Kader İkilisi


 01 Ekim 2024

Zemheri soğuklarının hüküm sürdüğü bir aralık ayı. Irak Türkleri Derneğinin Ankara Şubesinde adeta insan kaynıyordu. Salon, Irak’tan kaçan Türkmenlerle dolup taşıyordu. Birbirini tanıyanlar kadar tanımayanlar da vardı. Dernek yönetim kurulu üyeleri, salonda kimliksiz olan bu kişilerle bir bir görüşerek kimliklerini tespit etmeye çalışıyordu. Seksenli yılların ortalarında duyarlı ve dinamik bir genç ekip çok ağır şartlar altında Derneği yönetmekteydi. Asli faaliyetlerini kenara bırakarak akın akın gelen savaş yorgunu Türkmenlerin dertleriyle ilgilenmek, birinci görevleri hâline gelmişti. Irak-İran savaşı yedi yıldan beri dinmek bilmeden devam ediyordu. Belirsizliklerin hâkim olması ve iki taraftan da on binlerce insanın beyhude yere ölmesi, her iki ülke vatandaşlarını bezdirmiş ve değişik çareler aramaya itmişti. Farklı milliyetlerden insanların Irak ve İran'dan Türkiye’ye yönelmesi giderek sorun yumağı hâline geliyordu. Bazı Iraklılar İran'a yönelip oradan Türkiye'ye iltica ederken, bazı İranlılar da Kuzey Irak'a kaçıp oradan Türkiye'ye sığınıyordu. Bu durum karşısında Dernek yönetimi de prensip olarak sadece Irak Türklerine mensup mültecilerin işlerine bakmaya ve ilgili resmî mercilerde muamelelerini takip etmeye karar vermişti. Türkmen olmayanlarla ilgilenmeye ne güçleri yetiyordu ne de yetkileri vardı.

 

Yönetimden biri, Hüseyin adında bir Türkmen’i Dernek başkanına göndererek onu dinlemesini rica etmişti. Gelen, Tuzhurmatılı bir genç olup yanında İranlı bir arkadaşı ile Türkiye’ye kaçak yollarla giriş yapmış bir asker firarisi idi. “Bana yardımcı olacağınız kadar, Ali Ekber'e de olun.” diye adeta yalvarıyordu. Ancak kurul üyelerinin yetkisi olmadığından karar başkana havale edilmişti. İkisini de içeri alan başkan İranlı olanın bir Tebrizli Türk olduğunu anlayınca “Azeriler bizim kan kardeşlerimiz; Ankara'da Azerbaycanlıların da bizim gibi dernekleri var, seni oraya gönderelim onlar ilgilenir.” tavsiyesinde bulundu. Delikanlı hiç itiraz etmedi, mahzun bir şekilde kaderine razı olmuşçasına boynu bükük durmayı tercih etti. Adı Hüseyin olan Tuzhurmatılı genç ise yarı kızgın yarı çaresiz bir tavırla lafa girdi. “Ben Ali Ekber'le kader birliği yaptım, Tebriz'de beni bir ay evinde sakladı, yedirdi ve içirdi. Türkiye’de ona yardımcı olacağıma da söz verdim. Benim işimi yapmayın ama ne olur onun işini yapın, beni bu arkadaşım karşısında mahcup etmeyin. Size hikâyemizi anlatırsam siz de bana hak vereceksiniz.” Başkan’ın ilgisini çekti ve derin bir nefes aldıktan sonra “Anlat bakalım delikanlı.” dedi.

 

“Savaş sırasında birliğim Basra bölgesine taşınmıştı ve kısa bir süre sonra da İran topraklarına girdik. İran'ın Huzistan bölgesinde kara harbi, yaz aylarının kavurucu ve rutubetli sıcağına rağmen devam ediyordu. Düz bir ovada iki ülkenin askerleri kocaman bir "hiç" uğruna göğüs göğse çarpışıyordu. İki tarafın askerleri ve tankları birbirine girmişti. Alçaktan uçan uçakların hangi ülkeye ait oldukları ve kimi bombaladıkları fark bile edilmiyordu. Toz duman altında feleğimi şaşırmıştım. Kendimi kadere teslim ederek naçar bir biçimde canımı korumaya çalıştım. Birden sırtıma bir namlunun dayandığını hissettim. Ölümle burun buruna gelmiştim. Dünyam birden karardı. Savaşın bütün gürültüsüne rağmen kalp atışlarımı boğazımda hissediyordum. Kendimi ölüme hazırlamaya başladım ve gözlerimi kapatarak kelimeyi şehadet getirdim. Silahımı yere attım, ellerimi kaldırdım ve İran ordularının olduğu yöne doğru yürümeye başladım. Beni esir alanı, dönüp görmeye bile cesaret edemedim. Kısa bir mesafe yürüdük. Bu arada sesi, kulakları sağır edecek derecede yüksek bir uçak, alçalarak muharebe meydanına ateş kusmaya başladı. Tam bir keşmekeş yaşandı, her iki tarafın askerleri farklı yönlere savuşup kaçtı. Ne uçağın kime ait olduğu ne de kimi bombaladığı belliydi. Biz de yüksek bir kayanın dibine sığındık. O arada can derdine düşmüştüm, kendi kendime ‘Vay nene ne belama çattım.’ diye mırıldandım. İranlı asker kulağını kabarttı ve bana, ‘Sen ne dedin?’ diye sordu. Ben, şaşkın bir şekilde ona ‘Aaa Türkmence konuştun.!’ derken o da heyecanla bana ‘Sen de Azerice danıştın.’ dedi.

 

İsteksiz olduğum hâlde savaşa nasıl katıldığımı ve dilimin döndüğünce Kerkük’te Türklere nasıl zulüm yapıldığını hızlıca anlattım, o da Tebriz’deki durumun söylediğimden farklı olmadığını ima etti. Ezile büzüle ona yalvarmaya başladım ve beni serbest bıraktığı takdirde en kısa sürede Kuzey Irak dağ yolunu tutarak Türkiye’ye kaçacağımı kendisine açıkladım. Biraz düşünceye daldıktan sonra, bana Türkiye’de tanıdığım olup olmadığını sordu. Ona Derneğimizden ve gücünden uzun uzun sitayişle bahsettim. Bana döndü ve kendisinin de savaşı istemediğini, uzun süreden beri askerde olduğunu ve kaçmak istediğini, ancak Türkiye’de hiçbir tanıdığının olmadığını ifade etti. Oracıkta doğrusu göğsümü gere gere ona bir teklifte bulundum. Beni İran üzerinden Türkiye’ye sokmayı kabul ederse, ben de Derneğimiz kanalıyla yardımcı olacağıma söz verdim. Başkan’ım ben sizin gücünüzü biliyorum ve bu güce de güveniyorum. Lütfen bize yardımcı olun. İkimiz de garibanız ancak siz bizi anlayabilirsiniz.”

Başkan, hikâyeye duygulanmakla beraber bazı şüphelerini de gizleyemedi. Hüseyin’i rencide etmeyecek şekilde “Maceranız ilginç. Peki Huzistan’dan ta Gürbulak Sınır Kapısı’na kadar bin kilometreden fazla mesafe var. Bu uzun yolu yakalanmadan nasıl geçebildiniz?” diye sordu. 

“Bin bir zorlukla Başkan’ım. Bir kere hep geceleri yürüdük. Gündüzleri de köylerin kuytu köşelerinde saklandık. Önce Kirmanşah’a vardık. Burası Tahran yönetiminin eskiden beri pek hakimiyet kuramadığı bir yermiş, onun için bir süre burada kaldık. Amacımız, canımızı sağ salim Tebriz’e atmaktı. Kirmanşah Tebriz arası dağlık bir bölgedir. Köylülerden katır kiralayarak sarp ve kayalıklı dağları bin bir meşakkatle geçtik. Bir süre hastalandım o zaman da Ali Ekber bana çok iyi baktı ve evinde kaldığımız köylüye bir miktar para vererek bizi ihbar etmemesini sağladı. Oradan da biraz dağ biraz kara yolunu kullanarak bir ayda Tebriz’e yetişebildik. Ali Ekber’in annesi bana oğlu gibi baktı ve en önemlisi komşularından sakladı. Haftalarca Ali Ekberlerde gün ışığı görmeden bir odada kaldım. Yakalanmaktan çok korkuyordum. Yakalansaydım öldürülebilirdim, üstüne üstlük Ali Ekberlerin ailesi de tümden zarar görürdü. Parasız kaldım, cebime para koydular. Türkiye’ye giden yük kamyonunu bile onlar ayarladı ve parasını ödediler. Başkale’ye kadar kamyonun altında bir bölmenin içinde saklandık. Sınırı bile bin bir zorlukla geçtik.”

 

Başkan, elini yüzünde birkaç defa gezdirdikten sonra “Anladım, çetin günler geçirmişsiniz ve bin bir mihnetle buraya kadar gelebilmişsiniz anlaşılan. Peki ikinizle birlikte Emniyet Müdürlüğüne ben de geleceğim. Yabancılar Şubesindeki yetkiliye meseleyi nasıl anlatacağımı şu anda bilemiyorum. Gücümüz yeterse çözeriz inşallah.”

 

İki binli yılların başıydı. Dernek başkanı, görevini bırakalı yıllar olmuştu. İstanbul’un Laleli sokaklarında eşiyle dükkânları seyrede seyrede geziyordu. Adamın biri dükkânın birinden fırladı ve hızla eski Başkan’a doğru yaklaştı. Arkasında bir adam daha peydahlandı ve o da yaklaşınca, Başkan ve eşi azıcık tedirgin oldular. Ancak her iki kişinin yüzlerindeki ferahlık ve gülümsemeler çifti rahatlatmıştı. Birisi eğilip Başkan’ın elini öpmeye kalkışırken ötekisi:

“Başkan’ım bizi tanımadınız mı?” diye sordu.

“Maalesef. Tanıyamadım.”

“Başkanım ben Hüseyin, bu da Ali Ekber.” Biraz düşündükten sonra,

“Evet hatırladım şimdi, peki ne yapıyorsunuz burada?”

“Başkanım ikimiz birlikte şu gördüğünüz dükkânı açtık ve giyim ihracatı yapıyoruz.”

 

Başkanın göz pınarları doluverdi ve ikisini de sıcak ve samimi bir duyguyla kucakladı.

 

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, (31. 01. 2023)

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 214. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 214. Sayı