İnsan mutlu olduğunda ne der?


 15 Ocak 2026

 

“Çok mutluyum, keyfim yerinde, içim içime sığmıyor, şu an her şeye evet diyebilirim...” deriz genelde. Ama Balkanlarda öyle denmez. Bu sözler bu toprakların ruhuna hafif gelir. Çünkü buranın toprağı yabancı değildir; altı asrın emeği, alın teri, duası, göçün hüznüyle yoğrulmuş sevinci vardır içinde. Her taşın, her çeşmenin, her sözcüğün altında bir hikâye gizlidir. O yüzden burada “Kınaç oldum”, “Kınaç olmişım”, kısacası “Kınaç” derler. Bu kelime öyle bir kelimedir ki, hem dudaktan dökülür hem gönülden taşar. Sadece bir sevinç ifadesi değil, derinden hissedilen bir hâl, bir iç titreyişidir. Hatta yalnızca Türkler arasında değil, Arnavutların da dilinde yer etmiş, onların gündelik neşesine karışmıştır. Çünkü bazı kelimeler milliyet tanımaz; duygunun ortak olduğu yerlerde dil de kardeşleşir.

Kınaç, aslında “kıvanç”tan doğmuştur. Kıvanmak; sevinmek, gönülden hoşnut olmak, kendiyle barışmaktır. Bu yüzden kınaç olmak yalnızca “mutlu olmak” değildir; aynı zamanda “iç huzuruna ermek”tir. Türkçenin yaşadığı, yeşerdiği bu topraklarda her kelimenin bir nefesi vardır; kimisi bir türküde yankılanır, kimisi bir duanın içinde yaşar. Bu sözler hâlâ diri, hâlâ canlıdır. Bize hesap sorarcasına dururlar karşımızda; belli ki muhasebe yapmamızı isterler. “Onca kelâmı ziyan etme” der gibi...Peki sen hangisini söylersin? “Mutlu oldum mu?” yoksa “Kınaç oldum mu?” Hangisi gönlüne daha yakın düşer, bir düşün. Çünkü insanın kendisiyle konuşması da bir tefekkürdür, ve tefekkürden kimseye zarar gelmemiştir. 

Dedem Korkut’un dediği gibi: “Sevineyim, kıvanayım, güveneyim.”
Bu üç kelime bile Türkçenin ne kadar kadim, ne kadar derin olduğunu gösterir. Her biri bir dua, bir dilek, bir hatıradır. Eski Türkçedeki kıb sözcüğü “kut, saadet, baht” anlamına gelir. Bugünkü “kıvanmak” kelimesi de buradan türemiştir. 900 yılından önceki Uygur metinlerinde bile şu satır geçer: kıw kolur biz yaruk teŋrilerke “Biz saadet dileriz nurlu tanrılardan.”

Demek ki mutluluk, yalnızca bir ruh hâli değil, aynı zamanda bir inanıştır. İnsan içinden doğan ışığı Tanrı’ya yöneltir, oradan aldığı huzuru da söze döker. Bu coğrafyada benzer başka kelimeler de vardır. Mesela Gostivar ve Kalkandelen Türklerinde biri yeni ev yaptığında ziyarete gidilir, kapı eşiğinde “Güvenesin, Allah güventırsın” denir. Bu, basit bir temenni değildir; içinde iyi dilek, dua ve dayanışma vardır. “Güvenle yaşa, bu ev senin yuvan olsun” demektir. “Güvenmek” kelimesi de Eski Türkçedeki küven- fiilinden gelir; “övünmek, kendisiyle iftihar etmek” anlamındadır. Yani kökeninde gurur vardır, ama bu gurur kibirden değil, iç huzurdan doğan bir gururdur. Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lugâti’t-Türk’ünde “küvendi” — “iftihar etti” olarak geçer. Meninski’nin Thesaurus’unda “Gloriari”, yani övünmek, böbürlenmek. Ahmed Vefik Paşa’nın Lehce-i Osmanî’sinde ise “itimat etmek”, “kendine güvenmek” olarak tanımlanır. Görüldüğü gibi, bir kelimenin anlamı yüzyıllar boyunca değişir, dönüşür ama özü hep aynı kalır: insanın kendi varlığıyla barış içinde olması.

Altı asır boyunca bu topraklarda hüküm süren Türkler, sadece köprüler, hanlar, türbeler bırakmadılar; kelimeler de bıraktılar. Sözü de bir emanet gibi paylaştılar. Hoşgörüyü elden bırakmadan, dili de bir kültür mirası gibi yaşattılar. Hatta bazen olumsuz gibi görünen kelimeleri bile olumlu bir hâle dönüştürüp halkların hafızasına kazıdılar. Çünkü Türk kültürü, kelimenin hem yükünü hem rahmetini bilir. Bugün biri “Kınaç oldum” dediğinde, o sözde yalnızca bir sevinç değil, bir geçmiş yankılanır. O kelimenin içinde tarih vardır, dua vardır, kök vardır. Çünkü bu topraklarda mutluluk bile sıradan söylenmez; yaşanır, içte demlenir, sonra kelimeyle kına gibiyakar insanın gönlünü.Ve insan o an anlar ki: mutluluğun adı dilden dile, gönülden gönüle geçse de özü birdir. İster “mutluyum” de, ister “kınaç oldum”; önemli olan, o kelimenin gönlünde yankı bulmasıdır.

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır!” atasözüyle aldım sazımı, çıktım yola. Eski; eskimeyen, aksine yenilenen ve her daim arzulanan bir değerdir. Etimoloji sözlüklerine göre eski, “geçmiş” anlamındaki bir sözcükten evrilmiştir. Tarihçesine baktığımızda, tespit edilen en eski Türkçe kaynaklarda şu örneklerle karşılaşırız: Eski Türkçe: [Türkische Turfantexte 1–9, 1000 yılından önce] “eski atıŋ tegşilip yaŋı bultın” (Eski atı değiştirip yenisini buldun). Türkiye Türkçesi: [Şeyhoğlu, Marzubânnâme Tercümesi, 1380] “Çok tonlular gördük ki tonı eskiyince kefene girdi.”

Şeyhoğlu’nun Marzubânnâme tercümesinde kelime, insan ömrüne dokunur: “Çok tonlular gördük ki tonı eskiyince kefene girdi.” Demek ki eski, yalnız zamanla değil; insanla da ölçülür. Külle tartılır.

Nereden nereye? Komşudan eskiye nasıl geldik? Yol değiştirdik; söz değiştirdiğimiz gibi. Komşunun külü bitmiş, tuzu kalmamış. Eskiden, sağlamlığıyla gönüller yapılır gibi evler inşa edilirdi. İnşası uzun sürerdi ama pak olurdu; istifi, bir “püftenin” deviremeyeceği kadar kavîydi. Hani kışın örtündüğümüzde altından kalkamadığımız yorganlarımız vardı ya… Ağır işti, ağır işçilikti. Yorgancılar vardı; yorgana, yüne can katarcasına, iğneleriyle baklava dilimi motiflerini pamuk ipliğiyle nakşederlerdi. Yorganlar kapı arkasında istiflenirdi; yıkılmazdı. Yıkılsa da altından kalkmak zor olurdu.

Şimdi betona ne kattılar da bu evler bir itişte yıkılır oldu? Kapıcıklar vardı; her komşu bir kapıcık bırakırdı ki zorda, darda kalırsa komşusu gelip ulaşabilsin. Gostivar’da “kapicik”, Kalkandelen’de “kapijik”, Valandova yöresinde ise “portacık” denirdi. Denirdi efendim, ya… Bir zamanlar. Şimdi o kapılar mıhlandı. Ne geliş var ne de gidiş. Sözden öz ayrılalı, gözler kapijiklere kilit vurdu. Kapicik duvar oldu, komşu yabancılaştı. Neden bülbüller ötmez diye sorma; müsebbibi yerinde, pek belli. Kaçmak ve suçlamak yerine bunu kabul etmek gerekir. Kim kimi kem gözledi, o göz kimde kaldı? Vardar alıp yıkayasıca, yerinden söküp köklerini gün yüzüne çıkarasıca…

Nerede kalmıştık? Külde, efendim. Küle bile muhtaç olabileceği düşüncesi insanı sarsa; bütün fikrine sirayet edip zikriyle sözcüklere bürünse, sorun eskide olmayacak gibi. Kül, arınmak için önemlidir. Eskiden çamaşırlar külle yıkanırmış. Kül, karayı aka çeviren deterjandan daha güçlüdür. Çamaşırı aklar, fayansı paklar; incir reçelinde kullanıldığında bütün incirlerin birlikte var olmasını, dağılmamasını sağlar. Ama biraz bekletilmelidir. Beklemek, bu işin asıl aşkını ve tadını ayan kılar. “Acele işe şeytan karışır.” Atalar boşuna dememiş. Atalara kulak verelim. Atalara kulak vermek, belki de yeniden kapıcık açmanın ilk adımıdır.

“Hakketmeli insan.”

Hakketmek; hak ve etmek sözcüklerinin birleşimidir. Gostivar Türk ağzında “uğraşmak” anlamına gelir. “Hakkedesin da alasın.” derler Şar Dağı’nın eteklerinde yaşayanlar. Bilhassa iki “k” sesi kulakta çınlar; her söyleniş, Balkanca ve inatçı bir uyanışa selam verir. Kim bilir, belki külü hatırlamak bizi yeniden kapicik açtırır. Efsaneyi hatırlamak gerek: Yedi vadide küle dönüşen Simurg’u… Küllerinden yeniden dirilen ama yok olmayan kuşu. Yok olduğunu düşündürürken varlığını ispat eden o kuş, varlığını O’na inanarak ispat etti. Güven ve inanç, külün mayasıdır; kapiciğin pas tutmuş kilidini açan anahtar gibidir. Kendi ellerimizle vurduğumuz asma kilidi sökme, kırma zamanı çoktan gelmedi mi?

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 229. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 229. Sayı