Kadın Kokulu Tütsü


 01 Mart 2021



O kocaman Hanlar Hoca’yı bel sapıyla dövdüler. Dövdüler derken, onu hallaç pamuğuna çevirdiler hem de bunu yapanlar köyün çocukları. Öyle dövdüler ki kendileri de yoruldular, vazgeçtiler. Dediler ki bu kez kesin öldü. Bu dersten sonra aklını başına toplar dediler. Sonuncu tekmeyi vuran uzun boylu genç Hanlar Hoca’nın kulağına eğilip “Seni bir daha buralarda görürsem bir it eniği gibi kulağını kesip yerine tuz basmazsam itin soyuyum.” dedi. 

Hanlar Hoca köyün başına gelene kadar girmediği çalı dibi kalmadı, hem de kupkuru, yolun tozlu böğürtlenli çalılarına. Karşısına çıkanlardan biri de demedi ki Hanlar Hocam niye bu haldesin?! Bir kez de suya eğilip elini yüzünü yıkadı yine karşısına çıkan kimse demedi ki Hanlar Hoca niye bu haldesin? Denmemesinin sebebi köydekilerin hiçbirinin Hanlar Hoca’yı tanımamasıdır. Bilmiyorlar ki o, kendi çevresinde, köyünde, ilçesinde değeri bilinen nasıl da bir insandı! Bilmiyorlardı ki, Hanlar Hoca siyah takım elbise içinde, beyaz gömleğiyle, elinde dosya, okulun ala renkli kapısından girince sınıfta bayan öğretmenler eteklerini çekiştirip dizlerini örterdi. Öğretmenler odasının penceresinden onu görünce herkes sınıflara dağılırdı. Kapıcı Mesme Hanım beline bağladığı yün şalı çekiştirip dururdu kapının ağzında hem de gülümseye gülümseye derdi Hanlar Hoca’nın yüzünde bir tebessüm belirsin.

Çocuklar gölgesinden kaçardı Hanlar Hoca’nın, kimin cesareti ola ki ders zamanında kantine gidebilsin. Bakması yeterdi bir bakışı var idi… Ters ters. Sanki bir tokat atsa bundan daha iyiydi. Fakat Hanlar Hoca bir çocuğun başına hafifçe bile vurmamıştı hiç. Yanına çağırıp dersi sorması yeterdi. O, ders sorduğunda insanın adını bile unuttuğu oluyordu. O da hafızası iyi, çalışkan öğrencileri severdi adeta onun göz ışığıydı onlar. Hanlar Hoca’nın gözünün ışığı olmak da her öğrenciye nasip olmazdı. Her zaman: “Bize aklı başında üretken insanlar gereklidir. Zeki ve alanında uzman… Eğer biz geleceğin doktorunu, mühendisini, astronotunu, siyasetçisini, tarihçisini hazırlayamazsak bizden millet olmaz. O yüzden eğer bunlar gerçekleşmezse bu toplum sürü olarak kalacak, bunu isteyenler çoktur.” derdi.

İşitse ki birileri çiftçi olmuş, okumamış; buna çok kızardı. An gelir oğluyla gururlanan adamın karşısına oturur sert konuşurdu kahvehanede. Ona öyle sözler söylerdi ki muhatabının kulakları kızarırdı. “Nedir bu elin oğlu Moskova’da Fizik Üniversitesinde asistan olabiliyor ama senin oğlun Bakü’de mühendis olamıyor. Hıyar yetiştiren insan bizim neyimize lazım? Bu köyde kim bilmez üzüm aşısını ve pamuğu nasıl toplamayı, kim bilmez? Bu köyde herkes çiftçi, başın ağrıyınca koşuyorsun Eskeran’da Zaharyan’ın yanına. Niye senin oğlun tıp bitirip doktor olmuyor da gelip benim başıma baytar oluyor? Eşek doğurtmaya…” derdi. 

Hanlar Hoca’nın sözü birçok öğrenciyi kendine getirmişti, bazıları da çiftçi olmak için komşu köye çalışmaya gitmişti. Duymuşlardı ki o adamların Hanlar Hoca’nın yanında sucu, pamukçu kadar değerleri yoktu. Bu Hanlar Hoca aynı duruşunu sürdüren bir insandı, şimdi nerde o Hanlar Hoca? Şimdi çoluk çocuğunun ayakları altında kalmış. Dövülmekten bir hal olmuş dudağının yarası iyileşmiyor, başındaki yarık kapanmıyordu. Bir zamanlar bu adamın pantolonunda çift ütü izi, gömleğinde kırışıklık gören olmazdı. Şimdi ise saçı sakalına birbirine karışmış durumda. Asıl Hanlar Hoca o dağların başındaki köyde kaldı. Bu ise kaçkın, bu göçebe Hanlar’dı, bu hırsız Hanlar’dı, burada herkes onu böyle tanıyor. Kim sabah sabah görse ki traktörünün yakıtı yok, arabası çalışmıyor, varırdı Hanlar Hoca’nın yanına. Herkes bilirdi ki Hanlar Hoca yakıt hırsızı idi. Bu açlığın, kıtlığın içinde kimi gidip uzak köylerden koyun bulup ailesine et getirirdi, buğday taşırdı, Hanlar Hoca da yakıt. Herkes bilirdi ki onun ailesi yoktu bir şekilde ailesi öldürülmüş zamanında. Çoğu ise acırdı: “Eliniz kurusun, beş on litre yakıt için bu insan bu kadar yorulmaz. Zaten onun derdi ona yetiyor.”

Bir de baktın ki Hanlar Hoca bir ay ortalıktan kaybolur. “Galiba ona araba çarptı leşini de kanala attılar” derlerdi. Sabahın bir vaktinde oda komşusu duyardı ki hıçkırık sesi geliyor, gidip görürdü ki Hanlar Hoca dönmüş, oturmuş pencerenin önünde ağlıyor. O ağlarken insanın yüreğine ateş düşüyor, onun ağlaması farklı bir ağlamaydı o kocaman adam keman gibi inliyordu, adeta bir kemandı o. Döndükten dört beş gün sonra Hanlar Hoca tahta döşemeli dehlizde tıkırtı yapmadan sessizce yürüyüp gider ve kaybolurdu. Büyük araçların peşi sıra giderdi fakat gel gör ki üzerinden yakıt kokusu gelmezdi, oysa bu insan yakıt hırsızıydı. Onun lakabı ise ‘Yakıt Hanlar’ idi. Yirmi beş litrelik alüminyum su bidonunu onun elinde yakalamışlardı. Öylece o an bilindi. Meğerse Hanlar Hoca’nın yakıta karşı alerjisi varmış. Kapağı açınca onu öksürük tutmuştu ve direttiler içsin gözü doysun. “Buna alerjin var neden çalıyorsun?” diye sordular. İçlerinden biri çıkarak: “Bu tip suçluları Rusya’da çok gördüm, yakıttan alerjisi olan bu adamdan kim kuşkulanır, kim der ki hırsız budur? Ömründe sigara içmeyen adam narkotik madde satar, kim bundan kuşkulanır?” dedi. Hanlar Hoca ise yakıt çaldığını yalanlamadı, yalanlayamazdı da. “Köyümüzde sana yer verdik, bu hırsızlık neden? Araban da yok. Satıyor musun?” diye sordular. O ise “Evet” diyerek yanıt verdi. Belki de ömründe ilk kez utanarak bu kadar insanın gözüne bakarak yalan söyledi. Bu yalan ise herkesin beklediği yanıttı. Adamı dövmekten yorulmuşlardı, hiç olmazsa amacını, derdini bilelim.

Hanlar Hoca buna ikna olmuştu sadece işin aslı gizli kalsın yeterli. Bilen olsa onu traktöre bağlayıp her bir zerresi ayrılana kadar traktörün arkasından sürüklerdi.

İyi ki aynı gün yalana inanmayan da çıkmıştı: sınıf komşusu Serdar. On sekiz on dokuz yaşlarında ya vardı ya da yoktu, onun ekmek almaya parası olmadığını bilirdi. Ne olsa beğenirsiniz? Hanlar Hoca rastgele bir hırsız değil, taşı kaldırır altındaki akrebin haberi olmaz. Köyün çok uzağında bir yer var. Üzerine önlüğünü, eline eldivenini giyip kanalın içine kendirle salladığı boş bidonlardan birini alır, gündüzden ayarladığı aracın yakıtını gece taşır. Sonra da geri dönüp her şeyi yerine koyar, dolu bidonu da sallar kanala. Arkta yıkanır temizlenir ve geri döner. 

Serdar ne bidonlardan ne de gördüklerinden bahsetti. Gördü ki Hanlar Hoca bir gece at arabasıyla geldi, bidonları alıp gitti. Sonra onun ardınca oraya kadar gitti, gördü Hanlar Hoca bidonları bir askere veriyor, asker de koyuyor PDM[1]’ye. Bunun karşılığında ne bir para ne de bir teşekkür… Sanki borcunu verip geri dönüyor. 

Hanlar Hoca öğlen okulun bahçesine çıkınca kupkuru kalmıştı. Serdar gidip nerede kimlere ne anlatmışsa herkes elinde on, yirmi litrelik plastik, demir bidonları getirip düzmüştü merdivenin önüne. 

“Savaşın bu ağır zamanında böyle hayırsever bir işle uğraşırken bunu bizden niye saklıyorsun?” dediler. “Götürüp oğluna verdiğini niye söylemiyorsun. O da PDM’ye döküp düşman üstüne yürüyor. Oysaki cepheye yardım etmek sadece senin değil hepimizin görevi, herkes biliyor ki orada silah sorunu var, yemek ve giyim yok, yakıt ise sudan daha çok gerekti”. 

Aynı gün Hanlar Hoca merdivene oturup bir hayli düşündü. Sonra gidip bir araba tuttu, bidonları yerleştirdi. PDM süren genç, okulda gözünün ışığı olan gençlerden biriydi. Ara karışmış, değişik bir zamanda PDM’yi Haçalı Dağı’n arasına sürdü. Bir iki saat beklediler, üstüne beyaz boya ile haç işareti çizilmişti. UAZ[2] karşı taraftan tozu toprağa katarak geldi ve bir genç zabit indi. Hanlar Hoca’nın elini sıktı ve halini sordu, öyle öğrenci gibi de elini arkasına attı. Onun şoförü bidonları UAZ’a taşıdı. Hanlar Hoca da UAZ’a gitti.

Hanlar Hoca bir hafta önce dönmüştü. İki gündür evden dışarı çıkmıyordu. Komşular, kapının kapalı olduğunu, içeriden hıçkırık sesi geldiğini söylüyorlardı. Bugün yine köye çıkmıştı, komşu köyden gelen üç kişiyi karşıladı.

Hanlar Hoca bu kez odasına dönmedi, köy kahvesine geldi. Yazın sıcağı herkesin karşısında yakıt renginde buz gibi biraz, nohut dolu tabak ve yanında da tuz. Oturup savaştan konuşuyorlar. Düşmanı geri püskürtmenin stratejik bir yolunu bulmuşlardı. İnsanın gönlünden savaş bitsin ve esir düşenler özgürlüğüne kavuşsun geçiyordu. Millet çadırlardan, sınıflardan, kolhoz binalarından, onun bunun damından, vagonlardan toplanıp güle güle köyüne ulaşsın. Gel gör ki bira da konu da bitmiyordu.

Hanlar Hoca’nın dövüldüğünü görünce anladılar bunu yapan köyün adamı değil. Yaygın bir şekilde herkes komşusunu hırsız etmemek için daraba ve kilit yardımıyla yakıtlarını korumaya almıştı ama bilmedikleri bir şey vardı ki Hanlar Hoca köyünün değil uzak köylerin yakıtını çalıyordu.

‒ Yahu bu itin eniği ne kadar da şerefsiz. Orada savaş oluyor, ölür müsün yakıtından beş on litre versen? İnsan canından çocuğundan geçiyor ama bunlar yakıtından geçmiyor. Bu adam yakıtı içmiyor, satıp para kazanmıyor, götürüp veriyor askerlere. Veriyor ki düşmanın anasını ağlatsın, çıkartsınlar bu topraklardan millet dönsün evine eşiğine. Bu adam da ölülerin intikamını böyle alıyor. Niye ölüyorsunuz it oğulları, böyle bir adama el kaldırmak olur mu? Masanın başında ayakta durup boğaz yırtılıncaya kadar konuşun. Sonra oradan biri geldi, başladı nohudu ağzına atmaya ve bekledi ki acaba Hanlar Hoca ne diyecek?

‒ Bana yakıt lazım.

Gelip tam ortada durdu. Kime baktıysa herkes gözünü kaçırdı.

‒ Kötü bir durumdasın, doktora gitmelisin Hanlar, paran yoksa vereyim.

‒ Yahu evine git dinlen. Gör ki bir insanı ne hale getirmişler.

‒ Bu hükümetin yakıtı da teknolojisi de var… Tokat ve tepikten ölene şehit unvanı verilmiyor.

‒ Beş yüz litre.

‒ Beş yüz litre mi?

‒ Bu ne konuşuyor?

‒ Ahmak adam yürü git, bırak derdimizi çekelim.

‒ Bu gece götürmezsem hepsini öldürecekler.

Hanlar Hoca bu defa yıllar önceki hükmüyle konuştu. Karşısındakiler de yıllar önceki adamlar değildi.

Hanlar Hoca çok beklemedi. Baktı ki ses çıkmıyor, gitti. Yolda Serdar sanki gökten düştü önüne. Hanlar Hoca’nın yaralarına nasıl merhem olacağını bilemiyordu. 

Serdar Hanlar Hoca’ya destek olarak: “Dostlarım var, şu dakika alırım yanıma, ineriz köylerin canına, akşam kanalın yanındayız.” Serdar basıp gitti. Bir de döndü ve kendisi gibi on çocuk da yanında ve elleri doluydu. Hanlar Hoca coşkuyla traktörle gelmişti, kendisi sürüp gitmişti.

Bu kez gözünün ışığı gelmemişti. Bu defa Haçalı Dağı’n arasına kendisi gitti. Yola revan oldu. Doğduğu an okulun müdürü olmamıştı, çocukluğu bu dağlarda geçmişti. Koltuğunda defter kitabı, karşısında sürüsü, aklında bir hedefi: “Okuyup Bakü’ye gideceğim, okuyup öğretmen olacağım Surhay Hoca gibi.” Şimdi dolamaçlı yollarda ona çocukluğu görünüyordu. Annesinin dağ göklerinden sacın yarısı kadar pişirdiği ketenin tadı damağında duruyordu. Çocukluğundaki annesi gözünün önünde canlanıyordu. Genç gelin; iri kara gözlerinde bütün dünyanın ışığı, talihin sert tokadından kızarmış yanakları tatlı dilinden ballanmış dudakları, bütün yaralara merhem elleri… Genç gelin, ne baba var arkasında ne kardeş ne de yanında kocası. Ne başında yazması vardı başkaları gibi ne de eteği takılırdı ayağının altına. Ata da binerdi, elinde kamçısı ağacın dibine çöküp mis gibi leğende çamaşır da yıkardı. Odun da keserdi sobaya, ekmek de yapardı tandırda, hele de beyaz önlüğü giyince reçete de yazardı, köyde ne kadar gelin varsa hepsi onun elinde doğurmuştu. 

UAZ bu defa Haçalı Dağı’n arasına beş altı ölü köyü de geçip oynaya oynaya geldi. Geceden beri köylerin dumanı üstündeydi. Şafak vaktinde görüştüler. Bu defa UAZ’da insan çoktu. Üç zabit gelmişti; biri yine Hanlar Hoca’nın elini iki eliyle sıktı. Öyle bir buluşma idi ki sanki savaş havası yoktu burada. O, yine Hanlar Hoca’nın gözünün ışığıydı. Elinde Rus silahı yüzünde saçı sakalı olan bu kişi babasıydı. Şimdi üstü, düşüncesi, akidesi değişse de Hanlar Hoca onu çok iyi tanıyordu, oğlunu ona çok övmüştü, o da her görüşmede Hanlar Hoca’nın karşısında nerde ise iki kat dururdu. “Canım sana kurban Hanlar Hoca, bu Arsen’in eti senin, kemiği benim, okusun adam olsun” diyordu. Şimdi bu insan Hanlar Hoca’ya Rus silahının nişangâhından bakıyordu. O da yanındaki komutan da. Komutandan kendi dillerinde izin aldılar görüşmeye izin var mı diye? O da gelip bidonlara bakıp başını oynattı. Arsen UAZ’ın arka kapısını sevinerek açtı. Ninenin elinden tutup dikkatle indirdi, onun ardınca Hanlar’ın eşiyle iki kızı da araçtan indiler. Hanlar anasını çocukken nasıl kucakladıysa öyle kucakladı, anası da onu. Annesi ağlamıyordu öylece durmuştu, düşmanın bağrını çatlatıyordu.

Hanlar Hoca’nın eşi ağladı hem de hıçkıra hıçkıra. Kızları da kucaklaşıp ağladı, Hanlar Hoca da ağladı. Öyle ağladı öyle ağladı ki Arsen de kendini tutamadı. Annesi sordu niye bu haldesin? Seni bu ciğersizler mi bu hale getirdi Han yavrum. Eşi diyordu bizi burada bırakma. 

Ölüm ayaklarının altında Hanlar, ne olursun bizi de götür. Kızları yemin ederek: “Avos bize yakın birinin gelmesini istemedi” dediler. 

Sen bizim için kendini harap etme ve bizim için yakıt getirme bunlara. Arsen’in babası Hanlar Hoca’yı dürtüp yerden kaldırdı. Hanlar kalkıp geldi traktörün yanına. Komutanın huzuruna.

‒ Komutan ya eşini ya da kızlarını alıp gidebilir diyor. Bu kadar yakıta şimdilik bu düşüyor. 

‒ Yahu böyle konuşmamıştık. (Hanlar Hoca Arsen’in yüzünde bir merhamet aradı ama bulamadı) söz vermiştin, demiştin ya beş yüze dördünü de bırakırım. Bu kadar toprağımızı, evimizi, malımızı elimizden aldınız, bari kadınları bırakın. Biraz erkekliğiniz olsun. Biz size silah çekmedik. Esir lazımsa kadınları bırak beni götür.

Hanlar Hoca ne dediyse de komutan sözünden dönmedi. 

‒ Ne yapayım seni? Oysa yakıt senden daha kıymetlidir. Düşüncemi değişmeden git buradan yoksa beşinizi de gebertirim. 

Hanlar Hoca yıllardır bu adamları tanıyordu, biliyordu ki masada verdikleri sözü kapının arkasında unuturlardı. 

‒ Anamı seçtim ve anamı verin gideyim. 

İkisi de güldü Hanlar Hoca’ya. Hem de dalga geçerek. “Aptal Türk ayağı mezarda olan koca kadın neyine lazım? Sana o kadar fırsat verdik. Ya kızın ya anneni seç diye.” dediler. Hanlar Hoca kızlarını bağrına bastı, saçlarını ve yanaklarını öptü, eşini de kucakladı. Boynu, boğazı ıslandı.

‒ Biraz dayanın, evimizi yabancıdan koruyun geleceğim, dedi.

Hanlar Hoca anasının elini tutup giderken sanki onu düşman eli gibi boğuyordu. Annesi ne kadar “Beni bırak kızlarını al.” dediyse de Hanlar Hoca duymadı. Sadece Arsen’in yüzüne bakarak bir şey dedi, onu da Arsen anladı. Tembihlemişti daha öncesinden ve “Üstünde zerre hakkım varsa kızlarımı ve eşimi yamyamlara yedirme, koruyamazsan öldür, evi de yak, ben bir daha dönemeyeceğim.” demişti. Arsen ona söz vermişti.

Beş altı asker taşıyan yük arabası durunca UAZ o tarafa gitti, traktör bu yana döndü. Anası Hanlar Hoca’nın yanına oturmuştu. Ayakları birbirine değiyordu ve titriyordu. Nefesini hissediyordu, sinesi hırıldıyordu. Anasını birden bire yılların ağıtı tuttu.

‒ Ağlama anne. Sen, baban, kardeşin, kocan ölünce hiç böyle ağlamamıştın. 

Hanlar Hoca annesi ile dönerken traktörün sahibi diyecek bir söz bulamadı. Üstelik kendisini onun yerine koydu yüreği yandı.

Hanlar Hoca’nın komşularının ayağı alıştı, bir gün sonra nineyi ateş kavurdu. Kimin ne imkânı varsa esirgemedi. Biliyorlardı ki Hanlar Hoca’nın kuruşu bile yoktu; çalışmıyor, kazanmıyordu. 

Doktor da çağırdılar, ilaç da aldılar, yemek de getirdiler. Gel gör ki ninenin ateşi düşmedi. Titreye titreye sayıkladı… Doktor direndi ki anneyi yaşatalım, hemen şimdiden ambulansa bindirip Bakü’ye gönderelim. 

Hanlar Hoca komşunun pantolon ve ceketini giyinip ambulansla Bakü’ye geldi. Hastanenin yabancı dehlizlerinde kaldı.

Yoğun bakımdan hekim çıkınca Hanlar Hoca’ya: “Bu duman her bacadan çıkıyor, başın sağ olsun!” dedi. 

Aynı gün Hanlar Hoca’nın evinin üstünden yükselen kadın kokulu duman göğün dokuzuncu katına burula burula yükselse de Bakü’ye ulaşmadı. 

 

[1] Piyadanın döyüş maşını (PDM): Piyade Savaş Aracı.

[2] Ulyanovsky Avtomobilny Zavod (UAZ): Ulyanovsk Otomobil Fabrikası. Bu fabrikada üretilen Rus aracı. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 171. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 171. Sayı