İpliğim Kolda (Çalıda) Kaldı


 01 Temmuz 2024

Dokuuuz, ooooon. Maral’ın mutlu sesini duyuyorum, gözüm yarı açık dolabın kapısına takılıyor, kapı ses çıkarmasın diye yana dönerek dolabın içine giriyorum, giysilerin arkasında saklanıp yavaşça kapıyı örtüyorum. Yüksek bir patlama sesinden diksiniyorum. Daha akşam olmadan çocuklar sokakta fişek patlatmaya başlamışlar. Zifiri karanlık gözlerime saldırıyor. “Arkada kalan, önde kalan, söbeeee”. Gülerek dolap kapısının kilit deliğinden gizlice odayı izliyorum. Annem bağırıyor. Tandır damının kapısının teki kapalı olduğundan bahçeyi doğru düzgün göremiyorum. İki silahlı adam babamı önlerine alıp, tüfeğin kundağıyla vura vura götürüyorlar.

Bugün tandırdaki küller soğuktur. Daha önce tandırda saklandığımda bacaklarımı sıcak kül yakmıştı. Sütün kaymağını yemiştim. O gün annemin korkusundan tandıra saklanmıştım. Ama kaymak çok lezzetliydi. Değerdi bacağımın yanmasına. Bir adam annemin saçlarındn tutup, yerde sürüklüyordu. Göz köşesiyle tandır damına bakıyor annem. Annemin yazlığı boynuna düşüp, kenarında kan lekesi vardı. Bayramlık elbiseme benziyor.

Elbisemin de kırmızı gülleri var. İki gün sonra “son Çarşamba”da onu giyeceğim. Annem beni tandıra koyduğunda yüzümden öpüp “ne olursa olsun bağırma, tandırdan çıkma” demişti. Yabancı adam annemin karnını tekmeliyor, kardeşim rahatsız oluyor. Annem kardeşimin kirazlar olduğunda geleceğini söylüyordu. Babam adını Raahman koyacakmış. Her taraftan mermi sesi geliyor. Atların koşuşması, bağırmalar, çağırmalar. Çatıdan ayak sesleri geliyor. Annem vurmayın diye bağırıyor. Ateş açılıyor, bir değil, iki değil… Artık annem bağırmıyor. Her taraf karanlık.

Nine, nine neredesin? Dışarı çık. Anneciğim, ninemi bulamıyorum.Sen de ara.

Hava kararıyor. Ben korkuyorum. Annem tandırdan çıkma demişti. Annem nerede? Neden beni almaya gelmiyor? Üşüyorum. Yabancı adamlar halılarımızı, annemin bakır tencerelerini, annemin çeyizindeki Şah Abbası lampalarını götürüyorlar. Ben onların kırmızı laleye benzeyen şüşelerini çok severim. Annem diyor: “Onlara dokunup kırma. Senin çeyizine saklıyorum.” Benim giysi bohçamı da götürdüler. Bayramlık kırmızı çiçekli elbisem de onun içinde. Annem dışarı çıkma dedi. Kınalı kuzumu da götürdüler. Annem çıkma dedi…. Her taraftan mermi sesi geliyor. Korkuyorum. Bahçemizde artık kimse yok. Ama annem çıkma demiş. Ayaklarım ağrıyor. Oturuyorum, uykum var. dolabın kapısı açılıyor. Maral bağırıyor: “Terlan nine buldum seni.”

Tandırın kapısı açılıyor. Yezdan amcadır. “Terlan kızım, çok şükür. Yavrum sen burda mısın? Maral gülüyor, Yezdan amca ağlıyor. Maral atlayıp boynuma sarılıyor. “Terlan nine, seni bulamıyordum, sesleniyordum sana. Neden ses vermiyordun? diyor. Ben de ona sarılıp, öpüyorum. “Annem sesi çıkmasın demiş” diyorum. “Terlan nine senin de annen var mı?” Gülüyor. “Evet, vardı. Bir zamanlar benim de annem vardı.” Maral’a sarılıp diyorum. 

 

Yezdan amcanın kucağında oturuyorum. Araba kundaklanmış evlerin, dükkanların arasından geçiyor. Yol kenarında insanlar yere yığılmışlar. Yedi amcanın dükkanı da yanıyor. Annem Çarşamba günü oradan bana ayna tarak alacağını söylemişti. Yezdan amca yanıdaki adama “Köpek Simitko, o Cilov Marşimon’u burada öldürmeseydi, bu felaket başımıza gelmezdi. Hacı Gafur neden böyle yaptı? Neden bu iki itin kendi evinde görüşmesine izin Verdi? Köhneşeher ahalisinin suçu neydi ki böyle katliam oldular? Evimiz yıkıldı, ailemiz dağıldı?” diyip ağlıyordu. “Bu it balaları kudurmuşlar. Müslüman kanına aşermişler. Bu iş burada olmasaydı da bu kırgını yaşatacaklardı bu Allahsızlar, imansızlar.”

Gülsüm teyzelerin oluğundan kan akıyor. Yezdan amca Ya Allah deyip başına vuruyor. “Kırk elli kadın, uşak bu eve toplanmış” diyor. Atın yularını çekip eve giriyor. Acaba Nergiz de orada mıymış? Burası Nergiz’in ninesinin evi. Nergiz, bayram için bahar gibi yeşil bir elbise alacağını söylüyordu. Acaba Cilovlar onun bohçasını da mı götürmüşler? Yezdan amca başına vura vura geliyor. “Yareb kendin yardımcı ol. Ey Allah nasıl razı olursun böyle zulme? Kafirler Müslüman kullarını öldürüyorlar. Kadına, çocuğa acımadılar, herkesi öldürdüler. Hamile kadınların karnını yardılar.” Bunları söyleyerek ağlıyordu. Acaba o adam annemin karnını tekmelediğinde Rahman da incindi mi? Annem nerede?

Merziye bana sesleniyor. “Hanım, Maral’I very ere koyayım uyusun, kolun ağrır. O kadar kucağında konuştu, uykuya daldı. Senin yüz rengi neden bembeyaz oldu? Bekle bir bardak su getireyim.” “Yok kızım, iyiyim. Maral ile oynuyordum, biraz yorgunum. Biraz uzansam dinlenirim. Acı hamur yaptın mı? Sabah erkenden ekmek yapmalıyız.” “Evet hanım, az mnce bitti.” Kürsünün altında uzanıyorum.

Acıktım, susadım. Üşüyorum, korkuyorum. Ama neden ağlamadığımı bilmiyorum. Neden bağırıp annemi istemiyorum, bilmiyorum. Yezdan amca bana bakıyor. Sanki kalbimden geçenleri anlıyor. “Korkma Tarlan kızım. Meşedi Abbaslara geldik. Seni oraya götürüyorum. Halaların da orada. Orada sana çay, ekmem verirler.” “Yezdan amca, annemleri de bulup buraya getirir misin?”. Yezdan amcanın gözleri doluyor. “Tamam kızım. Sen git, onları da buluruz.” diyor. Meşedi Abbas’ın evi çok büyüktü. Evin çatısında tüfekli adamlar var. Silahlı adamları gösterip diyorum: “Yezdan amca, Cilovlar  bu tüfekli adamlardan korkarlar, bu eve gelemezler değil mi?” “Evet kızım, hiç korkma, bu eve yaklaşamazlar.” Çok sayıda kadın, çocuk var orada. Şevket hala beni görür görmez bağrına basıyor, başına çalıp ağlıyor. Herkes Hoy’a kaçmaktan konuşuyor. Ben Hoy’un nerede olduğunu bilmiyoum. Diyorlar ki Dilman’ın kapıları kapalıdır. Kapıları açsınlar diye geldiğimizi haber vermek için adam göndermişler. Ben bir kere Dilman’a gitmiştim. Hastaydım. Annem her ne kadar İltifat hanımın verdiği otlardan-bitkilerden demleyip boğazıma dökse de işe yaramadı. Ateş içindeydim. Babam bir atlı araba kiraladı , beni doktora Dilman’a götrdüler. Dönüşte babam bana çevresi altın renkli, kırmızı çarık aldı. Gülbes teyzenin oğlunun düğününde onları giyip Nergiz’i kıskançlıktan çatlatmıştım.

 Merziye bir bardak çay koydu kış kürsüsünün üstüne. “İç hanım, çayını soğutma”. Şevket hala da bir peynir lokması ile bir bardak çay Verdi bana.

Merziye diyor: “Hanım, Maral’a göz kulak ol, ben süt sağmaya gidiyorum. Rahman süyürü getirmiş”.

Dilman’a doğru yola çıktık. İnsanlar arabalı, arabasız, yalın ayak, perişan bir vaziyette yola çıkmışlar. Acı çekmiş insanların gözleri bir arkaya bir öne bakıyor. Ne arkada bıraktığı yaşamından vazgeçebilirdi, ne de gittiği yolda onu nelerin beklediğinden haberi vardı. Minar Kulesi’nin önünden geçiyoruz. Şevket halanın yaşlı mavi gözlerinde Köhneşehir yanıyor. Ben gözümü Karnıyarık Dağından alamıyorum. Sanki o uzaklaştıkça benim de umutlarım kayboluyordu.

“Nine, nine; kalk bahçeye çık, babam ateş yakmış, gel üzerinden atlayalım.” Maral pencerenin arkasından atlayıp zıplayıp bağırıyor. “Sen git Maral’ım, benim ayaklarım ağrıyor yavrum. Dışarısı da soğuk, gelemiyorum.” “Nine, lütfen gelip baksana. Babam kocaman ateş yakmış.” Maral oaday gelip elimden tutuyor, zorla bahçeye götürüyor. Bahçenin ortasında ateşin sarı kırmızı alvei kıvılcım saçıyor. Maral’ın kalbi aşıp taşıyor. O taraf bu tarafa koşarak “atıl-matıl Çarşamba, bahtım açıl Çarşamba” diye okuyor.

Bir çocuk bağırıyor: “Cilovlar şehre girdiler, Cilovlar şehre girdiler. Ehrivan kapısını aldılar”. Şevket hala beni kucağına alıp kaçıyor.

“Hala, nereye gidiyoruz yine?”. “Sadgan Kapısına kızım, Sadgan Kapısına. Gece kapıyı açarlarsa oradan kaçabiliriz belki. Cilovlar Dilman’a dolmuşlar. Artık burada kalamayız.” Gözün göre bildiği kadar kadın, çocuk, yaşlı, genç Sadgan Kapısına toplanmıştılar. Az sayıda asker kale duvarının üzerinde durmuştu. İnsanlar duvarın üzerine çıkmış Cilovların karşısında kendi gücüyle direnmeye çalışıyordu. Bir ihtiyar adam bağırarak “Bu şehirde yüz doru düzgün asker olsaydı, bir namert bu kale duvarını aşıp şehre giremezdi. Kimse bizim yardımıza gelmedi. Silahımız da yok bu kafirlerin önünde direnmek için. Şehri kafirlere teslim ettiler. Meleketin sahibi olmazsa işte böyle olur.” diyor. Cilovlar şehri top ateşine tutmuşlar. Şehrin her tarafından alovlar yükseliyor.

Biri bağırıyor: “Saidiye okulunu vurdular. Bak, bak, alevlerin çıktığı yer Saidiye okulu”. İnsanlar birbiri itiyor, herkes bir yol bulup kaçmaya çalışıyor. Bir kadın bağırıyor: “Aman, itmeyin, çocuk boğuldu.” Fakat sesler birbirine karıştığından tam anlaşılmıyor. Ben çocuğun morarmış yüzünü kadının kucağında görüyordum. Kadın bağırarak ağlıyordu. Zar zor kadını izdihamın içinden çekip çıkardılar. Ama çocuk boğulmuştu. Bir kadın “Allahım, sen bize yardım et. Camiye toplananları öldürdüler bu Allahsızlar. Su yerine kan akıyor şehirde. Önlerine geleni öldürüyorlar dinsizler. Kaçın millet, kaçın!” diye bağırıyor. Herkes bir yana kaçıyordu. Bir adamın başından kan akıyordu.

Kefen giymiş bir grup türbenin önüne toplanmışlar. Ben atamın boynunda oturmuştum. Mir Hidayet ortada durmuş, parmağını sallayarak gür bir sesle bağırıyor: “Elde kılıç dayanmaz, vur başa parçalansın.” Onun sesinden tüylerim diken diken oluyordu. Havada oynayan kamalar parlıyordu. Korkmuştum. Babam beni omuzundan indirip, bakma kızım diyordu. Ağlıyordum. “Baba, evimize gidelim” diyordum. Şevket hala beni kucağına aldı, yüzümü göğsüne bastırdı. Bakma Maral, bakma diyordu. Gideceğimiz bir ev yoktu. Gözlerimi yumdum. Şevket halanın hızlı çarpan kalbinin sesinden başka bir şey duyamıyordum.  

Merziye’nin sesi geliyor: “Maral, kızım yeter artık, içeri geç. Yemk hazır”. Pilavın kokusu burnuma dolmuştu. Acıkmıştım. Herkes acıkmıştı. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Ekmek yok. Ayaklarım yaralanmış. Her yerim ağrıyor. Kimsede ağlamaya bile güç kalmamış. Herkes başını aşağı indirip sağına soluna bakmadan ilerliyor. Yol kenarında çok sayıda cenaze var. bir kadın bebeğini beyaz kumaşa sarıp “İpliğim kolda kaldı / Su çektim dolda kaldı / Balam bağrımda öldü / Atlılar yolda kaldı” diyerek başına çalarak ağlıyor. Kimsede ölüleri gömmeye güç yok, fırsat da yok. Herkes acele ediyor, canını kurtarıp kaçıyor. Diyorlar ki Simitgo çetesiyle insanların yolu kesip, kalan üç beş altını da ellerinden almış. Geceyi Seyid Taceddin’in evinde kalmalı olduk. Halam göğsünden dört Eşrefi altın çakarıp Feyzullah’a veriyor. Feyzullah dört ekmek bulup getiriyor. Herkse küçük parça ekmek veriliyor. 

Oğlım Rahman diyorum: “Nine, neden yemiyorsun? Dolma ye. Son Çarşamba’da dolma yemden olmaz.” Oğlum Rahman diyor: “Aç değilim” diyorum. 

Rahman gözlerime bakıyor. Gözlerimdeki hüznü, üzüntüyü görüp her şeyi anlıyor. Başını aşağı sallıyor. 

Uzaktan Hoy Kapısı görünüyor. Kırmızı kirazlar ağaçlarda ışık gibi parlıyor. Şevket halanın yorgun yüzüne bakıyorum. Halama demek istiyorum “Babam, kirazlar olduğunda Rahman gelecek demiş”. Ama diyemiyorum. Bir grup atlı önümüzden geçiyor. “Osmanlı askerleri, Osmanlı askerleri…” Bir genç atlıları gösterip sevine sevine bağırıyor. Ama ben korkuyorum. Şevket hala bana sarılıyor. “Korkma yavrum. Bunlar Osmanlı askerleridir. Allah’a şükürler olsun, yardıma geldiler.” diyor.

Maral kucağıma atlıyor. “Tarlan nine, bu gece de bana tandırdaki kızın masalını anlatır mısın?”. Maral başını yastığımız üstüne koyuyor. Yorganı üstüne çekiyorum. “Biri varmış, biri yokmuş…”.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 211. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 211. Sayı