HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Telefonum çaldığında öğle paydosum bitmek üzereydi. Hızlı hızlı yürürken hem konuşup hem ağzımdaki lokmayı bitirmeye çalışıyordum.
Almanya’ya geldiğinden beri tanıdığım Hayriye abla telefondaydı.
Bana heyecanla yabancılar dairesinden yeğenine mektup geldiğini söyledi. Demek ki İstanbul’daki Alman konsolosluğundan haber vardı.
“Yarın sabah saat 10.00 da randevu vermişler, gelebilir misin Nur?” diye sordu.
“Tabi hiç merak etme Hayriye abla, Kader’e söyle beni Belediye’nin kapısında beklesin!” dedim.
Neyse ki işe geç kalmamıştım, çalıştığım gözlükçü tıklım tıklım doluydu. Ertesi günkü randevuyu düşünmeye hiç vaktim yoktu, hemen mantomu çıkarıp sırada bekleyen müşteriyi alarak görevime başladım.
Günün geri kalan kısmı o kadar yoğun geçmişti ki, akşamı nasıl ettiğimizi fark etmeden dükkân boşalmış, günlük hesabı kapatan şefimle sona kalmıştık.
“Yarın sabah pazarlamacı gelecek unutmayın.” dediğinde Hayriye abla ile yaptığımız konuşma aklıma geldi.
“Bay Blum iyi ki hatırlattınız, size daha önceden söylemem gerekirdi ama tamamen unuttum. Benim erkenden Belediye’de acil bir görüşmem var, bu sefer siparişleri siz verebilirseniz çok iyi olacak.” dedim.
Ara sıra fahri tercümanlığa gittiğimi bilen patronum bu konuda her zaman anlayışlı davranırdı. Eşi Hırvat kökenli bir Alman olduğu için yabancıların resmi dairelerde yaşadıkları sorunlara aşina idi.
Ertesi sabah bir yandan hazırlanıp bir yandan Kader’i düşünüyordum.
Bebeğini kucağına almasına az zaman kalmıştı.
Burada doğmuş olmasına rağmen Almanya’sı iyi sayılmazdı. Yabancılar dairesinde işlerin ters gitmesini istemediğim için yanında olmam gerekiyordu.
Kader ailesi ile kasabamızın Türk gettosu olarak tanınan bölgesinde yaşıyordu.
Orada devlet demir yollarının eski ve ucuz lojmanları vardı. Yakındaki ayakkabı fabrikasında çalışan Türk’ler de o çevredeki evlerde yaşamayı tercih ettikleri için bölgede kocaman bir Türk mahallesi oluşmuştu.
Diğer yabancıların aksine, bizimkileri toplumdan ayıran en büyük etken dinimizin dış görüntümüze ve yaşam tarzımıza yansımasından kaynaklanıyordu.
Dışlanan büyükler alışık oldukları köy ve mahalle kültürünü yaşatmaya inatla devam ederken, çocukları Almanca öğrenemiyor bu yüzden okul ve iş hayatında başarılı olamadıkları gibi sosyal hayatta da izole bir hayata mahkûm oluyorlardı.
Kültürümüzle birlikte namusumuzu kaybederiz korkusu birçok ailenin Türkiye’de yaşayan akraba ve komşuları ile dünür olmalarına vesile olmuştu.
Olaya ticaret gibi bakmak etik olmasa da zorla bu tarz evliliklere mecbur edilen gençler için durum maalesef böyleydi.
İlk göç dalgasında Avrupa’ya gidenleri hor görerek küçümseyenler; cepleri Marklar, Franklar ile dolu, son model arabalarla hava atan izincileri gördükten sonra aynı maceraya atılmadıklarına bin pişman olmuşlardı.
Misafir işçi alımı durduktan sonra Avrupa’da yetişen gençler, Türkiye’dekiler için milli piyangonun büyük ikramiyesi kadar kıymete binmişti.
Kader’de iki yıl önce teyzesinin oğlu ile evlenmişti.
Onların da aile büyükleri bu evliliği münasip görmüştü.
Birbirini tanımayan gençler başta bu evliliğe yanaşmasalar da tanıştıktan sonra mahcup bakışlı Mustafa’nın Kader’e ilk görüşte kanı kaynamıştı. Zamanla ne yapmış etmiş sevdiği kızı kendisine aşık etmeyi başarmıştı.
O kız şimdi Belediye binasının önünde endişe dolu gözlerle beni bekliyordu.
Yakınına geldiğimde sevinçli bir gülümsemeyle yüzü aydınlandı.
“Ablacığım günaydın. İnşallah iyi haberler alacağız değil mi? “
„Tabi ki iyi haberler alacağız tatlım, aksi mümkün değil ki, haydi gel gecikmeden içeriye girelim.“ dedim.
Bizden başka bekleyen yoktu, kapıyı tıklatarak içeri girdik.
Genç memur hanım bizi güler yüzle karşıladı.
„ İyi günler size nasıl yardımcı olabilirim? “
Kader çantasından mektubu çıkarıp memura vermem için bana uzattı.
“Buyurun bu mektupla Bayan Özdemir’i çağırmışsınız, eşi Bay Mustafa Özdemir’in Vize başvurusu vardı, onun için geldik.“ dedim.
“Ah, evet hatırladım, bakalım İstanbul’dan ne cevap gelmiş.“ dedi.
Dosyayı çıkarıp uzun uzun içini karıştırıp mektupları okuduktan sonra sempatik bir yüz ifadesi ile bana bakarak, “Bayan Özdemir’e sorar mısınız eşinin yanına gelmesini niçin istiyor?” diye sordu.
Şaşırmıştım. Bu soruyu beklemiyordum.
Cevabı üçümüzde biliyor olmamıza rağmen denileni yaptım.
„Kader, Bayan Schiller Mustafa’nın gelmesini niçin istediğini soruyor.“ dedim.
„İlk bebeğimiz bir ay sonra doğacak, babasının yanımızda olup bu anı benimle elimi tutarak görmesini istiyorum, o yüzden.” diye karşılık verdi.
Söylenenleri aynen tercüme ettim.
„Ama üç ay sonra tekrar Türkiye’ye geri dönmesi gerektiğini biliyorsunuz değil mi?” dedi genç memur.
Kader başı ile onaylayarak “Tabi biliyoruz, dönecek!” diye cevap verdi.
“Peki, Kader Hanıma sorar mısınız şayet eşine talep ettikleri üç aylık turist vizesi yerine, bekleme süreleri dolmadan “Aile birleşimi vizesi” verirsem eşinin yanında kalmasını ister mi?” diye sürpriz bir soru geldi…
Yüreğim sevinçten hızlı atmaya başlamıştı, bu harika olurdu.
“Öyle bir imkân varsa tabi kalmasını isterim.” dedi Kader.
Bayan Schiller “Maalesef Bayan Özdemir bu beyanınızdan sonra eşinize vize vermem mümkün değil!” demez mi!
Neler oluyordu? Yanlış duymuş olmalıydım…
Başımdan aşağıya adeta kaynar sular döküldü… bu çok kötü bir şaka olmalıydı. Ben böyle hissediyorsam Kader ne durumdaydı?
Hamileliği son evresinde olan bir kadına yapılacak şaka mıydı şimdi bu?
“Pardon anlayamadım!” dedim.
“Bakın durum gayet açık, Bayan Özdemir eşinin burada kalmasını istediğini ettiğini açıkça beyan etti. Bu demek oluyor ki turist vizesi bittiğinde Bay Özdemir’in kaçak olarak Almanya’da kalma ihtimali var. O yüzden bu vizeye onay vermiyorum. Bu soruları Bayan Özdemir’in niyetini öğrenmek için bilerek seçtim.” derken bize bakışlarındaki dostane tavırdan eser bile kalmamıştı…
Ortamın bizi karşılayan sıcak ve insancıl havasının yerini kocaman bir düş kırıklığı almıştı.
Kelime oyunları ile bize tuzak kurarak Kader’in ağzından istediği cümleyi alan bu memur odasına girdiğimiz ilk andan itibaren kötü bir oyun oynamıştı.
İlk bebeklerini bekleyen bu genç insanların kaçak yollara başvurarak yasal hakları ile oynamayacaklarını gayet iyi bilmesine rağmen, yasaların kendisine verdiği kanaat yetkisini belki de şahsi acımasız duygularını tatmin etmek için kullanmıştı.
Bu ne ilk ne son olacaktı ... Yaşadığım bölgede tercümanlık yaparken sıkça karşılaştığım bu tür olayların bugünkü kurbanı “Kader” olmuştu…
(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi, Nisan 2020)