşmasında Turan birliğiyle ilgili bilimsel gerçeklikten ziyade duygularının etkisi altında kalarak oluşturduğu bir tablo çizmişti: “Macar, Türk ve Bulgar… Birbirine yakın olan üç halk artık yine beraber yürümektedir. Bir zamanlar Volga boyundaki büyük Macaristan’da da beraberdik. O toprakları beraber fethettik. Orada beraber yaşadık, hatta belki de aynı dili konuştuk. Sonra birden bu üç kardeş üç ayrı yöne yöneldi. Kutsal Turul kuşunun  kanadının altından birlikte yola çıktılar. Acaba, ayrılırken “Bin yıl sonra görüşürüz!” diye birbirlerine söz verdiler mi? Macarlar Atilla’nın mirasını aramaya başladı, karlı Karpat dağlarını aşarak yeni bir yerde kendine yurt kurdu. Bulgarlar Karadeniz sahillerinden Balkanlara yol aldı, karşısına çıkan Slavları yendi; ancak kendi de yaralandı. En sonunda dilini ve dinini kaybetse de benliğini yitirmedi, kahraman Turanlı olarak kaldı. Üçüncü kardeş Türklerdi, onlar da yönünü Doğu’ya çevirerek Kafkas’ın karlı tepelerini aştı. Bizans’ı yendi, cami minarelerine ay-yıldız çakıp zaferini tüm dünyaya yaydı. Bütün bu olanlardan sonra cahillikten kaynaklanan bir mücadele başladı. Bu üç kardeş birbirini tanımadan, öğrenmeden nasıl oldu da savaştılar? Aradan bela dolu bin yıl geçti. Dünya altüst oldu. Nihayet, bekledikleri muhteşem an gelip çattı. Kardeşler birbirlerini tanıdılar. Şimdi birlikte olmanın sevincini yaşamaktalar.” 

Avrupa’ya yerleşen diğer Turan halkları ile karşılaştırıldığında daha fazla ilerlemiş ve gelişmiş olan Macarlar, “birlikte yürünecek yolda” şüphesiz kendilerini lider olarak görmekteydiler. Kont Pál Teleki’nin “Turan uluslarının Batı temsilcileri sayılan biz Macarların üzerine düşen tarihî görev 600 milyon Turanlının fikrî ve iktisadî lideri olmaktır.” şeklindeki sözleri de bu inanç ve düşünceden ileri gelmekteydi. 

Gyula Pekár da muhtemelen aynı düşünceyi paylaşarak şunları yazmaktaydı: “Turan ırkının temsilcilerinden yalnız biz Macarlar tarihten ibret dersi aldık. Turan’ın Batı’daki son kalesi olarak yaşadık. Avrupa’nın ortasında direniş gösterdik. Yabancı halklar arasında tek başımıza kalsak da bu milletler denizinde kimliğimizi yitirmedik. Öte yandan, arkamızda, Asya bozkırlarındaki Turan halkları yüzlerce yıllık bir uykuya dalmıştı. Ancak şimdi Türk ve Bulgar kardeşlerimiz artık uykudan uyandılar; biz bu uyanan kardeşlerimizle birlikte uzaklarda hâlâ kendine gelmeyen, özünü bulamayan soydaşlarımızı da uyandırmak mecburiyetindeyiz. Onlar da uyanacaklar, buna asla şüpheniz olmasın. Asya’nın derinliklerinde dolaşan gezginlere sorun, bu halklar Macar ulusunu tanıyorlar ve bizi Turan halklarının lideri olarak kabul ediyorlar. Dünyadaki yüz milyonlarca Turanlı artık birlikte olmak ve ortak kader yaşamak gerektiğinin farkındadır.” 

Budapeşte’nin Avrupa tarzındaki üniversitelerine Osmanlı Devleti ve Bulgaristan’dan çok sayıda öğrenci çeken Macar Turancıları “birlikte olma” hususunda paylarına düşeni bu yolla yapmaktaydı. Tarık Demirkan’ın yazdığına göre, 1916-1917 eğitim-öğretim yılında Macaristan üniversitelerinde 186 Türk genci öğrenim görmekteydi. 1921 yılında Macaristan’ın yüksek okullarından mezun olan Türklerin sayısı 200’ü geçmişti. İlerleyen yıllarda onların arasından Türkiye’ye ve Türklüğe sadakatle hizmet eden ünlü araştırmacılar, bilim ve kültür adamları yetişmişti. 

1921 yılından itibaren, başka bir Turancı yayın organı olan Kőrösi Csoma- Archivum dergisinin neşrine başlanmıştı. Sándor Kőrösi Csoma (1784-1842) ünlü Macar dil bilimci ve Doğu Bilimciydi. Devrinin çok dil bilen bilim adamlarından sayılmakta, Macarcanın kökeniyle ilgili karşılaştırmalı araştırma eserlerinin yazarı olarak tanınmaktaydı. Hatta bu amaç doğrultusunda Tibetçeyi öğrenmiş, ilk Tibet gramerini ve Tibetçe-İngilizce sözlük hazırlamıştı. 1921 yılında Macaristan Bilimler Akademisi bünyesinde Doğu araştırmaları üzerine uzmanlaşan yeni bir bilimsel kurum, Kőrösi Csoma Cemiyeti kurulmuştu. Çağdaş Türkiye Türkolojisinin kurucularından biri olan Azerbaycanlı bilim adamı Ahmet Caferoğlu 1948 yılında bu cemiyetin asil üyeliğine seçilmişti. 

Turan dergisi gibi Kőrösi Csoma Archivum dergisi de Macarcanın yanı sıra önde gelen Avrupa dillerinde yayımlanmış makaleler sunmaktaydı. 1930 yılında dergi yavaş yavaş yönünü değiştirerek bahsi geçen cemiyetin yayın organına dönüştürülmüştü.

Son olarak önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı arifesinde Macar Turancıları kendileri de farkına varmadan gittikçe faşizm ve ırkçılık çizgisine yaklaşmıştı.. Bu da genellikle Avrupa’da cereyan eden sosyal-siyasi süreçlerle ilgiliydi. Eğer komşu İtalya’da Mussolini eski Roma İmparatorluğu’nun prestij ve ihtişamını geri kazanmak için faşizmi bir araca dönüştürmüşse Macarlar niçin uçsuz bucaksız Turan’ın ihtişamından bahsetmemeliydi? Eğer Hitler ari ırkının üstünlüğünden bahsediyorsa ve bunu dünya fethi politikasındaki propagandasının ayrılmaz bir parçasına dönüştürüyorsa Macarlar hangi sebepten Turan ırkının erdemleri üzerine konuşmamalıydı? Benzer bir durum 1930 yılı Türkiye’sinde de görülmekteydi. Bütün bunların hiç iyi neticeler vermediği çok aşikâr. Romantik ve birleştirici bir fikir olarak ortaya atılan Turancılığın politikleştirilmesi nihayetinde bumerang gibi dönüp kendine darbe vurdu…

             

                                                     ***

 

İlginçtir ki Turancılık ülküsü Macaristan’la neredeyse aynı zamanlarda Osmanlı Devleti’nde ve Azerbaycan’da da yayılmaya başlamıştı. Macaristan’daki Turan Cemiyeti’nin ardından 1911 yılında İstanbul’da Turan Neşri- Maarif Cemiyeti, iki yıl sonra ise aynı maksatlara hizmet eden Türk Ocakları Cemiyeti kurulmuştu. Her iki cemiyetin kurulması ve faaliyetlerinde Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Ağaoğlu  gibi büyük şahsiyetler vasıtasıyla Azerbaycan Türklerinin önemli payı vardı. 

 

                       Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan

                       Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir -Turan! -

 

diye Türklere kadim vatanını işaret eden Ziya Gökalp’in fikirleri 20. yüzyılın başlarında Turancılığı Osmanlı Devleti’nde milliyetçi ruhlu aydınların, en başta ise romantik gençliğin büyük ilgi duyduğu bir meseleye dönüştürmüştü. 

1912 yılında Türk edebiyatında ilk “Turancı” eser sayılabilecek -sonraları Milli-Mücadele hareketinin ideologlarından biri olarak ünlenen Halide Edip Adıvar’ın- Yeni Turan romanı çıkmıştı. Yeni Turan ütopik bir eserdi. Kahramanlarından birinin sözleriyle:

 

                                         “Sevgili ülke, Yeni Turan!

                                          Söyle, sana yol nerede?”

şeklinde araştırmalarının hedefini ve yönünü gösteren yazar, milli kimliklerini yeniden bulan Türklerin tahminen yirmi yıl sonraki hayatını, manevi ve kültürel birlik uğruna verilen mücadeleleri canlandırmaya çalışmıştı. 

Aradan altı yıl geçtikten sonra Türkiye’de ikinci “Turancı” roman yazılmıştı. Aydemir adlı eseri yine bir kadın yazar, Müfide Ferit Tek kaleme almıştı. Kitapta hayatlarını Türkçülük ve Turancılık ülküsünün zaferi uğruna feda etmeye hazır olan Aydemir ve Hazin adlı iki gencin aşklarının arka planında Rus esareti altındaki Doğu Türkistan’ın siyasi ve sosyal sorunları tasvir edilmişti.

Yeni Turan ve Aydemir romanları yalnızca Türkiye’de değil, Azerbaycan’da da gençliğin fikri gelişimine, Türkçülük ve vatanseverlik duygularının uyanmasına, Türk birliği fikrinin yaygınlaşmasına ivme kazandırmıştı.

20. yüzyıl Türk tarih biliminin en önemli isimlerinden biri olarak bilinen Şevket Süreyya, Müfide Ferit Tek’in romanından etkilenerek “Aydemir” adını almıştı. Bununla yetinmeyerek hayatında da romanın kahramanı gibi hareket etmiş; Rus esaretine karşı savaşan Türk memleketine, Azerbaycan’a gelerek halkımızın bağımsızlık ve kültürel ilerleme uğruna verdiği mücadeleye katılmıştı. Hayatının Azerbaycan dönemini anlattığı Suyu Arayan Adam kitabında yazar Türkçülük-Turancılık tebliği yapılan bir sahnede şöyle yazmaktaydı: “Biz hepimiz Türk’üz ve kardeşiz, dedim. Memleketlerimiz de birdir ve adı Turandır. Hepimiz Turanlıyız. Turan’ın sınırları geniştir. Sarı deniz ve Çin ülkesinden Tuna’ya kadar gider. Şu önümüzde akan Aras; başı ve sonu Türk ülkesinde olan bir ırmağımızdır. Hazar Denizi Turan’ın iç denizidir. Sonra Karadeniz, Marmara, doğuda Aral gölü, Baykal gölü, kısacası doğuda ve batıda alabildiğine uzanan ovalar, dağlar, yaylalar hep bizimdir. Bu topraklar birer birer kurtulacaktır. Kurtulan yurtlarda yeni Türk devletleri doğacaktır. Sonra bunlar birleşecektir…” 

20. yüzyılın başlarında Turan fikrine Azerbaycan edebiyatında da sıkça rastlanmaktadır. Hem romantik hem de hiciv tarzında yazılan şiirlerde Turan, bütün Türklerin ortak vatanı şeklinde takdim edilmektedir. Hatta bir anlamda “Turanlı” kavramı “Türk” kavramına göre geniş ve kapsayıcı bir karakter taşımaktadır. 

Büyük Mirza Alekber Sabir  “Fahriye” adlı şiirinde Türk dünyasının geçtiği karmaşık ve sarsıntılı yoldan, Türk insanının yüzleştiği büyük zıtlıklardan, Türk hükümdarlarının dış güçlerin etkisi altında birbirlerine düşman olmalarından bahsederken tam olarak şunları söylüyordu: 

 

Turanlılarız, adiyi-şüğli-sələfiz biz, 

Öz qövmümüzün başına əngəlkələfiz biz! 

 

Görüldüğü üzere Turanlılık onun için Türklük ve Müslümanlıktan daha kapsayıcı bir kavramdı. Türk birliği fikrinin ateşli savunucusu Hüseyin Cavit  ise aynı düşünceyi biraz daha farklı şekilde ve romantik bir coşkuyla şöyle ifade ediyordu:

 

Turana qılıncdan daha kəskin, ulu qüvvət

Yalnız mədəniyyət, mədəniyyət, mədəniyyət! 

 

Benzer duygulara Macar Turancısı Zempléni Árpád’ın “Doğu’ya Doğru Dön, Macar!” adlı şiirinde de rastlanmaktadır. Turan’ı “dünyayı düzene sokan ve bazen de dağıtan” kuvvet gibi nitelendiren şair soydaşlarını eski öz vatanlarına sahip çıkmaya çağırarak şöyle yazmaktaydı: “Doğu’ya dön, Macar, Doğu’ya dön! Kendi büyük ve şerefli atalarını yalnızca orada bulabilirsin! Batı’dan yüzünü çevir, orada bizi adam yerine koymuyor ve sömürüyorlar. Sekiz asırdan beri Batı’nın bütünlüğünü korumak için dökülen kanlarımızın karşılığında mükâfatımız saygısızlık ve hakaret oldu. Yüreğimizden geçen doğruları söylememize izin vermediler. Romalılar, Almanlar ve Slavlar bugün paralarıyla, yarın ise kılıçlarıyla acımasızca hayatımıza son verecekler. Kahraman milletim, dostunu Doğu’daki kardeşlerinin arasında ara!” (bire bir tercüme: Tarık Demirkan -V.G.) 

Şairin Kuru Değirmen adlı bir başka eserinde ise İkinci Dünya Savaşı arifesinde Macar toplumuna hâkim olan karamsar ruh hâli, yine efsanevi vatan Turan’la bağlantılı olarak gözler önüne serilmekteydi: 

“Zaman bize ders olur, iz bırakmadan kayboluruz,

Turan! Turan!

Sahte bir neşe ile yaşıyoruz, ancak ümitsizlik içindeyiz,

Turan! Turan! 

Er geç kapımızı çalan kötü haberlere kederleneceğiz,

Turan! Turan!” 

 

Türkçülük ve Turancılık hareketinin ideologlarından sayılan Azerbaycanlı fikir adamı Hüseyinzade Ali Bey tarafından Macar-Türk etno-linguistik ilişkilerinin ilk araştırmacılarından biri olan Ármin Vámbéry’ye ithafen yazılan ve:

 

Sizlersiniz ey kavm-i Macar bizlere ihvan, 

Ecdâdımızın müştereken menşei Turan!

Bir dindeyiz biz hepimiz hakperestan,

Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur’an?

 

mısralarıyla başlayan şiiri de Azerbaycan Turancılarının, aynı fikirde oldukları Macarlarla gıyabî diyaloğunun parlak örneklerinden biridir. Bu küçük şiir parçasının Macaristan’a ulaşarak Budapeşte’de çıkan Turan Yıllığı dergisinin 1917 baskısında yayımlanmış olması dikkate değerdir. Macar Turancılarının dikkatini çeken bu dörtlük; ünlü etnograf, Doğu Bilimci ve Türkolog, 1926 yılında A. Hüseyinzade’yle birlikte Bakü’de gerçekleştirilen Birinci Türkoloji Kurultayına katılmış olan Gyula Mészáros (1883-1957) tarafından Macarcaya da çevrilmişti. Bu gerçeğe dayanarak A. Hüseyinzade’nin, eseri orijinalinden Macarcaya çevrilen ilk Azerbaycanlı yazar olduğunu söylemek mümkündür. 

Bir başka önemli husus da dikkat çekmektedir. Çuvaş Türkleriyle ilgili bir dizi kıymetli çalışmanın yazarı olarak tanınan dil bilimci ve etnograf Gyula Mészáros, sadece ideolojik anlamın yüklü olduğu bu dörtlüğün mekanik çevirmeni değildi. O, ayrıca A. Hüseyinzade’nin ifade ettiği fikirleri büyük bir içtenlikle paylaşmaktaydı. “Birinci Türkoloji Kurultayıyla İlgili Notlar”ında Ali Bey’in kendisi de bunu vurgulamıştı: “…Mészáros konuştu. Kendisinin yabancı olmadığını söyledi. Bunu söyleyenlere de karşı çıktı. Macar milleti bu topraklardan gitmiştir”.

Yaklaşık 150 yıllık bir tarihe sahip olan Macar Turancılığı, modern dönemde kendine yeniden yer bulmak ve geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi Macar halkı arasında tekrar popülerlik kazanmak için mücadele etmektedir. Bu yolda belli başarıların elde edildiğini söylemek artık mümkündür. 

 

                                                                                       Ekim, 2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 204. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 204. Sayı