İçimizdeki Sibirya


 15 Aralık 2025

“Orada bir köy var uzakta,
Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür.”

 

“At, Türkün kanadıdır. Atı seven yayan yürümez…” atasözlerimizin anlamına uygun olarak uygun adım marş diyen atalarımız, dünyanın dört bir yanına dağılmışlarsa da gittikleri her yerde, o kanatların gölgesinde, orada bir yerde, uzakta bir yerde yeni köyler, yeni yurtlar kurmuşlar. Özlemlerini, heybelerine katıp çıktıkları yeni yollarda, o köylerimizi unutmamışlar. Ahmet Kutsi Tecer, şiirini Erzincan’ın Kemaliye ilçesindeki Apçağa köyüne mi yazdı, Sivas’ın Çelebiler köyüne mi yazdı tartışıladursun şiir; herkesin uzaktaki özlemine, ulaşamadığı köklerine seslenir. Belki de çok uzaklarda olduğundan yakınımda değildi benim köyüm. Karada dörtnala alınan uzun yolları, havada demir kanatlarla aşıp uzakları yakın etmek, gönlümdeki köyüme ulaşmak için düşmüştüm yollara. “Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür.” dememek için. Uzakların yakın, sözlerin çın, dağların, kayaların yalçın, bozkırların engin, nehirlerin coşkun, gökyüzünün yarkın olduğu topraklardayım. Ata topraklarında, Sibirya’dayım.

Sınırların bilinmesiyle mi başlar sınırsızlık? Sibirya deyince dil belleğimiz önce soğuğu işler bedenimize; ardından Rus edebiyatını-Fyodor Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını, Jack London’un buz tutmuş yalnızlığını, Anton Çehov’un kasvetli hikâyelerini-, Kibrit Kutusundaki Sarıkamış-Sibirya Günlükleri’ni sonra taygaları, Trans Sibirya Ekspresini, Sibirya kaplanını, Sibirya kurdunu, uluma seslerini, uzaklığı, ulaşılmazlığı serer önümüze.

1999 yılında Tuva’da bir kardeşimin “Burada ölüm kolay, hayat zor.” sözü, orada kalmayı seçenlerin zora talip olarak bize ait olanı koruma iradesini anlatıyordu. Sözlerin birleşmesiyle oluşan derinlik içime işlemiş, ruhuma kazınmıştı. Bu yankının çağrısıydı beni yollara düşüren. İçimizdeki, özümüzdeki Sibirya’ya gidiyordum. Soğuğuyla direncimizi, sessizliğiyle sabrımızı, uçsuz bucaksızlığıyla bizi anımsatan Sibirya. Gelenekten geleceğe duygularımı besleyeceğim, tinimi arındıracağım, varlığımı güçlendireceğim bir yolculuktayım. 24 yıl sonra yeniden Novosibirskteydim. Düşlerim, düşüncelerim hiç değişmemişti. Gönlüm, yüreğim, zihnim, genetik belleğim aynıydı. Yine aynı gökyüzünün altında ataların ruhuna, özün köküne, içimdeki benliğe bir teşekkür yolculuğundayım.

Sibirya’nın sınırları, net çizgilerle belirlenmiş bir ülke ya da idari bir bölge olmadığı için coğrafik tanımlar değişkenlik gösterebilir. Genel olarak; batıda Ural dağlarından doğuda Pasifik kıyılarına, güneyde Moğolistan, Kazakistan ve Çin’e kadar uzanan geniş bir alanı kaplar. Bu alan, Avrupa kıtasından büyüktür. Yaklaşık 30 milyon kişinin yaşadığı bölge, Rusya Federasyonu’nun doğu ve kuzey kesimini oluşturur. Moskova ve Leningrad’dan sonra Rusya’nın üçüncü büyük şehri olan Novosibirsk yaklaşık 1.5 milyon nüfusuyla Sibirya’nın en kalabalık şehri aynı zamanda Güney Sibirya’nın başkentidir. 1893’te Novonikolayevsk adıyla kurulan şehir, adını Aziz Nikolay’dan ve son Rus Çarı İkinci Nikolay’dan alır. Rusçada “Yeni Nikolay” demektir. Rusçada "Yeni Sibirya” anlamına gelen Novosibirsk adı, 1926 yılında verilmiştir. Omsk, Barnaul, İrkutsk, Tümen, Ulan-Üde, Yakutsk, Kızıl… Sibirya’daki önemli merkezlerdir. Bu topraklar yalnız Rusların değil kadim Türk halklarının da yurdudur. Bölgede Ruslarla birlikte Yakut/Saha, Tuva, Altay, Şor, Teleüt, Telengit, Tofalar, Hakas, Karagas, Çulım, Şor… Türkleri yaşamaktadır. Zengin sözlü kültürlerini, zorlayıcı koşullara rağmen günümüze kadar korumayı başarmışlardır. 20. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar sözlü devam eden Türk dilleri, bu tarihten sonra Kiril alfabesini esas alan yazılı dile geçmiştir. Bu yazının 1. bölümünde Altay Cumhuriyeti’ne 2. bölümünde Saha Cumhuriyetine yaptığım gezinin değerlendirmesi yer almaktadır.

Altay Cumhuriyeti

Rusya’nın en az nüfuslu cumhuriyeti olan Altay Cumhuriyeti / Gorno Altay Cumhuriyeti / Dağlık Altay Cumhuriyeti Güney Sibirya’dadır. 92.902 kilometre karelik alanda, yaklaşık 210.000 kişi yaşar. 65.000 nüfuslu Gorno Altay, cumhuriyetin hem başkenti hem de en büyük şehridir. Kilometre kare başına 2 insan düşüyor. Bu sayı Türkiye’de 111 (İstanbul’da 3062), Kazakistan’da 7.3, Almanya’da 232, Hollanda’da 228, Macaristan’da 109, Avustralya’da 2.6, Özbekistan’da 59’dur... Moğolistan, Kazakistan, Rusya ve Çin sınırlarının birleştiği toprakların sakinleri; Altaylar, Kazaklar, Teleütler, Tölesler, Telengitler, Kara Tatarlar, Oyratlar, Ruslar, Almanlardır. Hristiyanlık, Tibet Budizmi, İslamiyet ve geleneksel kam inancı aynı anda yaşar. Ortalama 300 gün güneş alan bölgede, Rusya’nın en büyük güneş enerji santralı vardır.

Sibirya’nın en yüksek doruğu kabul edilen Beluha Dağı, 4509 metredir. Bu topraklarda akan sular, uç uca eklenirse dünyanın çevresini 1.5 kez çevreleyecek uzunluktadır. Göllerin ortalama derinliği 3 metredir. Ancak 325 metre derinliği ile (Baykal gölü 1637 metre, Issık Göl 628 metre, Van Gölü 451 metre, Hazar Gölü 213 metre…) ve efsanelere konu olan anlatılarıyla Altıngöl özel bir yere sahiptir. Altıngöl’e, en büyüğü Çoluşman Nehri olmak üzere yaklaşık yetmiş nehir ve 150 geçici dere akar.

Türk kültüründe iyelere, koruyucu ruhlara duyulan saygı, Altay’da halen canlılığını korumaktadır. Altın göl, bu ruhların en güçlülerindendir. Doğaya karşı iyi niyetli olmanın ve doğayı korumanın öneminin saklandığı efsane şöyledir: Altaylarda bir zamanlar zengin ama bencil bir adam yaşarmış. Büyük bir kıtlığın meydana gelmesiyle insanlar ve hayvanlar yiyecek bulmakta zorlanıyor, açlıktan ölüyorlarmış. Altınlarını yanına alan adam, yiyecek bulmak ümidiyle köyleri dolaşmış, dağları taşları aşmışsa da bir şey bulamamış. Sabah güneşinin parlattığı bir gölün kıyısında durmuş. “Altay'ı dolaştım, altınımla da olsa yiyecek bulamadım. Altın, ekmekten değersizmiş.” der ve altını göle atar. Altının suya düşmesiyle göl altın rengine bürünür. Aynı adı taşıyan Altındağ da UNESCO Dünya Mirası listesindedir.  Başka bir efsaneye göre gölün çevresinde dolaşan bir adam, at kafası kadar büyük bir altın bulur. Bu kadar büyük bir altını olmasına rağmen yiyecek bulmakta zorlanır. Yüksek bir yere çıkarak altınını göle atar.

Bazı anlatılarda, gölün dibinde yaşayan altın yeleli bir atın, bazı geceler yüzeye çıkarak göğe yükseldiği ya da yılda bir kez dolunay vaktinde görüldüğü söylenir. Altın; güneşin, içsel aydınlığın ve ruhsal zenginliğin semboldür. Altın, yaşamın özü; göl, insanı yansıtan aynadır. Bu efsanede, içsel arınmadan bilgeliğe giden yol anlatılır.

Sibirya’nın en derin mağarası olan Köktaş mağarası buradadır. Kremlin Sarayı’nın çevresini süsleyen mavi ladin, burada yetişmektedir. Onlarca endemik bitkinin yetiştiği bu verimli topraklar, halk hekimliğinde kullanılan bitkisel ilaçların önemli bir merkezidir. Yeşilin, mavinin, grinin renk kartelalarına girmeyen sayısız tonunu, Altay’ın dağlarında, ağaçlarında, otlarında, nehirlerinde, göllerinde görebilirsiniz. Ülkeye demir yolu ulaşımı yoktur. Ülke içindeki karayolu ulaşımı, dağlık olmasından ötürü aşılması zor yollarla doludur.

Tersine Göç Başlasın

Rusya’nın birçok yerini görmüştüm ama yıllardır hayalini kurduğum Altay topraklarına ve Saha Eli’ne ilk kez gidecektim. İstanbul’dan yaklaşık beş buçuk saatlik bir uçuşla, gece yarısı Novosibirsk havaalanındaydım. Demir kanatlar yeri öptüğünde zaman tünelindeki kapılar ardı ardına açılmıştı. Gecenin karanlığında upuzun bir hat gibi uzanan geniş ve güzel yolun sonu, Gorno Altay’a çıkacaktı. Sisli dağlar, karanlığın nefesi, rüzgârın sesi, otların fısıltısı... Güneş ilk ışıklarını gökyüzüyle buluştururken gökyüzü usulca gülümsedi, su seslendi, çiçekler koktu, hayvanlar selama durdu, kuşlar kanat çırptı, yıldızlar çoktan vedalaşmıştı zaten. Kısa bir mola için araçtan indiğimde büyüklüğünü ve ısırığını tarif edemeyeceğim kocaman sivrisinekler burnumun, ağzımın içine kadar girerek “Hoş geldin.” demişlerdi. Sivrisineklere rağmen uçsuz bucaksız topraklarda otların salınışını izlemek, güneşe selam vermek, havayı içine çekmek her şeye değerdi. Novosibirskten Altay’a giden 953 kilometrelik yolun kuzey ucu Novosibirsk, güney ucu Moğolistan sınırındadır. 20. yüzyılın başında mahkûmlar tarafından yapılan otoyol, Rusya topraklarındadır. 2000’li yılların başında Çuy otoyolu asfaltlandıktan sonra turist hareketliliği artmıştır. Ortalama iki milyon turistin akın ettiği Altay’ın güzelliklerini, hangi sözlükteki hangi sözcüklerle açıklarsınız? Bilmiyorum.

Altay’a yaklaştıkça gökyüzü daha derin, dağlar daha anlamlı, atalar daha yakındı. Yolculuk mesafe değil, mesafenin içerdiği anlamı değiştirmekti. Ben de öyle yaptım. Kendime, köklerime ve yüzyıllardır susmuş bir sese doğru. Bazı yollar seni bir yere götürmez, kendine getirir. İşte Altaylar tam da öyle… Yol uzuyor ama içim derinleşiyor. Yorgun değilim çünkü yüreğim yürümeye razı ve ben bilgiye aç. Altay, sadece dağ değil, sadece manzara değil. Her taşta bir iz, her ağaçta bir dua vardı. Rüzgâr, bir zamanlar atalarımın dokunduğu toprağın dili gibiydi. Dinledim... Toprağı, suyu, insanı, ezgileri, en önemlisi de hayatı. Altay beni susturdu. Ve o sessizlikte bir şey söyledi: "Hayat, dünyadadır. Gezince bengü olur.”

Ulusal Müze ve Oçi-Bala

Hayat, bilgece yürüdüğün yolda sessizce anlatır kendini. Altay'da geçmiş, geleceğe fısıldıyor. El Muzey sadece bir müze değildi. Kam davulunun yankılandığı bir çığlıktı, “Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yarim?” sorusundaki aşıktı, göç yolundaki toprağın kokusuydu, rüzgarın sessizce tenime dokunuşuydu, ana sütündeki tadın kutsallığıydı. Tarihin yüreğine dokunduğum, taşların sessiz seslerini duyduğum, köklerime en yakın olduğum yerdi. Yani Altaydı.

Bu topraklar, zamanı durdurmuştu. Sabahlar acele etmez, gün akşama ulaşmak için telaşlanmazdı buralarda. Sakin ve rahat. Herkes ve her şey kendi ritminin bilgeliğiyle devam ederdi yoluna. Ulusal Müzedeki (El Müzey / Anokhin Muzey) vakit, belki de bu yüzden tarihin bir sayfasından alıp başka bir sayfasına fırlatıyordu beni. Bölgenin tarihini, kültürünü, arkeolojisini, yerli halkın yerel mirasını bir arada bulacağınız müze üç katlıdır. Müzede; Altay halklarının geleneksel yaşam tarzlarını, giysilerini, barınaklarını, erkeklerin ve kadınların günlük hayatta ve avda kullandıkları eşyaları, takıları, süsleri, coğrafi oluşumları sahneleyen objeleri, bölgedeki ressamların bakmaya doyamayacağınız, paha biçilemez derinlikteki eserlerini, yerel halk sanatlarını bir arada görmek; tarihin ve toprağın zenginliğini ortaya koyar.

Müzeyi önemli kılan; içindeki sayısız eserle birlikte Moğolistan sınırına yakın Ukok Platosu'nda bulunan bir genç kıza ve altı atına ait mumyadır. Kalıntı; bölgenin sert, kurak bir iklime sahip olması ve toprağın buzlarla kaplı olmasından dolayı yaklaşık 2500 yıldır korunabilmiştir. Altı at ve eşyaları ile bulunan, 28-30 yaşlarında soylu bir kadına ait olduğu düşünülen mumyanın omuzundaki ve kollarındaki dövmeler, ölümden sonra hayatın devam ettiği inancının ve koruyucu ruhların simgesi olarak geçmişe meydan okurcasına korunmuştu.

Halk tarafından “Oçi-Bala” olarak da adlandırılan Ukok Prensesinin mezarının açılarak müzeye taşınması, Altayların başına gelen bazı felaketlerin, depremlerin sebebi olarak kabul edilir. Tıpkı Emir Timur’un mezarının açılmasından sonra Almanların Sovyetlere karşı savaş başlatmasındaki inanış gibi. Buzla kaplı toprakların, saklayarak yüzyıllardır koruduğu Oçi-Bala, müzede özel bir iklimlendirmede sonsuz uykusuna devam etmektedir. Uzaklarda sandığın geçmişin, attığın adım kadar yakınında olduğunu bilmek, efsanelerin aslında hayatın tam da kendisi olduğunun göstergesiydi.

Kayalara Saklanan Bellek

Kayaların ardında, rüzgârın taşıdığı bir türkü var... Altay Dağları’nın doruklarından suların kıyılarına kadar uzanan binlerce yıllık bir yürüyüş bu. At sırtında başlayan destanlar, oba çadırlarında yankılanan ninniler, taşlara kazınan yazıtlar… Hepsi hâlâ burada. Ruhumuzda, dilimizde, gönlümüzde... Nehirlerin yolu, taşların dünyasına götürüyordu beni. Yüzyıllara, binyıllara tanıklık yapmış hikâyelere birer satır olmak, kayalarda çizili birer şekle yoldaş olmak için buradaydım.

Toprağın yüreğinden doğan damarlar; Katun Nehri, Çuy Nehri. Coşkun ama nazlı, sesli ama narin. Kalbaktaştayım. Taş kitaplıktayım. Sait Faik’in “Yazmasaydım çıldırırdım.” Sözünün, binlerce yıl öncesinde karşılık bulmuş haliydi petroglifler. İnsanlığın doğayla yaptığı ilk sözleşmelerin taşlara yazıldığı yerdi görülenler. Evet, onlar da kayaya, taşa kazımasalardı çıldırırlardı. İyi ki kazımışlar, iyi ki yazmışlar. Altaycada kalbak “geniş, düz” anlamındadır. Kalbak-taş “geniş, düz-taş, kaya”. Bölgedeki çizimlerin, neolitik devirden Eski Türk Dönemine kadar geniş bir aralığı kapsadığı düşünülmektedir. Çok katmanlı tarihsel izlerin olması, zaman diliminin kapsamı, Altay bölgesinin antik göçebe kültürlerin ve onlara ait ritüellerin, ayinlerin zenginliğini ortaya koyması açısından oldukça önemlidir.  Çizimlerde; geyikler, dağ keçileri, av hayvanları, yük hayvanları, erkek kadın figürleri, fantastik yaratıklar, kozmik kavramlar, göksel semboller… dikkat çeker. Taşlara kazınan sözsüz destanlar; insanla doğa arasındaki gizli anlaşmanın tanığı, bir çizimden çok daha fazlasıydı. Onguday Bölgesi’ndeki Çuyoozı “Çuy ağzı, Çuy geçidi” kaya resimleri, Altay halkının dünya görüşünü, hayat tarzını, kutsal sembollerini yansıtan çizimlerden oluşur. Bu hayat felsefesinin izdüşümünde, taşlar konuşur, siz dinlersiniz. Ataların ruhlarının dolaştığına inanılan ve kutsal kabul edilen bu mekânlarda, geçmişte kurban törenlerinin yapıldığı günümüzde ise tütsü yakılıp dua edildiği söylenir.

Şırlak Uçarsuyu

Bazen bakarsınız görmezsiniz bazen görürsünüz anlatamazsınız bazen anlatırsınız yetersiz kalırsınız. İşte! Altaylar tam da böyle. Hangi sözcüğe hangisini eklesem de gözlerimin gördüğünü, yüreğimin hissettiğini, kulağımın duyduğunu, gönlümün duygusunu yazsam bilemedim. Hiç görmediğim İsviçre steplerine benzettiğim, hiç tanımadığım İsviçre ineklerinin mutluluğunu okuduğum topraklar; yeşilin ve mavinin sayısız tonunu içine hapseden renk oyunu alanı sanki.

Altay Cumhuriyeti’nin büyüleyici doğal güzelliklerinden biri de şelaleleri, uçar sularıdır. “şırıldayan su, şırıltılı su” anlamına gelen Şırlak Şelalesine, ağaçlar yarenlik eder. Şelalenin altında oluşan havuz, kışın donmuş bir tülü andırdığından Altaylılar ona “Donmuş Gelin” der. Yüzmek isteyenler için cazip görünse de suyu,  yazın bile elinizi sokunca uzun süre tutamayacağınız kadar soğuktur. Bu uçar su, Altay anlatılarında, Şırlak adındaki bir genç kızın gözyaşlarıdır.

Farklı varyantları olmakla birlikte en yaygın olanı şöyledir: Burada yaşayan bir genç kızın sevdiği erkek, savaşın başlamasıyla dağlara gider. Şelale; sevdiğini bekleyen genç kızın, dağların doruklarındaki umutsuz bekleyişinin gözünden dökülen yaşların gücüyle taşları oyarak kayalardan aşağı süzülüşüdür. Altay’ın kalbindeki suyun melodisi, aslında acının yankısıdır. Başka bir efsane; Şırlak adındaki genç kızın, sevdiğine kavuşamaması ya da Çin’e esir düşmesi sonucu kendisini uçurumdan atmasıyla Tanrının onu suya çevirmesidir. Uçar suyun sesinin, Şırlak’ın hıçkırıkları olduğu düşünülür. Baharda, şelalenin sesinin coşkulu olmasının nedeni, Şırlak’ın hıçkırıklar içinde sevgilisini aramaya çıkmasına bağlanır. Doğanın ruhuyla insanın iç dünyasının birleştiği Şırlak uçar suyu; aşkın ve sabrın sembolüdür. Dünyanın ruhunun yankılandığı bu eşsiz coğrafyada Altay’a gider, özünüze dönersiniz. Susmayan suyun anlattıklarını dinlemek isteyen ziyaretçiler, şelalenin yanında dilekler dileyip dualar ederler.

Gayzer Gölü

Doğanın sanatını suda dans ettirerek sergileyen Gayzer Gölü, termal kaynakların yüzeye çıkmasıyla oluşan küçük ama özel bir göl. Termal hareketlilikten dolayı gölün tabanındaki mavi kil ve kum karışımı dairesel hareketlerle gölün yüzeyine itilir. Bu hareketlilik gölün üstünde “Altay’ın Gözü” olarak da adlandırılan mavi, turkuaz halkalar oluşturur. Ebru sanatına benzer görüntüler, nefes alan su görüntüsü verir. Gayzer Gölü ile ilgili çeşitli efsaneler bunu doğrular nitelikte görsel gösteri yaparlar. Gölün ruhunun mavi bir ejderhaya ait olduğu, ejderha nefes aldıkça gölün hareketlendiği söylenir. Bazıları buranın dünyalar arası geçit ya da yeraltı ruhları ile iletişim kapısı olduğuna inanır. Kutsal kabul edilen gölün çevresinde, yürüyüş alanları mevcuttur.

Bu alanda taş yığınları, ovaalar dikkat çeker. Bulunduğunuz yerde mevcut bir ovaa yoksa etraftan bulduğunuz taşları üst üste koyarak kendi ovaanızı oluşturabilirsiniz. Türklerin, Moğolların geleneksel hayatında ve inanç dünyasında önemli bir yere sahip olan ovaa / ovoo / oboo; su kıyılarında, yol kenarlarında, geçitlerde, dağ zirvelerinde toprak, çakıl, taş, çubuk, kumaş parçaları, hayvan kemikleri ve çeşitli adak malzemeleriyle oluşturulmuş kutsal yığınlardır. Ben de yolculuğum boyunca gördüğüm ovaaların yanına varıp, bazen de kendi ovaamı oluşturup üç kez dönerek bazen kımızımı sunup, bazen çaputumu, şalımı bağlayarak, dilimin döndüğünce alkışımı okuyup dileğimi bildirerek az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim.

Turbazalar

Rusçadaki Turistiçeskaya baza sözcüğünün kısaltması olan turbaza “turist kampı, turistik merkez” anlamındadır. Genellikle su kıyılarına ya da dağ eteklerine kurulan doğayla uyumlu sadeliğin ifadesi yapılar, çadırın ahşapta vücut bulmuş halidir. Doğanın dokusunun karıştığı, bungalov veya tiny house benzeri mütevazı yapılardır. Altay’da sıkça karşılaşacağınız bu ahşap evler, tıpkı keçe çadırlarda olduğu gibi, turistik ihtiyaçlara göre çeşitli biçimlerde tasarlanmıştır. Bazı turbazaların tuvalet ve banyosu ortak kullanım alanında olabileceği gibi bazılarında küçük ama kullanışlı bir evin konforu, sıcaklığı saklıdır.

Burada şehir kuralları geçerli değildir. Bazı turbazalarda bölgenin imkân(sızlık)larından dolayı gündüz sınırlı olan elektrik, gece yoktur. Kâh gürültünün güzelliği kâh sessizliğin asaleti sarar bedeninizi. Bazen doğadaki sesi bazen sessizliği dinleyerek dinlenirsiniz buralarda. Bazen sessizliğin sesi olur sesiniz. Manzaranın güzelliği ne fotoğraf karelerine sığar ne de gözlerin merceklerine. Gözlerinizi kapattığınızda dağların yeşil gölgesi, suların mavi, gümüş akışı kalır zihninizde.

Gecenin yalnızlığında, bir örtü gibi üzerime serilen sonsuz gökyüzünün parlak yıldızlarıyla konuşuyorum. Gökyüzüne âşık birisi olarak gördüğüm en güzel gökyüzünün burada olduğunu fark ediyorum. Yıldızlar, her gece olduğu gibi bu gece de benim için süslenmişlerdi. Ne kadar da çok yıldız kayıyordu.

Dilek tutmaktan yorulmuştum. Gözlerimi alamıyorum. Bana göre yıldız, Telengit işletmeciye göre Starlink uyduları. Varsın uydu olsun, gökyüzü her şekilde olağanüstü. Turbazanın ağaç kokusuna, nehrin serinliğine karışan kalp atışımın sesini belki de ilk kez bu kadar yakından duyuyordum. Çünkü etraf o kadar ıssız, o kadar sessiz. Siz hiç sessizliğin müziğini yıldızlar altında dinlediniz mi? Bu yazıyı yazdığım sırada İzmir’deyim. Gecenin ortasındayım. Mola verip balkona çıktım. Gözlerime inanamadım. Sanki Altay’ın yıldızları, yazdıklarımı okumuş ve gökyüzüne, evimin konumuna gelmişlerdi. İzmir’i, ilk kez bu kadar yıldızlı görüyorum. Şaşkınlıkla ve gözlerimi alamadan uzun süre seyre daldım.

Koşağaç

Altay Cumhuriyetinin güney ucunda, Moğolistan sınırına yakın bölgede Koşağaç’tayım. Güneş battı, rüzgâr esti, ateş yandı… Ve ben başladım tersine akan bir nehir gibi tersten şarkı söylemeye. Sözler öne yürüdü. Ben geriden çağırdım. Sözlerim herkes gibi dökülmedi. Çünkü köklerim dümdüz değil derinlerdeydi. Rüzgâr döndü, ben döndüm, sözlerim de döndü. Sözler anlamını yitirdi belki ama ruh dile geldi. Altay rüzgârıyla yarışan kahkahalar bıraktım dağlara. Toprakla güldüm, yıldızlarla konuştum. Kim bilir, belki de atalarım da bir zamanlar böyle “ters” şarkılarla eğleniyordu. Çünkü bazen düz yürümek yetmez, kendine varmak için tersten gitmek gerekebilir. Bir de Altay’da kımız içmek...

Yağmurun toprağa özlemle düştüğü, karın usulca geçmişi örttüğü yerdir burası. Her damla, bir anı… Her esinti, bir esenlik… Yeşilin ve mavinin en güzel tonu burada başlar. Çiçekler, böcekler, bitkiler, dereler, ırmaklar... geçmişi bugüne taşır usulca. Ve insan, biraz daha kendisi olur burada… Özgür, yavaş, derin, sessiz ama güçlü. Yollar, bizi eski dostlara getirir bazen. Göz göze bakışta, bir sarılışta yılların suskunluğu çözülür. Bir kahkaha atılır, bir çay içilir, bir nehir gibi akar özlem... Altaylar’da sadece doğa değil ruh da yeşerir. Buz dağları erir avuçlarınızda ve birden bire geçmiş çözülüverir. Aynı gökyüzünün altında, aynı toprağa basan, aynı suya akan yüreklerle buluşmuştum bugün… Neden bilmem ama Kazak kardeşlerimizin yeri bende hep ayrıdır. Birbirimizi buluruz hemencecik. Burada da birlikteydik. Beni tanıyanlar bilir. Etrafta bir çekik gözlü gördüler mi hele ki bu çekik gözlü bir Kazak Türkü ise “Hayat, akrabaların gelmiş.” diye takılırlar. Altaydıŋ arjagından kelgen aru “Altay’ın kuzeyinden gelen güzel” şarkısının hüzünlü tınısı ve sözleri ilk dinlediğim günden beri beni çok etkileyen, Almatı Arbat Sokaktaki sokak sanatçılarına her seferinde okuttuğum ve evimde en çok dinlediğim şarkılardan biridir. Şarkının sözlerindeki gibi Altay’ın diğer yakasından bu yakasına gelmiştim. Aras’ın o yakasından bu yakasına gelişim gibi. Buralarda benim kaldığım turbazaların işletmecileri ya Kazak ya da Telengit. Altay Cumhuriyetinde hatırı sayılır derecede Kazak ve Telengit Türkü yaşamaktadır. Altay Dağları ve çevresinden gelen Kazak Türkleri, Niğde’nin Ulukışla ilçesinde kurdukları köye ''Altay'' adını vermişlerdir.

Burada sabah, güneşten önce uyanır. Toprak henüz buğulu, rüzgâr çıplak, dağlar uykulu... Ve çocuklar, gençler yollara düşer. Atlar peşlerinden. Tarihin suskun rehberi kurtlar. Kimse konuşmaz. Çünkü burada sessizlik, en eski dildir. O an, zaman eskir… Ve bilirsin ki bu topraklarda yaşayan her şey bir duadır, bir uyumdur. Eski zamanlardan kalan bir anlaşmanın yankısı duyulur: Telengit olmak; bir kurtla yoldaş, bir atla sırdaş, bir dağla kardeş olmaktır.

Dağların gökyüzüne dokunduğu Koşağaç’ta Kazaklar ve Telengitler yaşar.

Rusya Federasyonu içinde, yerli azınlıklar arasında sayılan Telengitlerin sayısı yaklaşık 2500 civarındadır. Sayıları az gibi görünse de geçmişten bugüne taşıdıkları geleneksel mirasları çok daha büyüktür. Rusya’nın en kurak yerlerinden biri olan Koşağaç’taki sert iklim, özellikle kışın hayat şartlarını zorlaştırmaktadır. Sert iklimin, bölge sakinlerinin mizaçlarını da etkileyip sertleştirdiği söylense de karşılaştığım ve iletişim kurduğum herkes çok sıcak, çok içtendi. Belki de iklim ancak bu kadar değiştirebilmişti onları. Rusya’nın en seyrek nüfuslu yerlerinden birinde, Telengit ve Kazakların yoğun olarak yaşadığı bölgede, Ruslar da vardır. Sayıları az da olsa özellikle sınıra yakın noktalarda Kırgız, Tuva, Moğol kökenli aileler yaşamaktadır. İlçede yer alan Kokorya köyünde, yerel halkın desteğiyle yerli kültürü yaşatmak amacıyla açılan müzede Telengitlerin ve bölgenin arkeolojisine, tarihine, geleneğine, giyimine, el sanatlarına, şecerelerine, inanç dünyalarına dair birçok malzemeyi görebilirsiniz.

Altay toprakları, Telengitlerle iletişim kurmam gereken ilk buluşmalar olmasına rağmen hiçbir zorluk çekmeden Telengit Türkçesiyle anlaşıyor olmak müthişti. Kızıl kahve dokusundan dolayı Mars yüzeyine benzetilen alanda “Mars’ta Hayat varmış dediler geldik, evet ben Hayat.” çekimleri eğlenceliydi. Koşağaç’tan aldığımız kımızları, Aktaş’ta ateş başında Altayca, Özbekçe, Kazakça şarkılar eşliğinde Türkçenin zenginliklerine içtik. Kazak Özbek kökenli olan şoförümüzün bize jesti, Türkiye Türkçesiyle okuduğu şarkılardı. “Hoş Gelişler Ola” müziğine oyunlarla eşlik ederek Atamızı da anmak gurur vericiydi.

Yeleli Göl

Yaradan, Altay’ın her bir santimine başka bir cennet yerleştirmiş gibi. Yeleli göl (Кеделю кöл/Kedelü köl/Ked'elyÿ köl) ise saklı cennetlerden. Rüzgârın etkisiyle suyun dalgalanmasının, atın yelesini andırmasından dolayı bu adı alan göl, Ulagan bölgesindedir. Gölün koruyucu ruhu olduğuna inanılan yeleli atın ya da beyaz bir kurdun özellikle dolunayda görüldüğü, rüzgârın sesiyle suyun sesinin; su ve rüzgâr arasındaki konuşmalar olduğu söylenir. Sular; ruhların evleri, yaşam alanları kabul edildiğinden sudan ve çevresinden alınan her şeyin (taş, çakıl, bitki, su…) ait olduğu yere bırakılması gerekir.

Katun Nehri

4506 metrelik yüksekliğiyle Altay Dağları’nın zirvesi olan Beluha Dağı’nın buzullarından doğan 688 kilometre uzunluğundaki Katun Nehri, adını Eski Türkçedeki kadın sözcüğünden almıştır. Altay halkı tarafından kutsal kabul edilen nehir; suların anası, suların kraliçesidir. Yerel inanışa göre kadın ruhlu Katun Nehri, erkek ruhlu Biya Nehri ile birleşince Sibirya’nın en büyük nehirlerinden biri olan Ob Nehri oluşur. Nehrin geçtiği vadiler tarihte olduğu gibi bugün de birçok Türk topluluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Dağların sizi tanıması için Katun Nehri’nin sesini duymanız, bunun için de sessiz olmanız gerekir. Sessiz bir şirin olursanız kim bilir Katun Ana size Altay destanlarını anlatabilir. Destanın geri kalanını Katun Nehrinin kızkardeşi olan Çoluşman’dan dinleyebilirsiniz:  Katun ve Çoluşman iki zıt karakterdir. Katun, Ob havzasına su verir; Çoluşman, Teletskoe havzasına can olur. Katun coşkulu, gösterişli, dışa dönük; Çoluşman sakin, sade, içe dönüktür. Gökyüzünden inip dağların arasına yerleştiğine inanılan Katun Nehrinin öfkesini, kızgınlığını köpüren sular, saçındaki dalgaları sisler temsil eder. Çoluşman, sırlarını yalnız dağlara fısıldar. Onun yüreği dağlara teslimdir. Bilim açıklar, efsane inandırır.

Katuyaruk Geçidi

Ergenekon Geçidi olarak da adlandırılan Katu Yaruk geçidi. 40-45 yıl öncesine kadar atla ya da nehir yoluyla sınırlı ulaşımın yapıldığı yer, gökyüzüne tırmanan basamaklar hissi veren dünyanın en tehlikeli, en korkunç yollarından biri. Uykudaymış gibi duran kıvrımlı yılansı yollar, tekerlerin toprakla buluşmasıyla uyanır, uyanır da tozu toprağa katar. Her viraj bir bilinmez olur. Gökyüzüne o kadar çok yaklaşırsınız ki kendinizi yerle gök arasındaki ince bir çizgide hissedersiniz. Bulutlarla yarışırcasına yükselen masal. Büyüleyici olduğu kadar tehlikeli, gizemli olduğu kadar görkemli. Coğrafyanın zamanı büküp sizi maceraya çağırdığı geçit; sabrınızı ve cesaretinizi aynı anda sınar. Sibirya’nın en dik, en ürkütücü geçitlerinden biri olan Katu Yaruk Geçidi “katı yarık, dik uçurum, keskin uçurum” anlamının hakkını vermek için doğanın sınavı olur. Ruhunuzu dinginleştiren macerası bol alana dar, tozlu, virajlı ama nefes kesen güzellikteki manzaralar eşliğinde girersiniz. Her dönemeç başka bir sahneye açılır. Aşağıya indiğinizde geldiğiniz yükseklik gözünüzün kapsama alanına girmez bile.

Çoluşman Vadisi

Adını içinden geçen Çoluşman Nehrinden alır. Bu vadi Balıktuu, Kızıltuu adlarıyla Altay ve Telengit Türklerine ev sahipliği yapar. Eski Türk inançlarının halen yaşatıldığı vadide ve Altay’ın genelinde önemli kararlar, yeni başlangıçlar özellikle yolculuklar ayın yenisine denk getirilir. Yolculuklarda ovaalara başta mavi olmak üzere bez parçaları, kumaşlar bağlanır. Doğaya büyük saygı duyulur. Tahta evler; geyik boynuzları, şaman motifleri ile bezelidir. Vadide gecelemek eşsiz bir deneyim. Dağlar, gümüş nehirlere örtü olur. Gece, karanlığını yıldızlarla aydınlatır. Zaman çoktan uykuya dalmıştır zaten. Turbazaların arasından esen yeller; Telengitlerin, Altayların, Töleslerin kadim şarkılarını mırıldanır. İnsanın doğayla savaşına, yitip giden değerlerine, yok olan dengesine dayanamayan dağ ruhlarının ya da göğe yükselmek isteyen bir kadının gözyaşları olduğuna inanılan Kurkure uçar suyunun sesini getirir.

Mantar Kayalar

Yerel halkın “devlerin oturakları, dağ ruhlarının taşları” adını verdikleri mantar kayaların, taşlaşmış askerler ya da farklı güçleri olan figürler olduğu inancı yaygındır. Mantar kayalar; rüzgâr, erozyon, yağmur gibi doğa olaylarına maruz kalan kayaların aşınmasıyla oluşur. Boyutları 2-5 (8-10 metreye ulaşanlar da vardır.) metre olan mantar görünümlü kayalar, Çoluşman Vadisi’ndedir. Peri bacalarını andıran sıra dışı heykelleri, derviş sopamla geziyorum. Bölgenin mistik ruhunu ve sayısız yıllık jeolojik geçmişini taşa hapseden mantar kayalara, yağmur eşliğinde, kayan zeminde ulaşmak da burada dolaşmak da birçok tehlikeyi aynı anda yaşatabiliyor.  Bu tehlike, benim gibi gözü karalara heyecan verse de dikkatli ve doğayla uyumlu yürümek hayat kurtaracaktır.

Pazırık Kurganları

Altay kültürel mirasının taş yığınlarına hapsedilmiş saklı tarihi olan Pazırık Kurganları, M.Ö. 3. ile 6. yüzyıllara tarihlenen önemli bir arkeolojik alandır. Burada İskit sanatının seçkin örnekleri, özellikle ünlü Pazırık halısı ve küçük el sanatları bulunmuştur. Kurgandan çıkarılan objeler ve eserler, bölgenin kültürel ve tarihî önemini kanıtlamaktadır. Altay’ın zamana direnen hazinesi, seçilmiş korunanların bekçisi, antik göçebe uygarlığın estetik zekâsının şaheseri olan Pazırık Kurganları, tarihin önemini ve bozkır kültürünün sürekliliğini anlamak için eşsiz bir kalıntıdır. Bozkır kahramanının evi görüntüsünü veren kurganlar sadece dünyasını değişenlerin değil, dünyada kalanların da yaşayan kültür hafızasıdır.

Arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan kalıntı ve buluntular, bozkır insanının sosyal yaşamına, sanat anlayışına ve göçebe kültürüne ışık tutmakla birlikte bu eserlerin bozkır coğrafyasında sonraki dönemlerde de benzer biçimlerde görülmeye devam etmesi, kültürel sürekliliğin ve geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını göstermesi yönünden önemlidir.

Kay’ın Dili

Gerçek mekânlara ulaşmak için mesafelere takılabilirsiniz. Altay’ı her istediğinizde göremeyebilirsiniz ama her istediğinizde dinleyebilirsiniz, duyabilirsiniz. Hayatın taklidi olan gırtlak müziği, Altaylıların hayatında önemli bir yer tutar. Altay kayı, insan sesinin doğayla kurduğu eşsiz diyalogdur. Kay söylemek; henüz sözcüklerin olmadığı dönemde, günümüzde sözcüklerin bittiği yerde doğaya seslenmek, doğayla iletişim kurmaktır. Sanatçı; ses tellerini özel bir teknikle titreştirerek birden fazla tınıyı aynı anda çıkarabilir.

Bir yaz gününde, çadırın içinde, ateşte çıtırdayan odunların sesiyle karışıyor kayın kederli tınısı. Bozkırın rüzgârı, ateşin sıcaklığına yaslanıyor. Eski bir ezgi yükseliyor göğe. Gök ile yerin, atalarla torunların buluştuğu bir an bu. Gözlerim kapalı, ruhum açık. Tele her vuruşta toprağın hafızası var. Bazen her şeyi anlatamazsın. Dinlersin, hissedersin. Anlam aramıyorum artık. Çaba da göstermiyorum. Çünkü bazı anlar sadece olur. Olur ve kalır. Ey Ulu Altay, beni de al göğsüne…

Yemek Kültürü

Göçebe ya da konargöçer yaşam tarzı, hayvancılık, tarım, bölgenin sert iklim koşulları, Altay mutfağını ve yeme kültürünü şekillendirmiştir. Et, süt ve unlu yiyecekler beslenmenin ana malzemeleridir. Kımız, sütlü / tuzlu çay, kaymak, kurut, orman meyveleri olmazsa olmazlardır. At etinin yerini bu bölgede koyun ve geyik eti alır. Başkentte, parkta bulunan koyun heykeli bu anlamda dikkat çeker. Baharat kullanımı sınırlıdır. Altaylılar, doğadan aldığı tadı korumak ister. Yemeğe başlamadan doğaya teşekkür etmeyi unutmazlar. Toprak doymazsa insan da doymaz. Buralarda yemek; beslenmeden, karın doyurmadan önce doğayla barış ve uyum içinde yaşamanın minnettarlığıdır.

Son Söz

Burada herkesin iki adı var. Biri Rusça diğeri Altayca. Üniversitede okuduğum yıllarda dersimize konuk olarak gelen Nadejda Hanımın Altayca adı Karakız. Benim de takma adlarımdan biridir Karakız. Geçirdiği ağır ameliyata rağmen yıllar sonra buluşmak, kısa süreliğine de olsa sohbet etmek için yanımıza gelmesi, Karakız Hanımın gönlünün yüceliğini, yüreğinin güzelliğini gösteriyordu. İmzalı kitabı da günün armağanı oldu.

Burada attığınız her adım, başka bir dünyaya götürüyor sizi. Modern dünyadan uzak ama en güzel dünyalarda var olma hissi. Dağların nefes aldığı, zümrüt yeşili suların, gece mavisi suları dansa kaldırdığı topraklarda, doğa yaratıldığı ilk günün izlerini taşırcasına berrak, saf, temiz. Dünyanın çatısında, doğanın gizli cennetinde yüksek sesle konuşamaz; suyu, toprağı kirletemezsiniz.

Altay’dan ayrılmak, sıradan bir veda değildir. Her dağ tepesinde bir anı saklıdır, her nehrin akışı bir hatırayı fısıldar ve rüzgâr, ruhunun bir parçasını alıp götürür. Bedenin geri dönebilir, ama özün hâlâ o topraklarda dolaşır: vadilerin sessizliğinde, kurganların gölgesinde, rüzgârın uğultusunda, Katun’un berrak ve titreşimli suyunda…

Bu his, Altay’ın büyüsüne kapılmış herkesin içinde yankılanan bir ayrılık sancısıdır. Zorlanmak doğaldır. Çünkü sen mekândan kopmuyorsun, kopamıyorsun; bir parçan orada kalıyor, gökyüzünün altındaki taşların, rüzgârın ve akarsuların sessiz bekleyişinde yaşamaya devam ediyor. Geri dönüşün sessiz provası. Bu bir veda değil. Elveda hiç değil. Helelik. Döneceğime inandığı için gitmeme izin verdi Altay. Çünkü bu toprakların hikâyesine nokta konamaz.

 

KAYNAKLAR

https://tr.wikipedia.org/

https://en.wikipedia.org/

https://www.tour-trips.com/cografya-ve-fiziki-bilgiler/turkiye-nin-en-buyuk-ve-en-derin-golu

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 228. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 228. Sayı