İlk Emek


 01 Nisan 2024

Aklımda sürekli dönüp duran sorulara cevap arıyorum. Üzerinde pijamalarıyla asansörde mahsur kalan bir kadın, gecenin bir vakti nereye gitme niyetinde olabilir? Neden gidiyordur? Ne yapmaya gidiyordur? Neden pijamalarıyla? En iyi niyetle ve en basit ihtimali düşünerek, balkondan ya da camdan aşağı bir şey düşürmüştür de onu almaya iniyordur desem… Gündüz gözü denilen bir şey var. Neden gecenin zifiri körü insin? Cevap bulma çabasıyla düşünüp duruyorum. “Gündelik hayatta başınızdan geçen bir olay, yaşandığı zaman için inandırıcı olabilir ama o olayı yazıya dökerken, söz konusu olayın yaşanabilirliğine okuru ikna etmek gerekir.” Atölyede ilk öğrendiğimiz şeylerden biriydi bu. Neden sonuç ilişkisini bulmam ve bir hikâye kurmam lâzım!  İşte bunun içindi, kafamın içinde bir sürü soruyla kendi kendime debelenip durarak okura mantıklı gelebilecek bir cevap aramam. Hemen makul cevaplar bulmak kolay değil tabii. Evdekilere soruyorum; belki benim aklıma gelmeyen bir fikir üretirler de oradan hareketle bir şeyler yazarım, farklı bakış açılarından bir hikâye çıkarabilirim diye. 

Atölye hocamızın “Hadi bu paragrafı tamamlayan bir hikâye yazın,” dediği ödevimiz için bütün çaba. Ödevimiz diyorum, çünkü atölyede bayağı bir kişiyiz. Şimdi hatırlamıyorum tabii, o günlerde kaç kişilik bir grup olduğumuzu. Büyük bir heyecanla gidiyorum/gidiyoruz derslere. Grup arkadaşlarımızla da bir uyum yakalamışız. Sıcak, seviyeli bir ortam. Hocamız Osman Çeviksoy. Hem ona büyük bir saygı duyuyoruz, hem de ondan çekiniyoruz. 

Bize ödev olarak verilen paragraf, tam metni hatırlamamakla beraber kısaca şöyle: Gecenin bir vakti, bir apartman dairesinin kapısı çalınıyor. Adam kapıyı açıyor. Komşularından biri ona eşinin asansörde mahsur kaldığını ve kendisini çağırdığını söylüyor. Komşunun da yardımıyla eşini asansörden çıkarıyorlar. Kadın üzerinde pijamaları olduğu halde, utana sıkıla evine giriyor… Bundan sonra olacaklar bize kalmış. Hikâye buradan devam ettirilecek ettirilmesine ama nasıl? 

Ev halkından iki fikir geliyor. Biri, kadının kedisi evden kaçmış. Kadın onu miyavlamasından tanıyor ya da tesadüfen camdan görüyor. Kediyi hemen yakalayabilmek adına olduğu haliyle, apar topar aşağı inerken asansörde kalıyor. İyi bir fikir sayılabilir… İkinci fikir yine bir hayvanla ilgili. Sokak köpekleri birbirleriyle dalaşıyorlar. Üçü beşi bir taneye karşı. Çok da gürültü yapıyorlar. Kadın uyanıyor, pencereden bakınca, köpek çetesinin ortasında kalmış küçük bir köpek görüyor. Köpeğin yaralanmış olması muhtemel. Çete dağılınca kadın üstünü değiştirmeden, apar topar yaralı köpeğe yardıma koşuyor. Bu da bir fikir.

Merak unsuru hikâyede çok önemli. Hikâye sonunda okuru şaşırtmak da öyle. Öğrendiğimiz bu temel ilkeleri göz önünde tutarak bir metin yazmam gerektiğini biliyorum ama çocuklarımın bulduğu konular beni çok da tatmin etmiyor. Biraz daha debelenip duruyorum zihnimde. Başka bir konu bulamazsam o zaman bu fikirlerden yola çıkarak bir metin yazarım diye geçiriyorum aklımdan. Yazarım da nasıl yazarım? İşte bu da çok kurcalıyor kafamı. Lisede edebiyat dersinde yazdığım bir ödev dışında, kurgu namına hiçbir şey yazmamışım daha önce. Kıssadan hisse babında ders verici ya da erdemli insan davranışlarını öğütleyen bir sona bağladığım, envai çeşit masal uydurup anlatmışlığım çok, ama yazma geçmişim sadece günlük, mektup, anı yazmaktan ibaret. 

Öyle böyle derken, bir gün bir anda bir fikir beliriyor zihnimde. Oturup başlıyorum yazmaya. Hemen her hikâye, o anı ya da duyguyu daha önceden yaşamışçasına hissederek kurgulamayı gerektiriyor biraz. Kadının yerine kendimi, adamın yerine de eşimi -en yakın örnek diye- koyarak, içinde bulundukları açmazı sanki biz aramızda yaşıyormuşçasına yazıyorum. Bir kadının gecenin bir yarısı eşinin yanından, sıcacık yatağından kalkarak, başkalarından utanıp sıkılacağı bir kıyafetle dışarıda kalması… Bizim toplumumuzda yaygın olan “El âlem ne der!” düsturu uyarınca böyle bir durum aile faciasına bile dönüşebilir. 

Ben de kısaca şöyle kurguluyorum olayı. Hikâye zamanı, Hıdrellez gününün gecesi. Çiftimiz birkaç senelik evli ve çocukları olmamış, belki de olmuyor. Kadın gördüğü bir rüya üzerine, öyle inançları olmamasına rağmen -her ikisi de bu tür ritüelleri batıl inanç sayıyorlar- “Denemekten ne çıkar ki?” diyerek, dileğini bir kâğıda yazıp çiziyor ve bahçelerindeki gül ağacının altına koymak üzere evden çıkıyor. Eşinin tepkisinden çekindiği için bu işi gizli saklı ve gece yapması uygun tabii. El ayak çekildikten sonra eline dileğini yazdığı kâğıdı alıp asansöre biniyor. Gerisi malum… Nihayetinde pijamalarıyla görünmekten çekindiği herkese yakalanmakla kalmayıp, kafalarda bir sürü şüpheli soruya da fırsat yaratmış olarak, mahsur kaldığı asansörden kurtarılıyor. Hikâye, kadının içinde bulunduğu durumu eşine anlatmasıyla mutlu sona eriyor. 

Metin için planladığım taslak bu, fakat işleyiş, diyaloglar, iç konuşmalar gibi bir sürü şey var üslubunca yazılacak… Yapabilir miyim bilmiyorum tabii. Yazar değilim ki! İlk hikâye yazışım, ilk kurgum. Nasılsa atölyeye bu işi hocamızdan öğrenmeye gelmişim; olduğu kadarıyla denemeli, yapıp yapamayacağımı görmeliyim. İlk elin günahı olmazmış… Büyük bir heyecanla ıkına sıkına yazıyorum hikâyeyi. Osman Çeviksoy Hoca’mızın elektronik postasına yolluyorum. 

Verilen süre zarfında ona gönderilen hikâyelerle ilgili olarak hocamız ser veriyor sır vermiyor. Sadece, genel olarak hikâyelerin farklı konularda ve güzel işlenmiş olduğunu, içlerinden birinin de verilen paragrafın devamıyla örtüştüğünü söylüyor. Gerçek hikâyeyi tutturmamız gibi bir beklenti yok zaten bizden, paragrafın devamını nasıl getireceğimiz konusunda özgürüz tabii ki, ama hocamızın bu açıklamasıyla hikâyelerimizin okunacağı günü daha bir iple çeker oluyorum. Yazdığım metin hakkında nasıl bir değerlendirme yapacağı merakı yanında hikâyemin beğenilmemesi endişesini de taşıyorum. Hayal gücümün sınanması gibi bir şey bu benim için, ya da kurgu yapabilirliğimin bir göstergesi. 

Sonunda günü geliyor, hikâyeler yazarları tarafından okunuyor. Her bir hikâye okundukça heyecanım öyle bir katlanıyor ki sıra bana gelmesin istiyorum. Okunan her metin, içimden bana, ben niye bunu düşünemedim ki dedirtiyor. Kaçışım yok tabii, sıram gelince mecburen ben de yazdığım metni okuyorum. Hocamız ona anlatılan hikâyeyle örtüşen kurgunun benimki olduğunu söyleyince çok mutlu oluyorum. Bunu duymak hayal gücüm ve kurgu yapabilirliğim adına adeta bir teşvik benim için. Dilin akıcılığı ve dil bilgisi kurallarına uyum anlamında da cesaretlendirici, güdüleyici sözler duymak güzel. Tabii arkasından eleştiriler de yağmur gibi yağıyor. Hocamızın yardımcısı olarak derslere katılan arkadaşımız, metindeki eş karakterini, içinde bulunduğu duruma ve olaya göre fazlaca sakin bulduğunu söylüyor meselâ. Hâttâ gülerek, “Kanatsız bir melek mi bu adam?” diyerek karakterimin ılımlı bir tutum sergilemesinin inandırıcılığını sorguluyor. Onun bu cümlesi bir iki arkadaşı ve hocamızı da güldürünce, az önceki sevincim, harlı yanarken cereyana maruz kalmış mum gibi bir anda kayboluyor. Zaten alıngan bir mizacım vardır, yerin dibine batıp çıkmak böyle oluyormuş dedirten bir gerginlikle dinliyorum yapılan diğer eleştirileri. Ama umutsuzluğa yer yok. Öğrenmeye, dinlemeye, öğrendiklerimizin katkılarıyla yazmaya gelmişiz. Eleştiri yapıcı olduktan sonra ne dense başımız üstüne. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 208. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 208. Sayı