Kafesten Kuş Uçmuş Gibi


 15 Eylül 2025

Arı, onun aşkıydı. “Bal, arıların yazdığı en güzel şiir.” derdi. Beyaz maske sırtında, elinde ince ince tüten körük, gün boyu “zeytinlik”deki arı kovanlarının içinden çıkmazdı. Çalışkandı. Azimliydi. 

İş dönüşü bazı akşamlar bize uğrar, akşam yemeğini birlikte yerdik. Eşimin yemeklerini beğenirdi. “Çok acıktım. Bugün ne pişirdin Fatma Hanım?” derdi.  Eğer yemek sebze ağırlıklı ise sevinirdi. Ben fazla sevmezdim sebze yemeklerini.  İkisi iki yandan bana yüklenir, pırasanın ve bamyanın kırk çeşit faydasını anlatırlardı. Ne güzeldi ağabeyimin bize konuk olması, bizimle aynı sofraya oturması.  Arkamda bir dağ hissi uyanırdı. Soframızın bereketi, evimizin gönül aydınlığı idi. Mutlu olurduk. Bir de bakardım ki, uzandığı sedirin üstünde uyuya kalmış. Anlardım ki çok yorgun… Uyandırmaya kıyamazdım.

Çoğu zaman eli boş gelmezdi. Ya bir çita petekli bal, ya kavanoz içinde polen, ya da küçük bir şişede propolis getirirdi. Bir defasında dağ kekiği, yabani sarımsak ve semizotu getirmişti. Bunların hepsi yaylım için arı kovanlarını koyduğu Amanosların eteklerinde göverirmiş. Bir akşam alacasında ise koca bir damacana su ile gelmez mi? “Bundan sonra musluk suyu içmeyecek, billur gibi yayla suyu içeceksiniz.” Demişti. O akşam kana kana buz gibi yayla suyu içmiştik. Gerçekten harika bir suydu.

Ağabeyimi ayak seslerinden tanırdım. Yere vurmuş gibi tap tap yürürdü. Her zamanki gibi kapıyı ben açardım. Sarılır, öperdi beni. Kulağıma usulca fısıldardı: “Canım kardeşim! Seni çok seviyorum.” Takılırdım kendine: “Bütün ağabeyler böyle balmumu mu kokar?”

Nice sonra gözleri kan çanağı uyanırdı. “Ne oldu bana yahu, aklım gitmiş. Çay hazır mı?” derdi. Elinde çay bardağı sorardı: 

”Bugün ne yazdın? Oku da dinleyelim bakalım!                                            

Bilgisayarımı açıp okurdum.  Dikkatle dinler, zihin pencerelerimi açan, yazarken hiç aklıma gelmeyen yorumlar yapardı. Onu dinlemek ufkumu açardı. Ağabeyimin benim için bir şans olduğunu düşünürdüm. Ne güzeldi iki kardeşin şiir ve edebiyat konuşması. “Yaz, kardeşim yaz. Senden geriye yazılanlar kalacak.” derdi. 

Nereden aklına geldi bilmiyorum. “Aşk olsun, bir arı hikâyesi yazmadın.” dedi. Şaşırdım. Aslında yazmıştım. Yoksa yazdığımı duymuş muydu? Önümüzdeki ay, dergide yayımlayacak, kendine sürpriz yapacaktım. Eminim çok sevinecekti.       

Ağabeyim şairdi. Yazdığı şiirleri bazen okurdu bana. Ne güzel bir ses tonu vardı. Musiki eşliğinde onu dinlerken adeta büyülenirdiniz. O, mütevazılık gösterir, kendini şairden saymazdı. “Arıcıdan şair mi olur?” derdi. Şiiri bırakacak diye ödüm kopardı. Hâlbuki bazı şiirleri Ortaokul Türkçe ders kitaplarına kadar girmiş, bazıları ise yarışmalarda yüksek dereceler almıştı. Gül Şafağı ise geçen yıl gün ışığı gören ilk kitabıydı. 

 “Sen arının şiirini yazdın mı ki, benden hikâyesini istiyorsun?” dedim. “Yazmaz mıyım?” dedi. Gerçekten yazmış. Cebinden çıkardığı bir kâğıttan başladı okumaya:

ARICA

Her uçuşta çiçeklere
“Birdir gönlüm, dilim” dermiş.
Güzelliklerin kimyası
“Birlik, ihlas, ilim” dermiş.

Bin tohum eker bir dağa
Yayılır ovaya, bağa
Çiçek süs olur toprağa
Mevla’m, “Görsün kulum” dermiş.

O, ne uyur ne de yatar
Çok çalışır, çok iş tutar
Peteklere sevgi katar
“Yağma olsun balım” dermiş.

O, ezel ayarlı sazdır
Türkü söylet, şiir yazdır
Şafakta uçan niyazdır
“Hakka çıkar yolum” dermiş.

O çiçekler neşvesidir
O muhabbetin sesidir
Sütü bir aşk ülkesidir
“En basit şey balım” dermiş.

Mumda yanar, balda akar
Damladan deryaya bakar
Her çiçek bir çeşit kokar
“En güzeli gülüm” dermiş.

Şiiri bitince, alkışladım kendini.

Hasta olduğumdan mıdır nedir, son günlerde bana olan düşkünlüğü artmıştı. Zavallı organizmama hükmeden bu illet, onun şefkatiyle hafiflerdi. Gözlerime dolu dolu bakardı. Benim için üzüldüğünü, endişelendiğini söylemezdi ama ben bilir, anlardım. Her şey içimizin derinliklerinde saklıydı.

Geçen gün telefonda farkında olmadan “Baba” demişim kendine. Nasıl mutlu olmuştu anlatamam.  Öyle ya ağabey baba yarısı sayılmaz mıydı? Onda hep babamın kokusunu bulurdum.

İçimden gelir, gönlümden kopardı: Gömleklerimi onunla paylaşmak isterdim. İsterdim ki benden ona hatıra kalsın. Gömleğimi onun üzerinde görmek hoşuma giderdi. Bana olan gömlek, ona da olurdu.

İkimiz de mutlu olurduk.   

Böyle kaç gömlek giydirip hediye ettim bilmiyorum.  Benim verdiklerime hiç nazlanmaz, itiraz etmez, giyerdi. Benden giden her gömlek onun için yeniydi.  Benim olan onun da sayılmaz mıydı?

Bazen eşinin kendine takıldığını söylerdi: “Yine bugün kardeşinin elbise reyonuna uğradığın belli oluyor.”     

Paylaşmak ne güzel bir duyguydu. Hele de kardeşler arasında olursa…

Savuştururken Bana takılırdı: “Yahu şu güzel ayakkabıların iki numara büyüğünü al.” derdi. Kendinin ayakları büyüktü. Ayakkabılarına bakar, “Bu ne ya çocuk mezarı gibi” derdim.

Kahkahalarla gülerdik.

Sonradan anlardım ki ağabeyime verdiğim bütün gömleklerimi itirazsız giymesi beni mutlu etmek içinmiş.   Sanki ağabeyimin gömleği mi yoktu. 

İçimdeki “erken göç duygusu”nu nereden bilecekti? 

Geçen cumartesi erkenden beni aradı: “Hadi hazırlan, seni bir yere götüreceğim.” Dedi. Az sonra gelip beni aldı. Önce “SOFRA” ya uğradık. “Sofra”, hanımının yerel ev yemekleri yaptığı küçük, şirin bir lokanta idi. Orada kahvaltı yaptık.  Birçoğunun adını unuttuğum lezzetli ev yemeklerinden tatmak hoşuma giderdi.  Eski bir Türk yemeği olan Toygaya bayılırdım.

Az sonra babamın ve annemin mezarlarının başucundaydık. Babama ve anneme Fatihalar gönderdik. Mezarların otlarını temizledi, pet şişeyle solan çiçekleri suladı. Başladı ağlamaya. Benim özüm zaten yuka. Kalkmıyor ki kaldırayım. Meğer ne çok ihtiyacımız varmış gözyaşı dökmeye… Ağla babam ağla. “Kardeş,” dedi.  Sana vasiyet ediyorum: Ben ölürsem babamın ayakucuna –aha şuraya-gömün.” “Sus hele sus” dedim. “O nasıl söz öyle? Kimin kimden önce öleceğini Allah bilir.

İri iri baktı bana. “Üzülürsün diye söylemedim sana.” Dedi. Sonradan düşündüm saklamanın bir anlamı yok!”

“Böyle kötü kötü konuşma.  Korkutma beni. Neyi saklamanın bir anlamı yok.”

“Bir ay önceydi. Birlik’te arıcılara konferans veriyordum. Kürsüdeyken tahmin edemeyeceğin bir şey oldu.  Yüzüm uyuştu. Felç geçiriyorum sandım. Hayret, dilim dönmüyor, kelimeleri söyleyemiyordum. Bayılmışım.”

Develisi gün eşimle birlikte Adana’ya kalp ve damar cerrahı bir profesöre gittik. “Sen beyin kanaması geçirmişsin. Beyne giden damarın biri pıhtı atmış. Allah yüzüne bakmış. Her zaman bu kadar şanslı olmaya bilirsin. Acil ameliyat!” dedi.

“Korktum. Başımdan bir kaynar su döküldü. Aradan bir ay geçti. Çok şükür şimdilik bir şey yok. Pıhtı mıhtı yok. İlaçlarımı kullanıyorum. Bizim çocuklar benden endişeli. Sürekli soruyorlar: ”Baba ne zaman ameliyat olacaksın?”

Onlara: “Az kaldı, şu işlerimi bir hal yoluna koyayım. Arının sağım zamanı geldi, onu sağayım, ameliyat olacağım inşallah!”

Tedirgindim.

Ağabeyim anlatıyor, ayağımın altından sanki bir dünya kayıyordu.

“Ben de doktor gibi düşünüyorum. İkinci kez pıhtı atarsa bu kadar şanslı olmaya bilirsin. Ameliyat ürkütmesin seni. Her geçen saniye senin için risktir.”

“Arının sağımını yapayım, gideceğim.”

Vedamız böyle mi olacaktı ağabey?

Şimdi gözlerim bulut bulut… 

“Elif” gibi yapayalnızım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 225. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 225. Sayı