İlk Oruç


 15 Nisan 2025

Babam, cuma günü, Çanakkale’deki dedemlere ziyarete gideceğimizi söyledi. En son ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken gittiğimizi hatırlıyorum. Aradan sekiz yıl geçti.

İstanbul’un tempolu hayatına kendini kaptıran birçok aileden birisi de biz olduk. Babamla annem açmış oldukları iş yerlerinde sabahtan akşama kadar çalışıyorlardı. Kazandıkça daha fazla çalışıyorlardı. Artık evde sadece pazarları baş başa yemek yiyebiliyorduk. Maddi olarak her şeyimiz vardı. Kapı komşumuzdan, çevremizde olup bitenlerden hatta akrabalardan bile haberimiz yoktu. Ne dayımı ne teyzemi ne halamı doğru düzgün tanıyordum. Sadece bazen adlarını duyuyordum işte o kadar.

Cuma günü kardeşim Ayşe’yle okuldan geldikten sonra hazırlığımızı yaptık. Annem ve babam da alışverişe gittiler. Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki geldiler. Hemen arabaya binip yola koyulduk. Babamlar ne var ne yok alıp arabanın bagajına doldurmuşlar. Böyle yaparak kendilerini biraz olsun affettirmeye çalışıyorlardı sanırım.

Ramazan ayıydı. Ben ve kardeşim oruç tutmuyorduk. Annem ve babam “Siz şimdi okula gidiyorsunuz, büyüyünce tutarsınız.” diyorlardı. Akşam iftarı dedem ve ninemle yapmak istiyorduk. Gerçi onların bizim geleceğimizden haberleri yoktu. Zaten kendileriyle ayda yılda bir telefonla görüşüyorduk.

Köy yoluna girmiştik. Geçtiğimiz yol üzerinde köylerin adlarının yazdığı tabelalar gözüme çarpıyordu. Bir köyün adı Seyit Onbaşı idi. Babama:

— Bu köy Çanakkale Savaşı kahramanlarından olan Seyit Onbaşı’nın köyü mü? diye sordum.

— Bilmem Kerem, olabilir, dedi.

Babamın bu tarz şeylere pek önem vermediğini biliyordum ama yine de sormuştum işte. Onun için hayatın tek gayesi çok para kazanmak ve istediği gibi yaşamaktı. Tabii bunu ne kadar yapabiliyordu?..

Nihayet dedemlerin yaşadığı köyün tabelası göründü: Gaziler. Büyük bir savaşın, bir ölüm kalım savaşının yaşandığı bu coğrafyadaki isimlerin her biri adeta tarihe şahitlik ediyordu.

Köy meydanından geçip dar bir sokağın içerisinden yavaş yavaş ilerleyerek dedemlerin etrafı alçak bir avlu duvarıyla çevrili iki katlı taştan yapılma evlerinin önünde durduk. Ninem pencereden dışarıyı seyrediyor, dedemse kucağında odunlarla ağır ağır merdivenden yukarı doğru çıkıyordu. Babam arabadan seslenince dedem elindeki odunları merdivenin basamağına bıraktı. “Hanım hanım, oğlumuz Bekir gelmiş, çocuklar gelmiş.” deyip avlu kapısını açmak için aşağı indi.

Kapıyı açan dedemin iyice yaşlanmış olduğunu fark ettim. Öpmek için tuttuğum eli titriyordu. Ninem dizlerinden çok rahatsız olduğu için aşağıya inememişti. Balkona çıkmış bizi bekliyor, bir yandan da “Yavrularım, guzularım gelmiş!” diyordu.

Arabanın arkasındaki eşyalardan hepimiz birer ikişer aldıktan sonra bastıkça gacır gucur sesler çıkaran merdivenden evin ikinci katına geldik. Balkonda bekleyen ninem hasretle bizi kucaklayıp bağrına basıyor “Yavrularım, guzularım!” diyerek sevinç gözyaşları döküyordu. 

— A yavrum, geleceğinizi neden haber vermediniz, sizin için hazırlık yapar, güzel yemekler pişirirdim.

— Biz de bir şeyler aldık anne. Ben de yardım ederim ne var ne yoksa ortaya koyar, yeriz. Zaten çocuklar oruç tutmuyor. Ninem anneme şaşkın şaşkın baktı.         

— Neden tutmuyor ki benim guzularım, koskocaman olmuşlar.       

— Daha çocuk onlar büyüyünce tutarlar, diye babam cevap verdi. Dedemin yüzü ciddileşti.

— Ne küçüğü yavrum, maşallah ikisi de Çanakkale Savaşlarına katılan on beşliler gibi.

— Büyüyünce tutarlar baba, büyüyünce.

Dedem hiçbir şey söylemeyip başını önüne eğdi.

İçeri girdik. Kapının solunda bir masa ve üzerinde bir radyo. Sağlı sollu iki eski çekyat. Duvarda asılı bir halı. Köşede yanan kuzine soba. Babaannemin hazırladığı yemekler sobanın üstündeydi. Yemeklerden insanın iştahını kabartan dayanılmaz kokular geliyordu. Ninem galiba kuru fasulye yapmıştı. Bu yemeği ben de çok seviyordum. 

Orta yere sofra bezi serildi, üzerine tahta ayaklık ve ayaklığın üzerine de koskocaman bir sini konuldu. Ninem evde ne var ne yok hepsini siniye doldurmuştu sanki. Yemeği de doğru tahmin etmiştim. Hocanın akşam ezanını okumaya başlamasıyla dedem “Yüce Rabbim tutmuş olduğumuz oruçlarımızı kabul eylesin.” dedikten sonra “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek orucunu açtı. Yemeğimizi afiyetle yedik. Dedem sofra duası yaptı.

Sini orta yerden kaldırıldı. Dedemle ninem akşam namazlarını kıldılar. Sobanın üzerinde fısıldayan çaydanlıktan annem çaylarımızı doldurdu. Hem çayımı içiyor hem de dedemin ve ninemin hâllerini düşünüyordum. Bu sıradan hayatlarında çok huzurluydular ve bunun için de Rablerine sonsuz bir şükür içerisindeydiler. 

— Dede, beni bu gece sahura kaldırır mısın, dedim. Annem:

— Sen daha küçüksün, dedi. Bense gayet kararlı bir şekilde:

— Hayır anne, yeterince büyüdüm ve bu gece sahura kalkıp oruç tutmak istiyorum, dedim. Dedemin yüzündeki mutluğu görebiliyordum. 

— Tabii ki yavrum, tabii ki kaldırırım, dedi.

Ben sahura kalkmak isteyince kardeşim Ayşe de kalmak istedi. Böylece ikimizi de sahura kaldırdılar.

Ertesi sabah saat on gibi uyanmıştım. Akşama daha çok vakit olmasına rağmen ninem, iftar için neler yapacağını planlıyordu: Lahana sarması, patates yahnisi, bulgur pilavı, cevizli burma tatlısı… 

Öğle namazı yaklaşınca dedem sobanın üzerinde ısınmış suyla abdest aldı. Ben de abdest alıp namaz kılmak istedim. Dedemin yüzünde yine güller açmıştı. Abdest suyumu dedem döktü.

Küçük bir köy olunca camide fazlaca cemaat de yoktu. Namazımızı kılıp eve geldik. Sobada yakmak için biraz odun kesilmesi gerekiyordu. Bu işi babamla yavaş yavaş yaptık. Acelemiz yoktu, iftara daha çok vakit vardı. Kesilen odunların kalın olanlarını da yardık. Dedemlere yardımcı olmak bana çok mutluluk veriyordu. Keşke babam bizi daha sık onların yanına getirseydi.

Hava kararmaya başlamıştı. Dedemlere uzun zaman yetecek odun hazırlamıştık. Ninem, annem ve Ayşe’nin birlikte hazırladığı yemeklerin mis gibi kokusu etrafa yayılıyordu. 

Sofranın etrafını sarmıştık. Hocanın “Allahuekber” demesinin ardından dedem bütün damarları ortaya çıkmış titreyen küçülmüş ellerini semaya kaldırarak kısa bir dua etti sonra “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek oruçlarımızı açtık. Kuzine sobadan gelen çıtırtılar eşliğinde yediğim her lokmadan tarifsiz tatlar alıyordum. 

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Şubat 2026)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 232. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 232. Sayı