HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
MEHMET İRGE 2
Kardeş Kalemler 3
TAHİR MELİK 4
İsa Habibbeyli, Mehdi Genceli 5
Ece Türköz Oğuz 6
SEYFETTİN ALTAYLI 7
Bizim komşumuz ihtiyar İssa ile bizim kukiriku Tavbatır aynı avlu içerisinde yaşamıyorlarsa da, onları birbirlerine bağlayan bir şey vardı. Hayır, onlar aynı yerde, aynı zamanda dünyaya gelmedi. Akraba olma durumları da yok. İssa beyaz bıyıkları, aksakalıyla 80 yaşlarında bir ihtiyar, kartal bakışlı Tavbatır ise, batır (cesur), yetenekli, gözü kara, biraz nezaket yoksunu, yedi yaşını doldurmuş bir çil horozdu. Tavuklar arasında da büyük saygınlığı vardı. Tavuklar ne ki?! Biz çocuklar bile korkudan severdik. Sokak arkadaşlarım Tavbatır’dan korktuğu için ben onları avluya yalvar yakar sokana kadar, girmezlerdi. Onlar sokakta tahta kapının dışından bağırınca, o bu tarafından “kıt, kıt!” der, canlarına okurdu. Bense horoz değil, sanki aslan sahibi gibi, böbürlenir kendimi bir şey sanırdım.
Doğrusu Tavbatır aynı avluda yaşama hakkını bana hiç vermedi. O genç, ben çocukken o iki bense beş yaşındaydım. Onun bana çarparak, kaç kez yere serdiğini ninem çok iyi bilir. Süsen koç gibi geri geri gidip tüm hızıyla koşarak kendini bana çarptığında ağırlığından mı düşerdim, korkudan mı böyle yapardım nihayetinde yere serilmeden kalmazdım.
Bir keresinde yolunu kaybeden bir civcivi elime alıp annesine götürmek için yere eğildiğimde Tavbatır üstüme çıkıp, gözüme bile saldırmış ve burnumdan gagalamıştı. Az daha gözlerimi oyacaktı. Şansıma burnumun büyük olması sayesinde kurtuldum. Şu anda işte, Tavbatır’ın öpücük izi hayat boyu hatıra olarak kaldı. Aynaya her baktığımda o günlerle birlikte yıllar önce ölen Tavbatır da gözümde canlanıyor. O zamanlar beni avludan kaçırmak için çok uğraştı. Gideceğimden ümidi kestiğinde açıkça kavgayı bırakmıştı. Fakat avlunun hâkimi olduğunu, beni takmadığını sürekli gösterirdi. Beni avluda gördüğünde, o gökkuşağı kuyruğunu bana çevirerek, yapacağını yapmadan bırakmazdı. Doğrusu sadece ben değil, hiçbir erkeğin avluda dolaşmasını istemezdi. Ya Annem ve ninem!.. Onlara cilvelenmeyi iyi bilirdi. Bir kanadını aşağıya indirerek ayağına perde gibi kapatır, kendi etrafında dönmeye başlardı. Hayretler içinde onu seyrederdik. Onu ölümden annem kurtarmıştı. Benim gözlerime saldırdığı gün babam bıçağını bileyerek, ayağa kalmıştı. Vadesi dolmamış olsa gerek, annem kesilmesine razı gelmemişti. Tabi ki ben de! Önceleri Tavbatır’ı yüreklendiren bir ayna vardı. Yaz zamanıydı. Evin tozunu alıp, temizleyelim diye annem eşyaları dışarı çıkardı ve eski güzel bir aynayı da bir köşeye yasladı. Bir ara annemden habersiz avluda yerde yatan keçenin üstünde ısınan yastıkların üstünde zıplayarak oynarken, Tavbatır gagasıyla tırmandığı bahçeden avluya atladı ve aynanın yanına geldi. Aynada kendini gördü!... Hayvan içgüdüsü uyanarak, “benim dışımda da bahçede bir horoz var” diye düşünmüş olmalıydı. Kendi gibi gururlu, kendi gibi cilveli bir horoz!..
Aynaya da bana gösterdiği erkekliği göstermez mi!? Ayna nedir ki? O benim gibi düşüp, sonra ağlaya ağlaya ayağa mı kalkar? Vurunca param parça olmuş vaziyette yere saçıldı!
Tavbatır o cilveli horozu yenmiş gibi görünmüyordu. Onu yüreklendiren yenmesi değil, ilk vuruşta param parça etmesi oldu.
Yere düşen kırık ayna parçalarında kendini yarım yamalak görse de, birkaç kez üstünde dolanıp, ona önem vermemişti. Yanlış görüyorum dercesine mağrur yürüyüşünü bozmadan oradan koşarak uzaklaştı. O gün başlamıştı onun krallığı bizim avluda.
Onu tetikleyen ihtiyar İssa’nın hapşırmasıydı. O herkes gibi “hapşu!” diye değil, kendi avlusunda gök gürlemesi gibi hapşırırdı.
Bizim avlu ile İhtiyar İssa’nın avlusunun arası havadan düz bir şekilde ölçtüğümüzde yüz metre kadar vardı. Fakat onun hapşırması bizim avludan kulağının dibinde hapşırıyormuş gibi duyulurdu.
O hapşırmaya bizim Tavbatır’ın dikkat kesilmemesi mümkün değildi. Gözlerine korkunun gölgesi düşse de, o ihtiyar İssa’ya “çok yaşa, imanlı ol” der gibi kendi dilinde “kıt kıt” demeden duramazdı. O tek hapşırık yeterdi ona. Hele bir de İhtiyar İssa bir hapşırmaya başlasa, on bir kez aralıksız gök gürültüsü gibi birbiri ardına kısa kısa hapşırırdı.
Tövbe etme de gör!
Tavbatır’ı bilmem ama biz çocuklar ihtiyar İssa’nın kaç kez hapşırdığını saymadan edemezdik. Bir kez yanılsak ya! Hayır, bir başladığında tam on bir kez hapşırırdı. Hapşırmasıyla kalmaz, güçsüz kalır, uzun süre kıpırdamadan, oturup kendine gelmeye çalışırdı.
Bu kadar yorulmasına ne gerek vardı? Biz çocuklar bunu anlamamıştık. Bana on bire kadar saymayı çocuklar ve ihtiyar İssa öğretti, ihtiyar İssa hapşırır, çocuklar da sayardı. Sonraları okula başladığımda annem sevinmiş, “Mustafa kendi kendine on bire kadar saymayı öğrenmiş!” diye, herkese müjdelemişti.
Tavbatır, ihtiyar İssa’nın hapşırığını beşincisine kadar algılar, sakin otururdu. Beşi geçmeye başlayınca birisi ayağına taş veya sopayla vuruyormuş gibi ayağını silkeler ve zıplamaya başlardı.
Onun için korku değil, güzel bir dans ise de bilemiyorum. Horoz dansı var mıdır?!
En kötüsü ise sonradan olmuştu… İhtiyar İssa hapşıra hapşıra yaşarken kendi kendine hastalandı. Biz çocuklar onu çok severdik. O mahallede kimselere benzemezdi. Onun ninemin eğirdiği yün gibi beyaz uzun sakalı, ayran bulaşmış gibi ak bıyıkları, yamçının kanatları gibi kapkara ve geniş kaşları, yine gülerek bakan iki yaşlı gözü vardı. Çocukların en sevdiği üstünden hiç çıkarmadığı uzun paltosunun sol cebiydi. Orada her zaman şekerleri bitmezdi. Gölden çıkan su gibi sürekli cebinden şekerler çıkardı. Her birimize ikişer şeker. Nedense ondan fazla vermezdi. Her gün karşılaşsak da, uzun zaman sonra karşılaşsan da değişmezdi. İki şeker. İhtiyar İssa’da bizi en çok şaşırtan şekerlerin bitmemesiydi.
Hasta olana kadar ahşap kapısının önünde bulunan uzun sedirde oturmaya düşkündü. O yolları düzlemeyi çok severdi. Küreği eline alır, yağmurdan sonra kaygan zemini düzeltirdi.
Ninem ise, “Onun ömrü yolları düzeltmekle geçti, bundan sevdiği bir şey yok. Yaşlanıp küreğe gücü yetmemeye başladığında bıraktı. Yoksa yürüdüğü yolları düzleyerek gezerdi”, dedi. O her yönüyle başkalarından farklıydı. “Sevap” denilen sözü çok severdi.
Mahallede ihtiyar İssa’nın şekerlerini en çok yiyen benim. O ninemin büyük kardeşi olduğu için sık sık onlara giderdim. O da benim iki şekerimi vermeden duramazdı. Ben utanmasam ona: “Senin şekerlerin neden tükenmiyor. Her zaman iki şeker neden veriyorsun?”- diye soracaktım.
O gün ninem ile hasta yatağında yatan ihtiyar İssa’yı görmeye gittiğimizde de o bana iki şeker vermişti. Her zamanki gibi kendi eliyle değil, “uzan da al” diye yastığın altını işaret etmişti. Yastığının altından elimi dolaştırıp çektiğimde avucuma iki şeker geldiğini gördüm. Yastığın altında ise bu iki şeker dışında başka şeker yoktu!
O gün ihtiyar İssa’nın şekerlerinin bittiği gündü…
İki şekeri avucumda sıkarak, alçak divanda oturdum. Daha sonra ihtiyar İssa’ya korku içinde bakan ninemin yanına giderek ayakta dikilmeye başladım. Yaşlı adam bembeyaz saçları ve aksakalıyla yattığı bembeyaz yatağının rengine bürünmüş yatıyordu. O masallardan çıkmış gibiydi. Ninemin küçüklüğünü hatırlayıp, kardeşi ve kendi hakkındaki hikâyeleri anlatmasını çok severdim. Hurzuk köyünde yaşayan küçük İssacık ve ninemin küçük Külsüncük olduğu çocukluk yılları da benim gibi çok yaramazlıklarla geçmiş. Ninemin küçük kız olduğu yılları gözümde canlandırabiliyordum. O benim küçük kız kardeşim Candet gibi olmalıydı. İhtiyar İssa’nın ise çocukluğunu hiç hayal edemezdim.
O gün ihtiyar İssa şekerlerinin bittiğine üzülmüş gibi gözlerini açmadan yatıyordu. “Gözlerini bir kez aç, böyle nasıl yıkıldın?” diye ninem isteyince göz kapaklarını kıpırdatması dışında, o açmak istemiyordu. Bana kimse ne olduğunu söylemiyordu. Ben de bir şey anlamıyordum. Fakat ihtiyar İssa’nın şekerlerini bitirmesi yüreğimde üzüntü yaratmıştı.
Bugüne kadar bitmeyen şekerleri neden bitti? Bugüne kadar hasta olmamış dede neden hastalandı? Gözlerini neden açmak istemiyor? Bizi neden görmek istemiyor? diye düşünceler yüreğimi tırmalıyor, huzurumu kaçırıyordu.
Kimseye soru soramadan dolandığımı gören ninem “Git, annen seni arıyordur” diye beni eve yollamıştı. İki şekeri de elimde sıkı sıkı tutmuş, eve giderken ihtiyar İssa’nın sadece şekerlerini değil, kendini de sevdiğimi anlamıştım. Öleceği aklıma gelmese bile, ona bir şeyler olduğunu çocuk yüreğimle hissetmiştim. İhtiyar İssa dışarı çıkıp, sedirine oturana kadar bu iki şekeri yememeye kendime söz vererek, avlumuza girdim. Annem ise elinde Tavbatır, ahırın diğer tarafından göründü.
– Neredesin, al bunu götür de, derin bir çukura göm, Tavbatır ölmüş diye, bana doğru uzattı. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Ağzımı açamadan ölmüş Tavbatır’ı annemin elinden alarak yere bıraktım. Yanına çökerek, kendimi tutamadan ağladım. Annem ise biraz olsun teselli olmam için “İşte, yeni Tavbatırlar büyüyor, dedemizden çekinmeden, böyle ağlanır mı hiç?” dedi. Tavbatır’ı göğsüme kısarak, bir elime küreği aldım, dökülen gözyaşlarımı kolumla silerek, bahçenin baş tarafına gittim.
Tavbatır benim hayatımda karşılaştığım ilk ölümdü. Bu derin çukur ise kazdığım ilk kabir oldu. Tavbatır ile birlikte iki şekerimi de gömmek istedim. Sonra verdiğim sözü hatırlayarak, horozu gömdüm ve eve girdiğimde annemi ağlarken buldum.
“Tavbatır için mi ağlıyorsun?” diyerek, yüreğimden anneme sarıldım.
“Annem ise “Dedene de ağlıyorum” diyerek, başımı okşadı. (2003)