KADER VE MANALAR ŞAİRİ...


 01 Kasım 2022


Kimileri kadere, kimileri tesadüflere inanır. Ben kadere inananlardanım. Benim Ali Akbaş ile karşılaşmam, onunla tanışmam bir kader değilse, nedir? 

Yaşadığınız uzun bir ömrün zirvesinden geriye dönüp baktığınızda, bu ömrün bir saniyesinin dahi “tesadüfen” yaşanmadığını; “tesadüf” diye bir şeyin olmadığını bütün gerçekliği ile idrak edersiniz. Benim gibi, biri “Sovyet Dönemi,” diğeri “Bağımsızlık Dönemi” olmak üzere iki farklı siyasi rejimi aynı bedende yaşayan insanlar, bunu daha derinden kavramış olsa gerek. Şimdi, bu cümleleri yazarken, içinde yaşadığım şehrin de, başımdan geçen bir dizi olayların da, bir kader çizgisi üzerinde Tanrı nizamı olduğunu ve her şeyin, onun iradesine bağlı gerçekleştiğini adım gibi biliyorum. Niçin böyle düşünüyorum? Bunları düşünmeme sebep olan, bana bu satırları yazdıran o gerçeklikleri, şimdi, birer birer açıklayacağım. 

Azerbaycan’ın ücra bir köşesinde dünyaya geldim. İlkokul, orta okul, hatta üniversitede okuduğum yıllarda, ders kitaplarımızda, bizim bir Türk kavmi olduğumuza ait hiçbir bilgi yoktu. Ders kitaplarında böyle bir şey yazılmıyordu; hocalarımız ise, bizim “Türk” olduğumuzu asla söylemiyor/söyleyemiyorlardı. Peki, daha o yıllarda, benim içimde başlayan “Türklük” sevgisi ve “Türkiye” sevdasının kaynağı; bu karşı gelinemez duyguların nedeni ne idi? Gerçi doğduğum, Oğuz bölgesi, dışarıdan göç almayan, dışarıya göç vermeyen, özbeöz Türklerin yaşadığı bir yerdi. Ama yasaklar o denli acımasız, o denli güçlü idi ki, bu kadim Türk yurdunda, “Türk” kelimesini dile getirmek, Sibirya’ya  sürgüne gönderilmekle sonuçlanabilirdi. Buna rağmen Moskova’da üniversitede okuduğum yıllarda, bendeki Türk sevgisi dağdan inen deli sular gibi, karşısı alınamaz bir sele dönecek; Ve ben sınıfımızda, eski Sovyetler birliğinin çeşitli Türk bölgelerinden gelen öğrenci arkadaşlarımın arasında Türkçülüğü yaymaya başlayacaktım... O yıllar, gazetelerde bir Türk sporcusunun üstün başarı kazandığı haberini okuduğum gün, adeta bayram ediyordum. Oysa, öğrenci arkadaşlarımın bir çoğu, “Türk” adının ne olduğunu dahi idrak edememişlerdi. Duyulursa, beni sürgüne yollayacaklarını bile bile, Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğinin yerini öğrenmiştim, o zamanlar, elçiliğe girmek için bir bahanem olmasa da, Türkiye büyükelçiliği görevlilerinin hangi restorana, hangi lokantaya gittiklerini de öğrenip; onlarla tanışmak fırsatı bulmuştum. Sonraları, SSCB Yazarlar Birliğinin dış ilişkileri komisyonuna, Türkiye’ye gitmek için defalarca dilekçe verdim ama her defasında Türkiye’ye gitmek isteyenlerin çok olduğunu bahane edip; beni gâh Küba’ya, gâh Vietnam’a, gâh Burkino Faso’ya gönderdiler. Böylece, otuzdan fazla ülkeye gittim, ama Türkiye’ye giden yollar, bana bilinçli olarak kapatılmış, isteklerim hep geri çevrilmişti… 

Türkiye’yi görme, oradaki soydaşlarımla görüşme arzumu içime gömdüğüm yıllardı. Yanlış hatırlamıyorsam, 1987 yılıydı. Türkiye’ye giden, tanıdıklardan biri, bana bir mektup ve bir de “Masal Çağı” adlı bir şiir kitabı getirdi. Kitabı da, mektubu da, adını ilk defa duyduğum bir şair, Ali Akbaş göndermişti. Türkiye’ye gidemesem de, yıllar sonra Türkiye’den gelen bu hediyelere çok sevinmiştim. Nihayetinde destanî bir sevgi ile vurulduğum ülkeden geliyordu bu emanetler. O zamanlar bu mektup ve bu kitabın, benim önümde nasıl büyük bir ufuk açacağını hayal bile edemezdim. (O dönemler, Sovyetler Birliği bir gün yıkılacağını, benim anavatanım Azerbaycan’ın, kanlar içinde bile olsa özgürlüğüne kavuşacağını, yıllar yılı arzuladığım uğruna savaş verdiğim vatanım özgülüğüne kovuşsa da, o özgürlüğü, o vatanda doyasıya yaşamanın bana kısmet olmayacağını ve politik nedenlerden dolayı canım kadar sevdiğim vatanımdan ayrılıp Türkiye’ye sığınacağımı, Türkiye’ye vardığımda, bana en büyük yardımı Masal Çağı’nın şairi ve o mektubun sahibi olan, yüce Allah’ın benim kader çizgimi bir gün kesiştirdiği, Ali Akbaş’ın yapacağını nereden bilebilirdim ki…) 

Siz isterseniz bütün bunları bir tesadüf eseri olmuş sayın; ama benim için bütün bunlar, Levh-i mahfuzda benim alnıma yazılan yazgıdan ve Allah’ın hükmünün vakti gelince gerçekleşmesinden başka bir şey değildi. Yazıyı sonuna kadar okuduğunuzda, söylediklerimin gerçek olduğunu, siz de göreceksiniz. 

Bu şiir kitabı ve bu mektup, niye bir başkasından değil de, Ali Akbaş’tan geliyordu? Bunun hikmeti neydi? Sırrı neredeydi? Sovyetler Birliği döneminde ve sonraki Bağımsızlık dönemlerinde, başlangıçta destan sevgisi düzeyinde olan Türkiye ile Azerbaycan arasındaki gönül bağları, hayal kırıklıklarını da beraberinde getirmişti. “Türklük” şuuru zayıf, “Türk” sevgisi cılız insanlar, iki Türk kardeşin kavuşmasındaki destansı kutsallığı, ne yazık ki birkaç yıl içinde yok etmişti. Ben ve Ali Akbaş da bu görüşmelerde, aynı hayal kırıklığını yaşayabilirdik. Ama şükürler olsun ki, kaderimize bu yazılmamıştı. Bu bizim elimizde değildi aslında, yani kaderimizi yazan iradenin, Allah’ın dilediği oldu, kardeş olduk…

Masal Çağı adlı şiir kitabı ile gıyabında tanıdığım Ali Akbaş’ı Azerbaycan’a davet etmiştim. Nihayet, 1988’de bir güz günü, Ali Akbaş Kars üzerinden, Ermenistan sınırından geçip Azerbaycan’a ayak bastı ve kardeş hanesinde misafirim oldu. (Azerbaycan’da böyle bir mesel vardır: “Kardeşini tanıyor musun? Daha yoldaş olmamışsın” derler. Ama kader bana Ali Akbaş’la sadece yoldaş olmayı değil, aynı zamanda dost ve kardeş olmayı da kısmet edecekti..) Ali Akbaş, o gelişiyle bizlere dünyalar dolusu sevinç ve mutluluk getirmişti. Benim iki odalı evimde kalan mütevazı ve alçakgönüllü bu şair, eşimle ve o zaman yaşları çok daha küçük olan kızlarımla öylesine kaynayıp karışmıştı ki, sanki yıllardır bizim evdeydi, sanki yıllarca aynı çatının altında yaşamıştık. Bu, saçları yeni ağarmaya başlamış, ilk bakıldığında fazla dikkati çekmeyen adamın içinde, öyle yüksek fazlı bir sevgi vardı ki, tanıştığı bütün insanları, adeta bu sevgi tılsımı ile büyülüyordu. O zamanlar Türkiye’den Azerbaycan’a gelişler henüz yeni başlamıştı. Ali Yavuz Akpınar ve rahmetli İbrahim Bozyel’den sonra, üçüncü gelen Ali Akbaş olmuştu. Önceden bir gezi planı hazırlamıştık. Ona ülkemizin en güzel, en önemli yerlerini gösterecektik. Ama o zamanlar, Azerbaycan, çetin imtihanlardan ve siyasi çalkantıların içinden geçiyordu. Ermeniler, kadim “Türk” toprakları olan Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’dan koparmak için yüz türlü hileye başvuruyorlardı ve Rusları da yanlarına almayı başarmışlardı. O nedenle “KGB” Azerbaycan’da kuş uçurtmuyordu. Ali Akbaş ile nereye gitsek, arabamızın peşine düşen başka bir araba, sürekli bizi takip ediyordu ki, onunla kendi evimde bile rahat konuşamıyordum. Çünkü konuştuklarımızın büyük çoğunluğunu sonraki gün gizli istihbarat görevlilerinin ağzından duyuyordum. Ben, o zamanlar Azerbaycan’da ileri görüşlü ve cesur çıkışları ile dikkat çeken ve Azerbaycan Türkçesi ve Rusça olarak yayımlanan iki derginin: “Gençlik” ve “Molodost” dergilerinin genel yayın yönetmeniydim. İstihbarat görevlileri, benim üzerime fazla gelmeseler de, Ali Akbaş’la aramızda köprü olan arkadaşımı, bilgi vermesi için sürekli rahatsız ediyorlar; zaman zaman onu sorguluyorlardı: Neden şöyle konuştunuz? Neden öyle dediniz? Hatta KGB görevlileri bir gün bana: “Gizli servisin bir elamanı gazeteci kimliği ile gelecek, misafirinizle (Ali Akbaş) görüşecek” diye haber gönderdiler. Ben, “asla böyle bir şey olamaz,” diye anında itirazımı bildirdim. O zaman gizli servisin en yetkili adamı bizzat gelerek benimle görüşmek istedi ve görüştük. Ve bana: 

“Yurt dışından Azerbaycan’a gelen tüm misafirlerle, bu yolla görüşürüz, eğer buna imkan sağlamazsanız, biz de misafirinizi sınır dışı ederiz,” dedi.

Ben de inat ettim: 

“O zaman ben de dergide, sizin bu tavrınızı yazar, yaptığınızı tüm dünyaya yayarım, başka misafirlere nasıl davrandığınız, onlarla nasıl görüştüğünüz beni ilgilendirmez, ama ben, sizin bu yöntemle misafirimle görüşmenize izin vermeyeceğim,” dedim. Bu nedenle de bizi sıkı takibe almışlardı. Ali Akbaş ile gecenin üçünde, evimizin az ilerisindeki parka inip orada dert bölüşürdük. Ali Akbaş sonraları, Ankara’da Türkiye Diyanet vakfının yayınladığı “Seçilmiş Şiirler” adlı kitabıma yazdığı ön sözde bunları şöyle ifade etmişti: “Aslında Bakü de çok güzeldi; bizi Hazar’ın kıyısından buralara kaçıran neydi, niçin çıktık dağlara? Hürriyet arayışı... diyorum kendi kendime. Çünkü şehirde kapalı kapılar ardında dahi konuşamıyor insanlar. “Yerlerin de kulağı var diyorlar”. Oysa benim yığın yığın sorum, onlarınsa yetmiş yıldır saklanan sırları vardı.”

Ali Akbaş’ın bu tespitleri tamamen doğruydu, gerçekti, yaşananlardı… Yeri gelmişken, burada bir detayı da yazmayı borç biliyorum. Ali Akbaş, o zamanlar Sovyetler Birliğinden kaçıp Türkiye’ye sığınan bir opera sanatçısının Bakü’deki ailesine ulaştırılması için bazı eşyalar getirmişti. Ben, o eşyaları sahiplerine ulaştıramadım. Çünkü o zaman Ali Akbaş’ın sınır dışı edilmesi gündeme gelebilirdi. O zamanlar hadisenin iç yüzünü, doğal olarak Ali Akbaş’a diyememiştim. Ali Akbaş, benim bu “korkaklığımdan” dolayı, belki de hala kızgındır. Ama ben, Ali Akbaş’ın, sınır dışı edilmesine fırsat vermek istemiyordum. Ben, onun vize süresinceson dakikaya kadar Azerbaycan’da kalmasını istiyordum.

Ali Akbaş, Azerbaycan’da kaldığı zaman zarfında, yüz yüze geldiği, tanış ve misafir olduğu herkesin gönlünde taht kurdu. Azerbaycan’ın edebiyat ve kültür çevreleri ile tanıştı. O zamanlar, ben Azerbaycan genç yazarlar topluluğunun da başkanı idim. Gerek o toplulukta, gerek diğer görüşmelerindeki canlı temasları, öyle derin izler bıraktı ki, bu izler Azerbaycan topraklarından hala silinmemiştir desem, belki de inanmayacaksınız. Şimdi, ben ne zaman Azerbaycan’a gitsem ve Ali Akbaş ile sohbetlere katılanlarla karşılaşsam, hemen Ali Akbaş’ı soruyorlar. İşin ilginç yanı odur ki, hep hafızasının vefasızlığından yakınan Ali Akbaş da, Azerbaycan’da görüştüğü bu insanların hepsinin adlarını birer birer sayıyor. 

Azerbaycan’da misafir olduğu sürece, onun gitmesi gereken her yere gittik, birçok yeri gezdik, Ali Akbaş orada silinmez izler bıraktı. “Her şey eskiyip gider; efendilikten gayrı…” diye boşuna dememişler. İlk tanıştığımız günden sonra geçen bunca zaman zarfında o, efendiliğinden asla taviz vermedi.

Ali Akbaş Azerbaycan’a, Osmanlı kültür ve medeniyetini bir sünger gibi içine çeken ulu bir ermiş gibi gelmişti. Sanki Türkiye halkı uzun zaman ayrı düştüğü Kafkaslardaki kardeşlerine, örnek davranış sergileyebileceğinden kuşku duymadığı Ali Akbaş’ı seçmiş ve temsilci olarak onu göndermişti. Buna göre de diye bilirim ki, bu seçim asla tesadüfî değildi, bir kaderdi.

Ali Akbaş ile, sazlı, sözlü akıp giden o bir aylık zaman dilimi nasıl geçip gitti; hiçbirimiz anlayamadık. Ayrılık zamanı gelmişti; ama Dağlık Karabağ çevresindeki olaylar günbegün daha sert bir hal alıyordu. Artık Azerbaycan’la Ermenistan arasında savaş başlamıştı. Bu durumda Ali Akbaş’ın Ermenistan sınırından Türkiye’ye geçmesi çok zor olacaktı. Onun Moskova üzerinden geri dönüşünü sağlamak için sarf ettiğimiz bütün çabalar sonuçsuz kalmıştı. Müracaat ettiğimiz makamlardan: “Sovyetler Birliğine nereden girmiş ise ülkeyi oradan terk etmelidir,” cevabını almıştık. Onu yeniden Ermenistan üzerinden Türkiye’ye göndermek için Ermenistan’la sınır bölgesi olan Kazak ilimizin valisine başvurduk, o zamanlar “İsahan” adlı yiğit bir dostumuz emniyet müdürlüğünde çalışıyordu. İsahan, kendi arabasıyla Ali Akbaş’ı sınıra kadar uğurlayacaktı. Vali bey, Erivan’da yaşayan bir Ermeni tanışını Kazak’a davet edecek ve vali beyin davet ettiği Ermeni’nin refakatinde, İsahan’ın arabasıyla gideceklerdi. Ali Akbaş ile Kazak şehri ile Ermenistan sınırında vedalaştık. Bizim onu Türkiye sınırlarına kadar uğurlama şansımız kalmamıştı. Bu gidişimiz, Ermeniler arasında kuşku uyandırır ve böylece Ali Akbaş’ın Türkiye’ye dönüşünü de engellemiş olurduk. Şimdi bu olayları sakin kafayla yazmak çok kolay, ama o zamanlar, tehlike hat safhada idi. Bu yüzden Ali Akbaş’ın dönüş yollarındaki tehlikeler ve içimdeki kaygılar, onun Türkiye’ye ulaştığı haberi gelinceye kadar, içimi parçalamıştı.

Onun gidişinden sonra, derin bir boşluğa düşmüştüm. Ali Akbaş demiri çeken mıknatıs gibi etrafındaki her şeyi çeken, etkisi altına alan biriydi. Azerbaycan’a yaptığı bu zorlu seferinin, sonraları Ali Akbaş’a tüm Türk Dünyasının, Avrasya’nın kapılarını açacağını kim bile bilirdi ki.

Onun hakkında bir şair, bir dost, bir dava adamı… çok yönlü söz açılabilir. “Bir adam az değil, bir milyon adam çok…” demişler. Millet fertlerinin sayısı ile değil, mertlerinin sayı ile millet olur. Ali Akbaş da mert bir oğul ve hiç kuşkusuz, sahip olduğu milli ülküyle ile “seçilmiş” bir insandır.

O, Türkiye’ye döndükten sonra yazdığı şiirlerin birçoğunu; “Kutlu Taş’ı, “Göygöl’ü, Türküler’i… ve diğer şiirlerini  “Gençlik” dergisinde yayımlamaya başladım. O zamanlar, daha Azerbaycan’da Latin alfabesine geçiş hayal bile edilemiyordu. Ama ben Ali Akbaş’ın şiirlerini, Türkiye’de basıldığı biçimde; yani Latin alfabesi ile yayınlıyordum. Bu Azerbaycan gençliği tarafından çok büyük bir ilgiyle karşılanıyordu. Bütün kalbimle diyebilirim ki, Ali Akbaş o dönemde, milli değerlerimizi mecazlarla ilmek ilmek işlediği şiirleriyle, Azerbaycan’ın özgürlük mücadelesinde, bizimle birlikte mücadele ediyordu.

Yıllar geçmiş, devirler değişmiş, Türkiye’ye gitmek sırası bana da gelmişti. Ama Azerbaycan’da olaylar öyle hızla gelişiyordu ki, o zamanlar Türkiye’ye gelmem söz konusu bile olamazdı. 

Ali Akbaş ile ikinci görüşmemiz iki buçuk sene sonra, Türkiye’de gerçekleşti. Bu buluşma öyle bir dönemde oldu ki, Azerbaycan’da Kanlı Yanvar olayları olmuş ve Bakü kırgını yaşanmıştı. 1990 yılının Mayıs ayında, Bakü’den İstanbul’a ilk turist seferleri başlamıştı. Yüz elli kişilik gençlik ekibinin başında, ben de İstanbul’a uçacaktım. Türkiye’ye geleceğimi, daha önceden Ali Akbaş’a haber vermiştim. (Burada İstanbul’a Atatürk Hava limanına ilk inişimin o coşkulu anlarını genişçe yazıp konuyu dağıtmak istemiyorum) Ali Akbaş ile İstanbul’da görüşmüştük ve iki gün boyunca yıllar yılı görmeyi istediğim ve gıyabında özlediğim şehrin, Türkiye’nin havasını doya doya içime çekmiştim. 

Bu arada, Kayseri’de, ilk Büyük Azerbaycan Kongresi olacağını duymuştuk. Sadece “Gençlik” dergisindeki Türkçülük faaliyetlerimden dolayı da olsa benim o kongreye katılma hakkım vardı. Ama birileri hakkımı yemişlerdi. Bizde böyle bir atasözü var, “Sen kendi hesabını yapadur, gör feleğin ne hesabı var.” Öyle de oldu... İstanbul’u gezerken, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı binasının karşısından geçerken, ilgimi çektiği için içeri girdiğimde, benden gayrı Azerbaycan’da adımını atsan yüzlercesi ile karşılaşacağın türden herkesin burada olduğunu görmüştüm. Beni Vakfın başkanı saygıdeğer Turan Yazgan’la tanıştırdılar. Turan bey, benim ismimi çok önceden duyduğunu söylemişti. Özellikle “Gençlik” dergisindeki faaliyetlerimden bahsetti. Ve hiç tereddüt etmeden beni de kurultaya davet etti. Ama benim vizemin süresi bitmek üzereydi. Sovyetler Birliğinin İstanbul Başkonsolosluğuna bir dilekçe yazdırdı ve vize sorunumu anında çözdüler, Ali Akbaş ile daha bir süre daha birlikte kalmak şansı elde etmiştim. Trenle evvelce Ankara’ya gidecek, Ali Akbaş’ın mübarek ailesi ve dostları ile tanış olacaktım. Sonrasında Ali Akbaş beni kurultayın gerçekleştirileceği Kayseri’ye götürecekti. Ali Akbaş’ın uğurlu kademi sayesinde, yıllar yılı arzusunda olduğum Türkiye seferim, öyle başarılı olmuştu ki, kısa sürede birçok tanış ve dost edinmiştim.

Ve... önce de dediğim gibi başka topluluklardan farklı olarak, sadece benim memleketim kendi özgürlüğünü kanı pahasına kazandı ve yeni bir özgürlük dönemi başladı. Çok geçmeden Elçibey’in önderliğinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinde değişimler başladı. Beni “Gençlik” dergisi genel yayın yönetmenliğinden, Azerbaycan radyo ve televizyon kurumu başkanlığına getirmişlerdi. Görevim süresince Türkiye ile Azerbaycan arasındaki iyi ilişkiler kurulmasına çok çaba harcıyor, büyük gayret gösteriyordum. Azerbaycan’ın demokrasi yolunda hızla ilerlediğini gören dış güçler ve onların yurt içindeki uzantıları bu süreci baltalamak için darbe girişiminde bulundular ve bizler görevimizi bırakmak zorunda kaldık. 

Üstat Necip Fazıl Kısakürek, ölümsüz mısralarında böyle diyor:

“Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı

Elindeyse beyazdan, gel de ayır beyazı.”

Kader, bana öyle bir ağ örmüştü ki, artık Türkiye’de yaşamak ve çalışmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. Azerbaycan’da üç sene boyunca işsiz, parasız, pulsuz kaldıktan sonra, Türkiye’ye yüz tutmaktan başka çarem yoktu. Türkiye’de tanıdıklarım çok olsa da, “dost” olarak bildiğim bit tek Ali Akbaş vardı. Yıllar önce Ali Akbaş’ı karşıma çıkaran kaderin, ervah-ı ezelde yazıldığına artık emindim. O günden bu yana, Türkiye’de yaşadığım yirmi altı sene boyunca, Ali Akbaş’ın kardeş kaygısını, her zaman yanımda hissettim.

 Hayatımın en zor dönemlerinde onun evinin ve gönlünün kapısı, bana hep açık oldu. Bizde diyorlar ki: “Her babayiğidin arkasında mutlaka yiğit bir kadın durur.” Ali Akbaş’ın eşi Ayten Hanım, işte bu tip kadınların başında gelir. Ayten Hanımın gayretleri sayesinde Ali Akbaş’ın yuvası, Türk dünyasının her köşesinden gelenler için tam bir sığınaktır.

Bazen aylarca görüşmüyor, haberleşmiyoruz. Ama Ankara ile Çanakkale arasındaki zaman ve mekan mesafesi, bizim ruhlarımızı birbirinden ayıramıyor. Galiba ben, sırf bu yüzden Çanakkale’de  gurbet hayatı yaşamıyorum. Biliyorum ki, soluduğum havada onun dost ve şair nefesi var. Yalnız kendi sorunlarımı değil, birçok Azerbaycanlı dostumun problemlerini de çoğu zaman onun zayıf  omuzlarına yüklediğim olmuştur. Benimle ilgili çabalarını burada birer birer sayıp sözü uzatmak istemezdim. Ama bir ikisini de hatırlamadan geçemiyorum.

2004 yılında altmış beş yaşımı doldurduğumda, benim jübile meselemi Azerbaycan’da hiç kimsenin düşünmediği bir zamanda,  Ali Akbaş ve onun yiğit dostları (O zaman dostumuz Yakup Deliömeroğlu, Türkiye Yazarlar Birliğinin başkanı, Ali Akbaş ise sekreteriydi) Ankara’da Milli kütüphane salonunda, Türkiye’de ilk defa, yaşayan bir şaire, yani bana, şahane bir jübile tertiplediler. O gecenin coşkusu hala benim içimdedir.

2006 yılında Rusya’nın önemli şairlerinden olan dostum Mihail Sinelnikov Türkiye’ye gelmek isteğini iletti. O zaman, Ali Akbaş ve Yakup Deliömeroğlu, yine Türkiye Yazarlar Birliğinde görevliydiler. Mihail Sinelnikov Ankara’ya geldi ve dostlarımız onu çok büyük bir içtenlikle karşıladılar. Ama o zaman biz, bir kez bile olsun Türkiye Yazarlar Birliğinin binasına uğramadık. Mihail Sinelnikov’un Türkiye’ye geldiğinde, meğer dostlarım Türkiye Yazarlar Birliğinden ayrılmışlar; ama bunu, M.Sinelnikov’un Türkiye seferi gerçekleşsin diye bana bildirmemişler ve hatta misafirin tüm masraflarını da kendi ceplerinden karşılamışlar. Ben bütün bunları sonradan öğrenecektim… 

Ali Akbaş’ın şiirleri ile tanıştıktan sonra Mihail Sinelnikov bana bir itirafta bulundu, dedi ki: “Türk edebiyatına, Nazım Hikmet’ten sonra böyle farklı bir şairin geleceğini hiç düşünmemiştim. Mihail Sinelnikov, Ali Akbaş’ın şiirlerini büyük bir içtenlikle Rusçaya çevirdi sonra, onun hakkında bir makale yazıp Moskova’daki  dergilerde yayımladı. 

            Çok geçmeden, Ali Akbaş ve Yakup Deliömeroğlu bu kez Avrasya Yazarlar Birliğini kurdular ve “Kardeş Kalemler” dergisini yayımlamaya başladılar. Galiba Ali Akbaş şiirde yarım kalan işlerini, genel yayın yönetmenliğini yaptığı bu dergi ile tamamlamaya başlayacaktı:

Ne zaman ki Kerkük gelir aklıma,

Boğazlanan bir Türk gelir ağlıma.

Fuzuli bağını viran edenin 

Alnı için tükrük gelir ağlıma.

 

 Aristo şairi kastederek şöyle diyor: “Söz açık olmalıdır, zayıf değil…” Ali Akbaş’ın şiirlerine baştan başa yüce ve açık, anlaşılır duygular yüklenmiştir. Onun kitaplarında bir tane de olsa zayıf şiire rastlamak mümkün değildir. Hakiki eser bitip tükenmez bir enerjiye sahip olur. Ali Akbaş’ın şiirleri de öyledir. Defalarca okusanız da hep yeniden okumak istersiniz ve bu şiirleri her okuyuşunuzda, olağanüstü bir sanatkar ilhamının, yeni özelliklerini bulursunuz. Birbiri ile ilişkisi kesilmiş iki ışık kaynağını, o dünyayı ve bu dünyayı kendinde birleştirebilmek başarısı, her büyük sanatkar gibi, Ali Akbaş’a da yabancı değil.

Bir Norveçli şairin dediği gibi  “Ne zamansa, kumsalda oynadığımız gibi yıldızlarla oynayacağız.” Sonsuzluk kokusu gelen bu mısraların benzerlerini, Ali Akbaş’ın, çocuklukla hikmetin haşir neşir olduğu mısralarında da görebiliriz. 

Nobel ödüllü şair Bunin diyordu ki, “Sadece çocukluk çağlarını yürekten hissediyorum, ömrümün yerde kalanları benim değil.” Bu anlamda Ali Akbaş’ın şiirlerine bir çocuk hayreti, bir çocuk coşkusu ve alçakgönüllülüğü hakimdir. Nağmeye dönmüş bir Fransız şiirinde denildiği gibi: Keşke gençlik bilseydi, keşke ihtiyarlık başarsaydı.” Ali Akbaş’ın ilk gençlik yıllarında yazdığı şiirler ile ihtiyarlık döneminin şiirlerini kıyaslarsak, coşku ve mükemmellik bakımından hiçbir farkın olmadığını görürüz, bu zaten böyle de olmalıdır. Başka bir deyişle deha çok şeyi kendinde birleştiriyor, yetenek ait olduğu edebi ekolle yetiniyor. Sıradan birisi ise hocasının öğrettiklerinin dışına çıkamıyor. Yani Ali Akbaş daha ilk gençlik yıllarında kendini bulan ve bu buluşuyla da edebi kaderini ve üslubunu belirleyen bir sanatkardır. Büyük sanatkar, kendi hakkında yazarken de konuşurken de insanlık adına konuşur, çünkü insanlığa ait olan ne varsa onun varlığında mevcuttur. Bu manada Ali Akbaş’ın şiir coğrafyası Türkiye ve Türk Dünyası ile yetinmeyip tüm dünyayı kucaklıyor.                  

            Bizde böyle bir deyim var: “Niyetin nereye ise menzilin orasıdır.” Ali Akbaş’ın içindeki büyük Türklük sevdasıyla, sonunda bütün imkanlarını zorladı ve kısa sürede tüm Avrasya’da ün kazanan “Kardeş Kalemler” gibi soylu bir derginin genel yayın yönetmeni oldu. Şimdi, şiirlerinde dile getiremediği bazı şeyleri bu dergi aracılığı dünyaya ulaştırıyor. Hiç çekinmeden diyebilirim ki, Kardeş Kalemlerin Azerbaycan ve diğer Türk yurtlarında, en az Türkiye’deki kadar okuyucusu var.

            Ali Akbaş Türkiye sınırlarını çoktan aşmış bir şairdir. Makedonya’da kitabının yayınlanmasını, birbirinden değerli çocuk şiirlerinin, ders kitaplarına alınması, okullarda okutulması, dediklerimizin bir kanıtı olsa gerek. Ali Akbaş şiirlerine yüklediği enerji ile bütün zamanlarda yaşama hakkı kazanmış, bahtiyar bir sanatçıdır. Büyük bir şiir dehasının bu kadar mütevazi olması eşine az rastlanan bir özelliktir. Ama bu ilk bakışta böyledir, haksızlığın boy gösterdiği dönemlerdeki yılmak bilmeyen bir eda ile haykırışları ise ona bir başka özellik kazandırıyor.

Onun dostluğundan söz açsak, “adam gibi adam olduğu” sözleri gönlümüzden dilimize çıkacak. Şairliğinden söz açsak, tarife sığmaz sözler sarf etmek gerekecek. Şiirine onun kadar titiz davranan birine rastlamazsınız. Nasıl söyleyelim kelimeleri kendine, kendini kelimelerine sevdirene kadar uğraşır, onda bir gizli arı çalışkanlığı ve işine sadakat söz konusudur. Ali Akbaş, doğanın bir parçası olduğuna inandığından, kaleminden çıkanları da doğanın bir parçasına benzetmeye özen gösteren ve en sonunda buna nail olan ve bunu bir alışkanlık haline getiren, bahtiyar sanatçımızdır.

O bir tevazu timsalidir. Bu yönü ile Azerbaycan’ın çok büyük, ama hakkı teslim edilmemiş şairi, adaşı Ali Kerim ile aynı  karakteri paylaşıyor. Belki de tevazu, büyük şairlerin hepsi için geçerli bir özelliktir, bilemiyorum. “Derinlik ne kadar fazlaysa o kadar sakindir,” diyorlar. Bunu sözü sanki Ali Akbaş’a söylemişler. Şiir festivallerinde defalarca birlikte olduk. Fikir, düşünce ve hüzün dolu şiirlerinin her isteği karşılayacağından emin olduğu için başka şairler gibi salonları coşturmak için asla çaba göstermez.

Ona sözün sihirbazı desek yanlış olmaz. Çiçekten balözü çeken arı misali sözün usaresini çekerek, tüm vezinlerde aynı düzeyde eserler verir. O belki az yazıyor, ama “öz” yazdığına şüphe yok. O: “Güzellik gibi, ahlak gibi, metafizik kavramlar gibi, anlatılması zor olan bir şeydir şiir” diyor. Şiiri böyle bir yaklaşımı ile tanımlayan şairden başka ne beklenmeli ki?

Türk Dünyasının dertleri, acıları, onun şiirlerinden bin bir feryat ve yürek dağlayan sızılarla, kızıl bir hat gibi geçiyor.

O, daha ilk şiirlerinden itibaren hakikatin farkına varmış bir şairdir, şiirin derinliklerine inip, bir arı gibi öyle ince damarlardan şiir şırası çekiyor ki, onun yazdığı konularda eser verebilirsiniz ama onu taklit etmek imkansız gözüküyor. O, hangi konuya el atmışsa, o konuya ebedi mührünü de vurmuştur.  İşin ilginç yanı odur ki, Ali Akbaş şiirin bütün vezinlerinde kalemini sınava çekmiş ve her defasında da bu sınavdan alnının akı ile çıkmıştır Ali Akbaş’ta hikmetli Doğu şiiri ile modern arayışlı Batı şiirinin öncül sentezi, ilahi bir biçimde buluşur. Klasik Doğu şiiri ile modern Batı şiirinin zengin tecrübesinden yararlanan şair, gazel yazanda da, koşma yazan da, ya da serbest şiirlerinde de aynı zirveyi yakalayabilmiştir. “Fuzuli”, ”Bizim Türküler,” “Erenler Divanı” ve daha onlarca birbirinden farklı biçim, ritim ve farklı ruh haliyle yazılmış şiirleri bu düşüncemizi kanıtlamak için yeterli olacaktır. Bu eserler seslerin, renklerin, vahilerin, sırlı fısıltıların, bazen çılgın, bazen aheste armonisini oluşturmaktadır. Ama ben bu yazımda daha çok hatıralarıma yer ayırdığımdan Ali Akbaş’ın şiirlerini incelemeden, sadece “Göygöl” şiirine değineceğim. Güzel sudan bir damla da içsen, bir derya da içsen, aynı değerdedir. “Göygöl” şiirinde bir şiir hazinesi saklıdır:

Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği…

*

Ne kadar özenmiş hilkatin eli,

Bir depremde doğan yayla güzeli..

*

Gök mavi, göl mavi, her şey semavi

Arşa çıkar ateşgahın alevi.

*

Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar

Bismillah demeden yıkanmasınlar…

*

Asırlardır sevda çeken gönüller

Ateşgah’da yanar, burada serinler…

*

Bir sabah Göygöl’de peri kızları

Yıkanırken siper edip sazları,

Üstlerine gelmiş bir deli çoban.

Kır papaklı sırtı heybeli çoban

Bakmış ki göl başı peri tüneği

Atmış üstlerine ak kepeneği.

Bir anlık gafletten doğmuş Tepegöz 

Oğuzu uykuda boğmuş Tepegöz.

*

Bir gece yarısı ay suya düşer,

Çöllerde bir ceylan pusuya düşer.

 

            Dikkatle okunduğunda bu şiirde acılı, ağrılı, sancılı bir o kadar da şanlı, şerefli tarihimizin tüm evrelerinin, ince bir dantel gibi örüldüğünü görüyoruz.

Bu şiiri, bir de şunun için öne çıkarıyorum ki, ben bu şiirin ilk mısralarının nasıl oluştuğuna da tanıklık ettim. Yukarıda da anlattığımı gibi, ve bir güz günü de Ali Akbaş’ı, doğada oluşum tarihi bilinen, dağların kucağında karar kılan yedi bacının en güzel gölü olan Göygöl’e götürmüştük. O, sonraları Göygöl’e bu gidişimizi kağıda böyle dökecekti: “Yıl 1988. Mevsim son bahar. Derin bir hüzün çökmüş yaylalara. Nizami’nin yurdu Gence’yi geride bırakıp Kepez dağına tırmanıyoruz. Kepez dumanlar içinde ve eteğinde bir peri uyukluyor. Dünyanın en sihirli suyu olan Göygöl bu. Biz üç şair... bahta lanet okuyarak suyun aynasına dalıyoruz” Ve o dalış Ali Akbaş’a “Göygöl” gibi olağanüstü bir şiiri yazdıracaktı. İşin aslı bu ki, 1141 senesinde, Gence’de büyük bir deprem olmuş ve bu deprem nedeniyle Kepez dağının bir bölümü uçup, Aksu ırmağının önünü kesmiş. Göygöl de ve böylece oluşmuştur. Bu, doğanın bir mucizesiydi. O dönemde Gence’de bir mucize daha gerçekleşmiş ve sonraları dünya Edebiyatı tarihinde  “Hamse”nin kurucusu olarak geçmiş Nizami Gencevi dünyaya gelmiştir. Tabii konumuz bu olaylar değil. Göygöl’ün güzelliği birçok şairin kalemine ilham vermiş ve ölümsüz eserlere konu olmuştur. Hiç kuşkusuz Ahmet Cevad’ın Göygöle yazdığı şiir, bunların başında gelir. Ali Akbaş ile Göygöl’ün etrafını çevreleyen çamların yeşil renginden renk  ve ad alan bu dağlar meralı gölü, sevgi ve hüzünle izlerken, onun Türkiye’ye döndükten sonra Göygöl’le ilgili böyle  ölümsüz bir eser yaratacağı hiç aklımıza da gelmezdi. Üstelik Ali Akbaş, bizim yazmadığımız, yazamadığımızı şeyleri de dile getirecekti. Bu şiirin ahenginde, baştanbaşa bir hüzün hakim:

Şimdi yaylaların son baharıdır

Dağları kaplayan süt buharıdır

Yapayalnız kalmış kuğulu Göygöl

Ağlayan göz  gibi buğulu Göygöl

Uzar kıyısında bir sarı kamış

Kendini seyreder sularda yay kış

Şimal küleğiyle kar geliyor, kar

Sunamı tufandan koruyun dağlar.

Bu ölümsüz mısraları okudukça Yetik Ozan’ı ve onun “Atmaca Uçurumu”  kitabını hatırlıyorum. O da zamanında Ali Akbaş gibi Türk dünyası problemlerini şiirlerine yansıtıyor ve o yerlerin lehçesinden bazı kelimeleri de mısralarında aynen koruyordu. Eger örnek aldığımız mısralara bakılırsa kullanılan “şimal” ve “külek” sözcüklerinin Anadolu Türkçesinde pek kullanılmadığın görürüz. Buradan yola çıkarak şairin neden “kuzey” yerine “şimal”, “rüzgar” yerine “külek“ kelimelerini kullandığını anlıyoruz. Çünkü Azerbaycan’da “Şimal küleği” denildiğinde Rusya’dan gelecek bir bela kastediliyordu. 

Aslında bakıldığında Ali Akbaş’ın şiirleri nerdeyse arı peteğine benziyor, peteklerde bir tane bile olsun, boş yüksüye rastlamak mümkün değil. Ali Akbaş da sanki her mısra ve hatta her söze özel bir anlam vermeyi, okuyucusunu simgelerle  sınava çekmeği başarıyor:

Mesnevi okuyup geçtik Gence’den

İçime bir sızı düştü inceden

Elveda bağlarda üzüm derenler

Üzümü unutup hüzün derenler

Elveda adını unutan şehir

Elveda akmayı unutan nehir

Ata yadigarı Gence elveda

Dalına kuruyan gonca elveda.

Ali  Akbaş o yerlerden geçtiğinde Nizamileri, Mehsetileri büyüten, onlara adından ad veren Gence şehrinin adı değiştirilmiş, Gence adı unutturulmuştu. İşte o nedenle üzüm derenler “hüzün deriyordu” ve Ali Akbaş, o nedenle “adını unutan şehre”, “akmayı unutan nehre” “dalında kuruyan goncaya” ağıtla karışık bir veda ediyor, el sallıyordu. 

“Kim diyor bir ömrün destanı bitir

Çay taşır, sel gider, sahiller kalır.

Adiler yıllara koşulup yitir,

Zamandan  zamana dahiler kalır...” 

Sadece Göygöl şiiri bile, Ali Akbaş manalar şairi olduğunu söylemeye yeter. Manalar ebedi olduğu için Ali Akbaş da ebediyet şairidir.

                                                            

                                                            

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 191. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 191. Sayı