Huzur


 01 Haziran 2020


Eşim iş yerinden arayıp “ Nur, fabrikayı üç hafta için kapattılar. Artık biz de karantinaya girebiliriz” dediğinde içimden derin bir “Oh” çektim. 

Son iki haftadır aldığım Corona Virüs salgınına dair haberlerden o kadar çok tedirgin olmuştum ki en kısa zamanda birkaç haftalık yiyecek, temizlik malzemesi gibi ihtiyaçlarımızı tamamlayıp ben de evimde kalmak istiyordum.   

Alman hükümeti halka evlerinizden çıkmayın çağrısı yapmış, salgına karşı önlem almak için üniversite, okul ve kreşleri kapatmıştı.

Eşimin çalıştığı fabrikada bazı işçi yakınları enfekte olmasına rağmen üretimin normal seyrinde devam etmesi beni çileden çıkarıyordu.

Benim için, Çin hükümeti Korona Virüs nedeniyle doksan milyon nüfusa sahip beş büyük kentini karantina altına aldığını duyurduğunda, olay basit olmaktan çıkmıştı.

Hiçbir ülke geçerli sebebi olmadan uluslararası camiada imajını zedeleyecek, ekonomisine büyük maddi kayıplar yaşatacak, halkını yıllarca ruhsal etkisi altına alacak böyle bir karara imza atmazdı. 

Bu karar, benim için yine zor bir dönemin eşiğinde olduğumun habercisiydi. 

Çocuk yaşta geldiğim bu yabancı ülkede yaşadıklarım ruhumu erkenden yıprattığından dolayı, yolunda gitmeyen her olay kafamda büyüyor, ruhumu adeta bir cendere gibi sıkıyordu.

Gece uykularım yine huzursuz ve rüyasız geçmeye başlamıştı. Kafamda susturamadığım vesveselerden iyice yorulduktan sonra uykuya dalıyor, bir kaç saat sonra tekrar uyanıyordum. 

Bugüne dek, inancım ve kuvvetli yaşam enerjim sayesinde atlattığım her badireden manevi değerlerime daha fazla bağlanarak çıkmıştım.   

Yine öyle olacağına inanıyordum.

Olumsuzluklara değil, güzelliklere odaklanarak bitirecektik bu dönemi. 

Nitekim karantinanın beşinci haftasına girdik.

Eşimle birlikte evimizde hiç ummadığımız kadar uyumlu, anlayışlı, verimli bir dönem geçirmekteyiz.

Almanya’da işe başladığından bu yana aralıksız çalışmaya alışık olan eşim bu zorunlu eve kapanmayı ilk haftalarda adeta bir ceza gibi algıladı. Çünkü o, yıllık izinleri dışında hasta olsa dahi mutlaka fabrikaya gider, asla rapor almazdı. Mesleğine bağlılığı ve azimli çalışması sayesinde Almanya’ya gelen her Türk vatandaşının elde edemiyeceği bir başarıya imza atmış, çalıştığı spor araba fabrikasında vardiya amiri olmuştu. Sorumluluğu yüksek, stresli bir işi vardı. Beklenmedik bir anda salgın hastalık yüzünden evde kalmak ona ağır gelmişti.

Ama şanslıydı, yanında yirmi yıllık başarılı iş hayatının ardından sağlık sorunları yüzünden genç yaşta emekli olmuş, anlayışlı, kültürlü bir eşi vardı. 

Onu en iyi ben anlardım. Çok sevdiğim mesleğimi bırakışımın üstünden on altı yıl geçmişti ve benim geri dönüş şansım olmamıştı. Etrafımda insanlar, şen şakrak güneşli havaların tadını çıkarıp aileleri ile eğlenip, uzak memleketlere seyahate giderlerken ben yatağa bağlı evimin dört duvarı arasında hapis hayatı yaşamıştım. Eşimi en iyi ben anlardım.

Tekrar sağlığıma kavuşup ayağa kalktığımdan beri, her an dikkatli olmam gerekse de evimin işlerini yapabildiğim, çocuklarıma karşı görevlerimi yerine getirebildiğim her gün için şükrediyordum. 

Bugün hepimiz rutin hayatın karmaşasından uzak sıcak evlerimizde otururken çocuklarımıza, sevdiklerimize ve kendimize bolca vakit ayırma şansını yakaladık, ne güzel… 

Eşimin arkadaşları ile yaptığı görüşmelerde bu kapalı yeni hayatından şikâyet etmeyişi ikimiz için de harika bir gelişmeydi. Çünkü bu dönem, özlemle   beklediğimiz emekliliğimizin ufak bir denemesi gibiydi. Alışmıştık, sorunsuz, mutlu yaşıyorduk. 

Şartlar ne olursa olsun, ruhumda taşıdığım sonsuz sevgi, bana yağan yağmurdaki ıslaklığı değil, bereketi görmeyi öğretmişti. 

(Avrasya Akademi Kuray Hikâye Atölyesi Nisan 2020) 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı