Kadın Veganlar Kulübü


 01 Eylül 2020


Hasta muayenesinden dönüyordum. Uzaktan görünce emin olamamıştım ama yakınlaştıkça ailemize ait arazinin üzerinde oldukları anlaşılan bir grup insan vardı. Biraz daha yaklaşınca şaşkınlığım iyice artmıştı çünkü yol kenarındaki bu hafif meyilli tarlada, dolaşanların tamamı kadındı ve çiftçi kadınlara benzemiyorlardı.

Merakım iyiden iyiye artmıştı. Arabayı yolun kenarına park edip onlara doğru yürümeye başladım.

Beş kadın, ellerinde kazma küreklerle çukur açıyorlardı. Arazinin üst tarafında bir sıra küçük toprak öbekleri vardı. Her halde o öbekleri de bu hanımlar yapmışlardı. Şimdi ikinci sırayı yarılamışlardı. Kazdıkları yerin hemen yan tarafında beyaz torbaların yan yana konduğu bir sıra malzeme duruyordu. 

Benim kendilerine doğru yürüdüğümü görünce çalışmayı bırakıp bana doğru bakmaya başladılar. 

Geçen yıldan sürülüp nadasa bırakılan tarlanın iyice yumuşamış toprağında yürümek zor oluyordu. Burası çok verimli bir araziydi. Dedemin vefatından sonra babam, buranın kendisinde olmasını istemişti ama kura sonucu tarla amcamda kalmıştı. Şehre yakın olması nedeniyle gelecekte arsa olarak da değerlenebilecek bir yerdi.

Yürürken tarlanın yumuşamış toprağı ayakkabılarımın içine doldukça kadınların kim olduğu ve ne yaptıklarına duyduğum meraka kızmaya başlamıştım. Geri dönsem de artık faydası yoktu. Pantolonumun paçaları da toz toprak olmuştu. Bu kadar yumuşak toprağa ne gömüyorlarsa çukur açmak çok kolay oluyordur, herhalde.

Kadınlar da durmuş benim gelişimi seyrediyorlardı. Tanıdık bir ses duydum:

-Yusuf, hoş geldin.

Durup, yumuşak toprakta yürümeye çalışırken bükülen belimi düzelttim, sesin geldiği yöne baktım. Amcamın hanımı Asiye yengemdi seslenen.

- Hoş bulduk, Asiye yenge! Belki yardım gereklidir diye düşündüm, beş hanım ne yapıyorsunuz böyle?

- Gel, gel çok güzel şeyler yapıyoruz.

Yeni bir bitki türü mü ekiyorlardı acaba. Dünya çok küçülmüştü artık. İnternetten her şey gibi tohum satın almak da mümkündü. Manavda gördüğü meyveyi veya bir belgeselde gördüğü sebzeyi kendi bahçesinde yetiştirmek için tohum sipariş edenlere sık rastlanır olmuştu. Kimi başarılı, kimi denemeler de hayal kırıklığı oluyordu. Özbekistan’ın o meşhur çekirdeksiz kara üzümleri yine Kırım’ın çekirdekleri şifa dolu kardinal üzümleri böyle halk denemeleri ile gelmiş, şimdi ürünleri pazarları dolduruyordu. Buralarda toprak çok verimliydi, güneş de boldu. İnsanlara ne ekersek yetişir düşüncesi veriyordu.

Asiye Yengem öğretmenlikten emekli olmuştu. Son yıllarda sosyal etkinliklere ağırlık vermeye başlamıştı.

Bu düşüncelerle, yumuşak toprağa bata çıka hanımlara iyice yakınlaşmıştım. Onlar durmuş beni takip etmeye devam ediyorlardı.  Belki de benim gelişim yorgunluklarını atmak için onlara bir fırsat vermişti.

Biraz önceki şakalaşmamızı devam ettirmek istercesine;

-Ne ekiyorsunuz ne dikiyorsunuz, dedim.

Asiye yengem;

-Tavuk diye bağırdı. 

Şaşkınlıkla;

- Tavuk mu, diyebildim.

-Evet, evet! Gel anlatalım. Bu şehrin tarihine geçecek çok güzel bir etkinlik yapıyoruz. 

Sesi kendinden çok emin bir tondaydı. Sınıflarda yüksek sesle konuşmaya alışmış öğretmenlerin sesleri, açık havada da çok iyi işitiliyordu. Acaba internetten tavuk ağacı diye yeni bir ağaçla mı karşılaşmışlardı ya da telaffuz edemedikleri bitkinin ismini kendilerince tavuk mu koymuşlardı? Bu arada hanımların yanına iyice yaklaşmıştım.

Asiye yengem arkadaşlarına beni tanıtıyordu.

-Arkadaşlar, herhalde aranızda tanımayan veya adını duymayan yoktur. Bu genç adam ailemizin gururu Dr. Yusuf. 

-Yusuf hoş geldin.

Yanlarındaydım ve hayretle onlara bakıyordum. Kadınların birkaçını tanımıştım. Un fabrikası sahibi Kenan beyin hanımı Nurten ve eczacı Şükriye hanımı uzun zamandır tanıyordum. Şükriye hanımın kocası da eczacıydı. Diğerlerini de Asiye yengem tanıştırdı. Biri kendi okulundan felsefe öğretmeni Ayşe diğeri ise şehrin büyük otobüs firmasının sahibinin eşi ressam Şükran Hanımdı.

Ben hoş bulduk deyip nefesimi toparlamaya çalışırken o bütün ekibi tanıtmıştı bile. Hiç tarlaya çalışmaya gelmiş gibi bir halleri yoktu. Üzerlerindeki elbiseler gayet şık, saçları yapılıydı. Evden çıkarken hafif bir makyaj yapmayı da ihmal etmemişlerdi. Varlıklı insanlar oldukları belli oluyordu.

-Ne tavuğu imiş bu ektikleriniz merak ettim, diye sordum.

-Tavuk işte, bildiğimiz tavuk.

Tarlanın kenarındaki tümseklerin üzerlerindeki toprağın renginden onları daha önce yapıldığı belli oluyordu. Önümde üç tümseğin nemli toprağından yeni yapıldığı anlaşılıyordu. Aynı sırada iki de yeni açılmış çukur vardı. Kenarda bekleyen beyaz torbaların içinde de herhalde tavuk vardı.

-Buradan tavuk ağacı mı bitecek, dedim. 

Hepsi birden nasıl güldüler. 

Daha önce değişik vesilelerle görüştüğümüz eczacı Şükriye hem gülüyor hem de;

-Yusuf Bey olur mu öyle şey? Biz şehrimizin ilk kadın veganlar kulübüyüz. Bu da kulübümüzün etkinliği. Arkadaşlarımız kulübümüzün üyeleri. 

Söylediklerini tam anlayabilmiş değildim. İyi eğitim almış, kendilerince varlıklı bu kadınlar kendi başlarına tarlanın başında çukurlar açıp tavuk gömüyorlardı. İşçi de çalıştırmadan ellerinde kazma kürek çalışıyorlardı. 

Şaşkınlığımın devam ettiğini görünce onlar da bana hayret ediyorlarmış gibi geldi. 

-Bu şehirde erkek vegan kulübü var mıydı, diye soruverdim.

Nerdeyse hepsi birden aynı şeyi söylemeye çalışıyorlardı.

-Erkek vegan kulübü yok hatta bu şehirde bizden başka vegan kulübü de yok ama biz ilk kadın veganlar kulübüyüz.

Kendilerinden ve kulüplerinden haberdar olmayışıma benim onların işlerine şaşırdığımdan daha fazla hayret ediyor gibiydiler.

Un fabrikası sahibi Kenan beyin hanımı Nurten, buraya gelmeden hemen önce kuaföre tarattığı çok belli saçlarını elinin tersiyle omzundan geriye atarak,

-Gerçekten bizim hakkımızda yerel basında hatta ulusal televizyonlarda çıkan haberlere hiç rastlamadınız mı? Pek çok kanalın ve gazetenin isimlerini gururlu bir şekilde peş peşe sıralıyordu. Bu televizyon kanalları ve gazetelerin adları sayıldıkça diğerlerinin göğüslerinin kabardığı çok belli oluyordu.

-Hayır, dedim. 

Gerçekten rastlamamıştım. Ne gazete ne de televizyon haberlerine rastlamıştım. Doğrusu Nurten’in saydığı kanalların haber bültenlerini uzun yıllardır izlemiyordum ama asıl hayret ettiğim dedikodu yoluyla bile bahsettiklerinden haberimin olmayışıydı. Orta ve küçük hacimli şehirlerde dedikodu bazen televizyon kanallarından daha etkili olabilir. Bir yandan da dedikoduya bile değer bulunmadıysa belki de bu kulüp gerçekten önemsiz bir şey yapmıştır diye düşündüm bir an.

-Ne yapmıştı ki, kadın veganlar kulübü?

Asiye yengem gururla ileri atıldı;

-Şehrimizin tarihine altın harflerle yazılacak bir farkındalık eylemi gerçekleştirdik. Hatta ülke çapında ilk ve tek olan bir eylem ortaya koyduk.

Ülke çapında öneme sahip bir eylem olmuş, yazılı sözlü basın buraya gelmiş ama ben duymamıştım.

Asiye yengem devam ediyordu,

-Bilirsin, şehrin çıkışında DenPiliç diye bir tavukçuluk şirketi vardı. İşte üç ay önce DenPiliç iflas edince elindeki tavukları satmak için ilan verdi. Bizim haberimiz olduğunda pek çoğu satılmış ve son 376 tavuk ellerinde kalmış. Diğerlerini kurtaramadık, onları alanlar tavukları kestirmişler. Biz Kadın Veganlar Kulübü olarak 376 tavuğu satın aldık ve bu canlara asla zarar vermeyeceğimizi basın toplantısıyla açıkladık. Şükran Hanımın kızı Feride de valilikte basın şubesinde çalışıyor. O da gazete ve televizyonlara haber verdi. 

Gözlerimi açmış dinliyordum. Benim etkilendiğimi düşünerek daha da heyecanlanıyorlardı.

-İnsanın doğa üzerindeki baskısı son bulmalı! diye konuşmasını sürdürüyordu Asiye yengem. Biz o gün ilan ettik ki, Kadın Veganlar Kulübü olarak bu tavukların etlerinden, yumurtalarından, tüylerinden hiçbir şeylerinden yararlanmayacağız. Onların hayatlarının sonuna kadar yaşamaları için elimizden geleni yapacağız. Onlar insanlar yesin diye yumurtlamıyorlar, o yumurtalardan çıkan civcivler insanlar tüketsin diye çıkmıyor. İnsanın doğa üzerindeki baskısını kınıyoruz, diye açıklama yaptık. Çok ilgi gördü.

-Peki sonra ne yaptınız o kadar tavuğu?

- Sulama kanalının yanında geniş bir elma bahçemiz var. Oranın etrafı yüksek tellerle çevrili. Amcanla konuştuk bütün tavukları elma ağaçlarının arasına bıraktık. Artık tavuklar özgürdü. İnsanlar onların ne yaşam haklarına ne de yumurtalarına saldırıyordu.

-Yumurtladılar mı?

-Yumurtlamazlar mı diye eczacı Nurten araya girdi. Bunlar yumurtacı tavuklarmış, biraz da yaşlanmışlar ama yine de yumurtlamaya devam ettiler. Bir ara elma bahçesinin zemini uzaktan bakılınca bembeyaz görünüyordu.

-Toplayıp çocuklu fakir ailelere filan verseydiniz diyecek oldum, hepsi birden:

-Asla! diye üzerime yürüdüler.  Biz insanın doğa üzerindeki sömürüsünü bitirmek için veganız. Kendimiz yemediğimiz gibi kimseye de hayvanları sömürtmeyeceğiz. Bir yumurtayı bile o bahçeden çıkarmadık.

Amcamı düşündüm. Herhalde elma bahçesine tavukların gübresine ek olarak bir de yumurtaları ve kabuklarıyla böyle güzel bir bakımı gördükçe kim bilir nasıl keyiflenmiştir. 

-Amcam ne dedi, sizi destekledi mi?

Yengem,

-Önce biraz karşı çıkar gibi oldu ama sonra o da destekledi. Hatta bahçedeki yumurtaları bir sansar yemeye başladı. Ona çok kızdı. Tavukları korusun diye getirdiğimiz köpeklerden biri de yumurta yemeye başlayınca hemen onu da değiştirdi. 

Yengemin anlattığına göre bir de un fabrikası sahibi kadın veganlar kulübünün bu etkinliğini destekliyormuş ve fabrika atıklarını ucuza tavuklar için yem olarak satıyormuş.

Herkes çok mutlu görünüyordu.

-Şimdi burada ne yapıyorsun diye sordum.

-Tavuklar satın aldığımızda zaten yaşlılardı. Bir iki haftadır ölmeye başladılar. Biz de onları getirip buraya gömmeye karar verdik. Bu tarlanın hem toprağı yumuşak hem de uzak değil. İşin bu kısmından amcanın haberi yok. Ona bahsetmezsen memnun oluruz.

İstemeden ben de kulübün etkinliğinin içine çekiliyordum. Elma bahçesinin gübrelenmesinden memnun olan amcam, tarlanın toprağı sürüldüğünde ortaya çıkacak tavuk kalıntılarına herhalde çok sinirlenecekti.

-Tilkilere filan verseydiniz diyecek oldum, hepsi birden üzerime yürüdü.

-Asla, dediler. 

Tavukların ölülerinin tüketilmesine izin vermek canlılarının öldürülmesinin de yolunu açarmış. Bunun için kendileri yalnızca bitkisel ürünlerle besleniyorlarmış. Hayvanlara ait bir şeyin insanlar tarafından yenilmesini barbarlık sayıyorlarmış. 

-Ama sağlıklı beslenmek için insanların az da olsa hayvan kökenli proteinlere ihtiyacı var.  

-Evet var ama bunu sağlamak için bitkilerden geliştirilmiş özel proteinli gıdalar satılıyor. Onları yiyerek sağlıklı kalmak mümkün.

Demek un fabrikasının ve elma bahçesinin sahiplerinden başka da vegan etkinliklerinden memnun olanlar vardı.

-İyi de tilki nereden bulsun bu protein haplarını. Onlara bari verseydiniz.

- Hayır, dediler. Bunu çok tartıştık. Bir canlının başka bir canlıyı yok etmesine biz aracılık etmek istemiyoruz.  Medeni insanın tavrı bu olmalı. Bitkileri tüketerek de yaşanabilir hem de daha sağlıklı olarak. Bu canların da duyguları var, onlar insanlar yesin diye yumurtlamıyorlar!

İyi niyetlerini ve naif düşüncelerini sevmiştim ama yine de

-Bitkilerin duyguları yok mu, diye sordum. 

Hepsi birden duraksadılar. Onlar insanlar yesin diye mi meyve veriyor? Elmalar, sizin için mi dalında olgunlaşıyor veya domatesler kızarıyor?

Herhalde bunu hiç düşünmemişlerdi. Ressam hanım,

-Peki niçin, diye sordu.

-Tavuklar niçin yumurtluyorsa, elma da onun için meyve veriyor. Domates aynı sebeple meyvelerini dallarında ne büyük zahmetlere dayanarak taşıyor ve olgunlaştırıyor. Kendi neslini devam ettirmek için ne kadar çok çabalıyor. Doğadaki canlıların hepsine saygı duymalı. Siz “ağaç korkutmak” nedir hiç duymadınız mı?

Birbirlerine bakındılar. Duymuşlarsa bile o an hiçbirinin hatırlamadığı çok belliydi. Halbuki eskiden çok yaparlarmış, ben de dedem yaparken görmüş ve çok şaşırmıştım.

Ağaç korkutma geleneğini anlattıkça onlar da hatırlamaya başladılar. Belki bugün bile yapanlar vardır. Evin bahçesindeki yaşlı armut ağacı iki yıl üst üste meyve vermeyince dedem, ben bu ağacı korkutacağım diyor, baltayı eline alıp, "Ben bu armut ağacını keseceğim meyve vermiyor" diyerek ağaca doğru yürüyor, babaannem ise "Dur, yapma! Gelecek yıl verir" diyerek ona engel oluyordu. 

Her birinin dudaklarında küçük tebessümler belirdi çünkü benzer hikayeleri ya duymuşlar veya yaşamış olabilirlerdi. Ben anlatınca hatırladılar.

-Peki armut gelecek yıl meyve verdi mi, diye sordu eczacı Şükran.

-Evet korktuğundan mı yoksa zaten öyle mi olacaktı bilmiyorum ama bir sene sonra hiç vermediği kadar çok meyve verdi o ağaç. 

Kadim devirlerden kalan bu geleneği düşünüp hafif tebessümlerine devam ediyorlardı.

-Ayrıca bitkilerin duygusallığını en iyi hanımlar bilirler. Evlerinde yetiştirdikleri çiçeklerle konuşan onları seven kadınların bitkileri daha güzel oluyormuş. Bitkilerin de canlarının olduğu kesin bana kalırsa duyguları da var!

Heveslerinin kırıldığını hissediyordum. O coşkulu etkinliğin havası bozulmuştu. Amcama ve tilkilere iyilik yaptım gibi geliyordu. Onlara kolaylıklar dileyerek izin istedim.

Tarlanın yumuşak toprağında yürümek gerçekten zordu. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 165. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 165. Sayı