İlbek’in Tahtası


 01 Mart 2025

Köyün diğer erkekleriyle birlikte denize açılarak ava giden Kantemir ve oğulları, üç gündür dönmemişlerdi. Evde karısı ve beş yaşındaki oğlu İlbek, dört gözle onları ve getirecekleri balıkları bekliyorlardı. Köy ahalisi geçimini balıkçılık ve tuz üretimiyle sağlıyordu. Aylardır ava çıkamadıklarından yiyecek erzakları epey azalmış, Sovyet zulmünden dolayı civar köylerden buğday da gelmez olmuştu. Arabat köyü, sürgüne gönderilen diğer Kırım Türklerinden haber aldıkça, yapılan zulüm, işkence ve vahşetleri duydukça kahroluyorlar; her gün sabahlara kadar dua ediyorlardı. Evlerinden dışarıya çıkamaz olmuşlardı. Kendilerini savunmak için köyün erkekleri avda kullandıkları malzemelerden silah yapmışlardı. Erkekler geceleri kapı önlerinde nöbet tutarken kadınlar da gündüz nöbeti devralıyordu. Aylarca bu şekilde Sovyet askerlerini beklediler. Yiyecekleri kalmadığı için mecburen erkekler balık avına gittiler.

Nüfusu yüz elli kişiden oluşan bu küçük köy, diğer Kırım köylerine nazaran daha uzakta kalıyordu. Geçen hafta diğer köylerden sürgün esnasında bir şekilde kaçıp gelen birkaç kadın ve çocuk bu köye sığınmış ve yapılan zulmü anlatmışlardı. Sovyet askerleri tüm köyleri yakıp yıkmışlar, akıl ve hafızaların alamayacağı işkencelerden sonra kalan sağları sürgüne yollamışlardı.  Bunun üzerine köy ahalisi ne yapacaklarını konuşmak için köyün haber kaynağı olan Toktamış’ın evinde kadınlı erkekli toplanıp uzun uzadıya görüştüler. İçlerinden birkaç aile “Köyü terk edelim.” dedi. Bunun üzerine diğerleri, “Ne olursa olsun biz yurdumuzu bırakmayız, burası ata toprağıdır.” diyerek karşı çıktı. Köylü, kendisini düşmana karşı savunurken değil, asıl düşman gelmeden önce açlıktan ölmek istemiyordu. Toplanmalarının asıl sebebi de buydu. Toktamış, civar köylere bir daha gidip haber edinmeyi, habere göre de hareket edilmesi gerektiğini, ona göre bir yolunun bulunup ava çıkılacağı fikrini sundu. Bunu söylerken sesi titriyor, ağlamamak için kendisini zor tuttuğu her hâlinden belli oluyordu. Çok değil iki hafta önce civar köylerden haber almak için kendisi gibi yetiştirdiği oğlunu Sovyet askerleri öldürmüştü. Herkes başka birinin gitmesini istese de bu konuda sadece Toktamış’a güveniyorlardı. Sonunda gitmesine karar verildi. Köylü üç gün onun gelmesini bekledi. Yaşlı anası torununun acısından sonra oğluna bir şey olacağından korkuyor, secdeden başını kaldırmıyordu. Nihayet Toktamış, kaygılı bir bekleyişten sonra yaralı da olsa geri dönmüştü. Anlattıklarına göre, beş gün sonra Sovyet yetkilileri sürgün başarılarının şerefine bir kutlama töreni düzenleyeceklermiş. Toktamış: “Bizim köy üzerine şimdilik bir hamle yapmayacaklar gibi duruyor, böyle törenler operasyonlar tamamlandıktan sonra olur fakat biz yine de tedbiri elden bırakmayalım.” deyince bir an önce ava çıkmaya karar verdiler. 

Toktamış’ın verdiği süre bugün doluyordu. Ava gidenlerden hâlâ bir haber yoktu. Köyde kalanları, epey telaş sardı.  Ne olur ne olmaz diye ava giden erkeklerin onlara bıraktıkları keskin ve sivri bıçakları, uzun tahtaların ucuna bağlayıp omuzlarına çapraz bir şekilde taktılar. İlbek, annesini böyle görünce oyun olduğunu düşünerek kendisi de istedi. Annesi evin önündeki ocağın altından çektiği bir tahtayı yontup iple bağlayıp bir masal kahramanının kurtarıcı sopası, diyerek yavrusunun küçük omzuna çapraz taktı. Gün neredeyse bitmişti. Bir süre daha bekleyişten sonra, ufka dalan gözler parladı, avdan dönenleri gören yüzler güldü. Onca burukluğun içinde köylü bayram havasına bürünmüştü. İlbek, bir yandan “baba, balık” diye seviniyor bir yandan da sırtındaki koruyucu tahtayı gösteriyordu. Babası ve ağabeyleri onu kucaklayıp sevdiler. Kantemir, eşine sarılıp hâlini hatırını sordu. Fazla zaman kaybetmeden evin önünde ateş yakmaya başladı, karısı da balıkları temizlemeye koyuldu. 

Yakınlardan gelen çığlık sesleri, sevincin yerini birden korkuya bıraktı. Kantemir’in ateşe toprak atıp söndürmesiyle çocuklarını ve karısını evin içine alması bir oldu. Dışarıya çıkıp çarpışacağı esnada, Sovyet askerlerinin evin dört bir yanını kuşattığını fark etti. “Sizi öldürecek kadar vaktimiz yok, çabuk olun çabuk olun.” diyerek bağırıp evdekileri de dışarı çıkardılar. Uzun namlulu tüfeklerinin ucunu köylünün sırtlarına dayayıp iterek önlerine katıyorlardı. Limana kadar bağırış çağırışlar sürdü, sonunda sürgüne gönderileceklerini anlamışlardı. Çocuklarının daha çok korkmasını istemediler. İlbek, annesine nereye gittiklerini sordu, annesi de gemiyle masal diyarına yolculuk yapacaklarını söyledi. Zorla gemiye bindirilen köy ahalisi, gemideki bir mahzene kapatıldı. İnsanların kimi yaralı yerde yatıyor, kimisi de onları tedavi etmeye çalışıyordu. Çocuklar açlıktan ağladıkça anaları onları oyalamaya çalışıyor bir yandan gözlerindeki yaşları siliyorlardı. 

Karadeniz’in hırçın suları gemiyi sallamaya başladığında Sovyet askerlerinden bazıları mahzene gelerek küfürler hakaretler yağdırmaya başladı. İpinden boşanmış bir köpekten daha azgındılar. “Canınız cehenneme!” diye bağırıyorlardı. Toktamış ve köyün erkekleri, askerlerin üstlerine yürümeye yeltendiler. Silahların çocuklara doğrultulduğunu görünce geri adım atmak zorunda kaldılar. İlbek’in omzundaki tahtayı gören bir asker kahkahalar atıp, tahtayı almaya yeltenince Kantemir, askere bir yumruk attı. Askerlerden biri diğerini tuttu ve “Zaten bu yolculuk uzun sürmeyecek.” dedi. Sinirden köpüren asker, bütün köylüye bağırarak “Sizin yüzünüzden kutlamaya katılamadık, canınız cehenneme!” diye bağırırken diğerleri onu götürdü ve giderlerken “Çabuk olun, bizimkiler geldi.” dediler. 

Gemi, hırçın sulardan dolayı çok sallanıyordu. İlbek’in ağlaması bir an durmuş, annesi ona “denizdeki kahramanın yolculuğunu” anlatıyordu. İlbek, nemli gözleriyle annesinin kucağında sımsıkı oyuncak tahta koruyucusunu tutuyordu. Sovyet askerleri onları almaya gelen bir başka gemiye bindi. Köylüler mahzende oldukları için bunu göremedi fakat çok geçmeden geminin yana doğru yattığını savrulmalarından fark ettiler. Kantemir'in karısı "Evlatlarımız açtı Allah’ım, bari öleceklerse tok ölselerdi.” diye haykırdı. Gemi batıyordu! 

Gemi Karadeniz’in hırçın sularında kayboldu. Ertesi sabah güneş doğduğunda onlardan geriye sadece denizin üzerinde ahenkle gezen İlbek’in tahtası kalmıştı.

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Aralık 2024)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 219. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 219. Sayı