HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
NIKA ZHOLDOSHEVA 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
HİDAYET ORUÇOV 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Kardeş Kalemler 6
İSMAİL DELİHASAN 7
Kamasin dilinin son temsilcisi
Klavdiya Ancigatova’nın ruhuna saygıyla
Kamasin Dili
VAGİF SULTANLI
Hastalık onu aniden, sonbaharın sonlarına doğru yakalamıştı. Bir sabah uykudan uyanıp yatağından çıkmak isterken bilincini kaybederek yüzükoyun düştü ve kendine geldikten epey sonra bile ona ne olduğunu anlayamadı. O zamandan beri yatakta geçen günlerinde, yaşadığı ömrün dağınık parçaları sanki her şey dün olmuş gibi hafızasında canlanınca zihni donuklaşıyordu.
Abalakovo ulusundan Sayan ilinin merkezi olan Aginsk’e kadarki yirmi beş kilometrelik yolu, iki haftada bir gidip geri dönmek o kadar da kolay bir şey değildi. Araç olmadığı için daha şafak sökerken kalkarak yola koyulur, öğleyi biraz geçerek, şehir merkezine ulaştığında postanede çalışan ahretliğini arayıp bulur, geceyi onun evinde geçirdikten sonra öbür gün pazar harcını yaparak geri dönerdi.
Birçoğu için yorucu olsa da ormanların, göllerin sessizliğinde yürüdüğü bu yol onu alıp götürür, evine ulaşıncaya kadar zamanın nasıl geçtiğinden haberi olmazdı. Bütün taşlarını, keseklerini tanıdığı bu yolun uzunluğunu şimdiye kadar fark etmemişti. Sanki ömrü bu yollara dağılmıştı. Geçip gittikçe yaşanmış yılların kırışığı açılıyor, dökülüp saçılanları topluyordu.
Yol boyunca kendi kendine yüksek sesle bağırarak konuşuyor, bazen birileriyle bahse girerek inatlaşıyor, bazen de sanki gaipten ona sorulan bir soruyu bütün ayrıntılarına kadar cevaplıyordu. Bazen çocukken annesinden duyduğu hüzün dolu şarkıları da okurdu. Çiçekler, yapraklar, kuşlar, hatta taş ve keseklerin bile onu dinleyip söylediklerini anladığını zannederdi.
Her defasında şehir merkezinden dönerken, özellikle de karanlığa kaldığında kurtların saldırısına uğrayacağını düşünse de çocukken annesinin anlattığı Gökbörü efsanesini hatırlayarak cesaretini toplar, korkularından kurtulurdu. Uluma sesleri ona yalnızlığını unutturur, karanlıkta ışıldayan gözlere hayranlıkla bakardı. Onun cesareti obaya yeni yerleşen sakinlere de sirayet etmişti.
Ulu ataları Mana ve Kan çayları arasındaki geniş vadide yerleşmişlerdi. Doğup büyüdüğü Abalakovo ulusu ise İlbin çayının seyrek yeşilliklerle kaplı manzaralı yakasında yerleşmişti.
Çocukluğunda ulustaki herkes onun soyundan, Kamasinlerdendi. Konuştukları dile Kalmaji, Kangmaci denen, ak kuşaklı çadırlarda bir aile halinde yaşayan ulus, yazın hep birlikte sürülerini önlerine katarak Sayan dağlarının göz okşayan yaylalarına göç eder, sonbahar gelir gelmez yeniden Abalakovo’ya dönerdi. Her yerin bembeyaz karla kaplandığı, iş gücün azaldığı ayazlı kış aylarında bütün akraba ve komşular bir araya gelerek anıların sıcaklığına sığınır, uzun gecelerin ömrünü kısaltmak isterlerdi.
Ruslar bu yerlere ayak bastığından beri ulusun eski düzeni bozuldu, zamanla her şey özge, yabancı bir örtüye büründü. Çadırlara benzemeyen ağaç evler yapılınca ulusun manzarası değişerek tanınmaz hale geldi, bu da yetmezmiş gibi sonradan gelenler onları Tayga Tatarları olarak çağırmaya başlayınca ezeli adları da unutturulmaya başlandı. Ulusta, Rusların açtığı okulun birinci sınıfına giderken neden evde annesinin konuştuğu dilde ders görmediğini, neden alfabelerinin olmadığını düşünse de o zamanki çocuk aklıyla bunun sebeplerini anlayamıyordu. Çok geçmeden içki düşkünlüğü, sarhoşluk, ayyaşlık gibi kötü alışkanlıklar bütün ulusa bulaştı. Daha da kötüsü kilisenin inşası ile kendi dini inançları baskı altına alınmaya başladı. Ulusun bütün şamanları, dilleri sökülüp çıkarılarak gizlice ortadan kaldırıldı.
Sonra, geyikler arasında veba salgını yayılınca ulusun zaten kararmış olan yaşamına bir dert daha eklendi. Annesi, geyikler bilinmeyen bir hastalıktan sinek gibi kırıldıktan sonra, o zamana kadar görülmemiş bir kıtlık ve açlık döneminin başladığını anlatırdı. Sibirya’nın sert, acımasız iklimi karşısında dayanabilmek o kadar da kolay değildi. Bir kaç yıl süren kıtlığın çaresiz bıraktığı halk, geçinmek için doğduğu toprakları terk ederek komşu bölgelere yönelince Kamasinler bir toplum olarak dağılmış ve hızlıca yok olmaya başlamışlardı.
Hafızası yerine geldiğinde Fin dilbilimcilerinden Kay Donner’in 1914 yılında Abalakovo’ya geldiği zamanı da sisler ardından hatırlıyordu. O zaman çok gençti, on dokuz yaşına yeni girmişti. Devlet memurlarının eşliğinde uzun yolları aşarak gelen misafir, dilcilikle birlikte ağız edebiyatı, masal ve efsaneler, bir sözle Kamasinlerle ilgili her şeyle ilgileniyordu. O zamanlar halk daha göçüp dağılmadığından malzeme toplamak çok da zorluk olmuyordu, halkı bekleyen felaket o zamanlar daha başlamamıştı. Bu zamana kadar birisinin gelip de Kamasinlerin dili, yaşam biçimi ile bu kadar yakından ilgilendiğini görmediğinden misafire karşı kalbinin derinliklerinde sebebini kendisinin de anlayamadığı, kendisine de zor belli olan bir sevgi doğmuştu. Fakat misafirden Kamasin diliyle konuşanların tamamının sadece iki yüz civarında olduğun öğrendiğinde hayrete düşmüştü. İki ay sonra ulustan ayrılan misafir, hatıra olarak annesine, kadifeye sarılı bir hediye vermişti. Annesinin ölünceye kadar herkesten sakladığı, gizlice, korkarak okşadığı bu hediyenin ne olduğunu ise o asla öğrenememişti.
– Biz soyumuzdan ayrı düştük, bu yüzden de bu hallere düçar olduk, bir defasında annesinin birisiyle dertleşirken söylediği bu sözleri şimdiye kadar unutmamıştı. Kadın, Türk soyundan ayrı düşen halkını Tanrının cezalandırdığını anlatıyordu.
Annesi Afanasiya’nın öldüğü güne kadar kalbinin derinliklerinde, günün birinde bir şeylerin değişeceğine, farklı şeyler olabileceğine inanmaktaydı. Onun ani ölümüyle son ümitleri de kaybolup gitmişti. Defin işlemleri bittikten sonra zamanının çoğunu köyün yukarı tarafındaki mezarlıkta geçiriyor, annesinin mezarı başında oturup hayallere dalıyordu.
Ölümünden sonra, bazen annesinin gölgelerin arkasından beliren ruhunu görür gibi olur, uykuları kaçardı. Onun eşyaları arasından bulduğu meşin kaplı eski defteri karıştırırken bazen içini hüzünlü duygular sarardı. Defterde, o sırada hayatta olan Kamasinlerin adları yazılmış, vefat edenlerin ismi, siyah kalemle çizilmişti.
Annesini kaybettikten sonra kendisi de farkında olmadan teyzesi Matrena’ya sığındı ve bu onun biraz teselli bulmasını sağladı. Teyzesi Kamasin dilini güzel konuştuğu için annesinin kokusunu ondan alıyordu. Ancak teyzesi de vefat ettikten sonra ana dilinde konuşacak kimsenin kalmadığını anlayınca dünyası kararmaya başladı.
Çocuk doğurabilseydi belki de dünyaya getireceği evlatları ile teselli bulur, bu kadar ümitsizliğe düşmezdi. Ancak yazıklar olsun ki kaderinde anne olmak, bir çocuk büyütmek yoktu, sanki Tanrı onun soyunu, elini, ulusunu, geleceğini lanetlemişti.
Çok sonradan, 1963 yılında Rus Sovyet âlimi, Fin-Ugor dilleri araştırmacısı Aleksandr Matveyev’in araştırma ekibi geldiğinde ise ulusta ondan başka Kamasin dilini konuşan kimse kalmamıştı. Yirmi yıldan fazla bir zamanda bu dili konuşacak kimsesi olmadığından konuşmakta bir hayli zorlanıyordu. Dil ile birlikte bölgesel yer adlarıyla da ilgilenen ekip üyeleri, Kamasinlerin bu durumunu öğrendiğinde çok üzülmüştü. Misafirlerin ulusta bulunduğu sırada halk arasında bir canlanma hissediliyor, Kamasince konuşamayanlar bile vicdan azabı içerisinde gelenlere destek olmaya çalışıyordu.
Bu olaydan tahminen bir yıl sonra, Estonyalı dilbilimci Ago Künnap’ın bölgeye seferi sırasında, çocuk iken annesinden duyup hatırladığı şarkılar, nağme ve ninniler kasetlere kaydedilmişti. Ago Künnap on yıl boyunca bölgeye gelip gitmiş, onun yardımıyla Kamasince bin beş yüzden fazla kelime yazıya alınmıştı. Çok üzücü olmakla birlikte, halkından geriye yalnız bunlar kalacaktı. Ago Künnap seferlerinden birini tamamlayıp ulustan ayrılırken o, bunun son görüşme olduğu içine doğmuş gibi yalvararak:
– Ne olur, gitmeyin, bizimle kalın. Siz giderseniz biz tamamen yok olacağız- diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.
Aradan yıllar geçse de Ago Künnap’a halkının kurtarıcısı gibi baktığı, onun sihirli bir inatla Kamasin dilini yok olmaktan kurtaracağına inandığı günleri asla unutmamıştı.
Daha sonra bu yerlere kimseler gelmedi ve Kamasinlerle ilgili her şey yavaş yavaş unutulmaya başladı.
* * *
Kendini bildiği günden beri hafızasının derinliklerinde asla unutamadığı bir dert çöreklenmişti ve yıllar geçtikçe bu dert dallanıp budaklanarak ince bir sızıya, sonradan ise onulmaz bir yaraya dönüşmüş, ruhunu büsbütün sarmıştı. Şimdi soluklaşan, kararan ruhu ile yalnız kendisinin değil, bütün halkının bitip tükendiğini, yok olduğunu düşündükçe haykırmak, yalnız bir kurt gibi ulumak istiyordu.
Bazen hafızasının uzak alacakaranlığında küçükken annesinden duyduğu ninnilerin bazı kelimeleri bir yıldız misali ışıldıyordu. Fakat bu ninnilerdeki kelimelerin de anlamını hatırlayamıyordu, her şey hafızasına bir ses olarak sinmişti. Bazen bu sesler onu ısrarla çağırıyordu. Bu zamanlarda o, kendisine hâkim olamıyor, yalnız bu seslerin peşinden giderse kocaman bir boşluğa düşeceğini hissederek bunun rüyada mı yoksa gerçekte mi olduğunu kestiremiyordu.
Gün boyunca delirmiş gibi kendi kendisiyle konuşuyor, bazen de kendisini avutuyormuşçasına annesinden duyduğu, hafızasında yer eden ninnileri dudaklarının arasından mırıldanıyordu. Ulusun son kişisi olmak öylesine korkunç bir histi ve günler geçip gittikçe sinirleri geriliyor, ölümünün sadece kendisinin değil, dilin de ölümü olacağını düşündükçe içi daralıyordu.
Bir taraftan hafızası da zayıflamıştı, ne de ola yaş kendini göstermekteydi. Bazen dilinin ucuna kadar gelen bir kelimeyi söylemek istiyor ancak ne kadar uğraşsa da bir türlü hatırlayamıyordu. Böyle durumlarda sabaha kadar uyuyamıyor, hatırlayamadığı o kelime uykularını kaçırıyordu.
Bazen yaz gecelerinde uyanarak ayağa kalkar, omzuna ince bir örtü alarak avluya iner ve gecenin sessizliğinde dünyaya göz kırpan yıldızları seyrederdi. Bazen de soğuk kış aylarında bembeyaz karlarla kaplı gecelerde, pencere önünde durarak geçmişinden kovulmuş bir şeyleri arıyormuş gibi dipsiz karanlıkları seyrederdi.
Bir zamanlar onun soyunun meskeni olan bu ormanlar, göller, çaylar, göz alabildiğine uzanıp giden bu bozkırlar acaba bundan sonra kimlere kalacaktı? Neden bütün başka halklar, topluluklar yaşayacağı halde, onun halkı iz bırakmadan ve sessizce yok olup gidecek, yeryüzünden, tarih sahnesinden ebediyen silinecekti?
Kuğu kuşunun ölmeden önceki son şarkısını söylediği gibi o da yaşayıp sona eren ömrüyle birlikte soyunu sonlandıracaktı. Ondan sonra bu uçsuz bucaksız bozkırlarda yine kurtlar uluyacak, ancak mensubu olduğu halk, ulusu bu uluma seslerini bir daha duyamayacaktı. Kurtlar öylece hiçliğe, yokluğa, kimsesizliğe doğru uluyacaktı.
Günler akıp geçtikçe sıhhati iyileşmek yerine daha da ağırlaştığından sağalacağına olan ümidi azalıyor, ömrünün sayılı günleri kaldığını seziyordu. Ara sıra komşulardan bazısı gelip yokluyor, ağız ucuyla bir şeye ihtiyacı olup olmadığını soruyordu. Sonra yine yalnızlığıyla baş başa kalıyordu. Gün geçtikçe gidip gelen de azalıyor, günler boyunca kapısını çalan olmuyor, tamamen unutuluyordu.
* * *
Gecenin bir vakti aniden göğsünün daraldığını hissetti. Sanki ruhu bedeninden ayırılıp çıkmak istiyordu. Yatağından kalkıp zorlukla pencereye yaklaştı, perdeyi çekerek gecenin ayazında gökyüzüne serpilmiş yıldızları, rüzgârların okşadığı beyaz kar tepelerini seyretti.
Kışın ortası olmasına rağmen karşı koyamadığı ilahi bir güç onu yatağından koparıp dışarıya sürüklüyor, ne kadar uğraşsa da onu çekip götüren bu gücün cazibesinden kurtulamıyordu. Gittikçe büyüyen, bütün benliğini saran bu cazibenin etkisi ile kendisi de farkında olmadan kapıyı iterek avluya indi. Yalın ayaklarla karları yararak sokağa çıktı ve aniden bütün gücüyle haykırmaya başladı. Onun haykırmasına rüzgârın uğultusu, köpeklerin havlaması, kurtların uluması da karışınca sanki yer gök titremeye başladı.
Bu haykırıştan irkilerek sokağa koşturan komşular, ay ışığında yalınayak, incecik giysilerle karlar arasında durup Tanrıya isyan eden kadını zorla gecenin bağrından koparıp evine, yatmakta olduğu ölüm döşeğine sokmak istiyorlardı. Fakat elinin, ulusunun yok oluşunu Tanrıya duyurmak istiyormuşçasına bütün kâinata hitap eden bu ses öylesine güçlüydü ki gelenler yerlerinde bekliyor, bir türlü kadına yaklaşamıyorlardı.
Kadın kollarını tamamen açıp haykırarak kendisinden başka kimsenin anlamadığı dille bir şeyler söylüyor, sonra cevap bekliyormuşçasına bir an susarak duruyor, herhangi bir cevap alamayınca sesini daha da yükselterek sanki gökyüzünü Tanrıyla birlikte koparıp yerlere fırlatmak istiyordu.
Kadının, yaşına ve vücuduna uymayan deli bir ihtirasla içinden fışkıran bu sese sarılmak istediği fakat bunu yapamayınca da sema eder gibi ellerini gökyüzüne çevirip döndüğü görülüyordu. Sonunda, kadının ayakları yerden kesildi, vücudu eriyip dalgalar halinde seslere dönüşerek gökyüzüne yayıldı ve o, mavi sonsuzluklarda kayboldu.
Kızıl-Abakan-Bakü / Temmuz 2019- Haziran 2023