HaftanınÇok Okunanları
NERGİS BİRAY 1
Mehmet Topay 2
KEMAL BOZOK 3
İSMAİL DELİHASAN 4
RAHMİ ALİ 5
VILAYET GULIYEV 6
YASİN YAVUZ 7
1
— Yiğitler, ben uçmak istiyorum, dedi o.
“Yiğitler”, dudaklarını değirdikleri bardaktan çayı içmeyi unutup donakaldılar. Güzel bir yaz akşamı şehrin merkezindeki sade bir apartmanda yaşayan birkaç genç adam, avluda yetişen çam ağacının gölgesinde çay içiyordu. Uzun yıllar boyunca aynı apartmanda yaşayan ve birbirlerini yakından tanıyan bu gençler, hafta sonları bir araya gelir ve çaylarını yudumlayarak dünyada olup bitenleri tartışıp, sevinç, üzüntü ve hayallerini paylaşarak keyifli vakit geçirirlerdi. Bunlar öyle başıboş adamlar değildi. Her biri kendi alanında belli bir seviyeye ulaşmış, hayatını düzene sokmuş, her biri pratik bir bakış açısına sahip ve göğsünü gererek “Ben!” diyebilecek imkânları elde etmişti. Bunu kendileri de biliyor, bu yüzden birbirlerine çok saygı duyuyorlar ve zaman zaman çocuksu bir samimiyetle sırlarını parlaşıyorlardı. Sırları her ne kadar tuhaf görünse de birbirlerini anlıyor ve ellerinden geldikçe yardım etmeye çalışıyorlardı. Kısacası, onlar çok eski arkadaşlardı ve birbirlerinin kaderine asla kayıtsız kalamazlardı.
Beş kişiydiler. Beşi de uzun zaman sporla meşgul olmuş ve sporda şöhrete ulaşmışlar. Bazıları hâlâ pes etmeden her zaman formda kalmaya çalışıyordu. Polis Binbaşı Necip, gençlere bilek güreşi öğretiyordu. Cumhuriyet Hastanesinde cerrah olarak çalışan Şakir bütün kış kayak yapıyordu. Satranç branşında uzman olan Azamat ise tüm arkadaşlarını bu oyuna âşık etmişti. Aralarından sadece eski halterci Hürmet ile askerî pilot Nuri son zamanlarda beden eğitimiyle pek fazla ilgilenmiyor gibi görünüyorlardı.
Aniden Nuri başka bir şehre taşındı ve onun yaşadığı dairede Tahir adında bir adam yaşamaya başladı. Daha doğrusu, Nuri’nin dairesi birkaç ay kilitli kaldı. Oraya giren de çıkan da olmadı. İşte tam o günlerde Şakir, zengin bir sofra hazırlayıp arkadaşlarını bir araya topladı.
— Araba kazası geçiren birini ameliyat ettim, diye açıkladı sebebini ve şöyle devam etti: “Doğrusunu söylemek gerekirse o adamı yeniden topladım. Uzuvları kopmuş, iç organları parçalanmıştı. Eşi ve çocukları kaza anında ölmüş.”
— Peki, bundan haberi var mı, söylediniz mi? Yani ailesinden.
Azamat’ın bu sorusu üzerine cerrahın gözlerinde acıklı bir kıvılcım belirdi.
— Hayır, dedi o, konuşmaya nokta koyarak.
— Kimsesiz kaldığını öğrenince sana kızmaz mı, diye sordu Hürmet.
— Ya oturduğu yerden kalkamayacak kadar sakat kalırsa? Hem de tek başına…
Cerrah, bu sorulara yanıt vermedi.
— Biz bazen suçluları ölüm cezasına çarptırırız, dedi polis Binbaşı Necip hüküm veriyormuşçasına ve devam etti:
— Sen ise ona yaşam cezası vermişsin...
Büyük bir sessizlik oluştu. Kaza geçiren yabancının akıbetini düşünen arkadaşlardan hiçbiri konuşmak için acele etmedi.
Bir süre sonra sessizliği cerrah bozdu:
— Bunları ben de düşündüm, dedi o, kendini suçlu hissedercesine.
— En yakınlarını kaybetmiş, ruhuna onarılmaz bir yara almış sakat bir insan için yaşamaktansa ölmek daha iyi olmaz mı diye düşündüm. Ayrıca, ameliyatın sonucu da belli değildi. Bunu düşündükten sonra açıkçası onu öldürmeye de -daha doğrusu bu şekilde “kurtarmaya” da- hazırdım.
Cerrah derin düşüncelere dalarak uzun süre sessiz kaldı.
2
— Peki, neden yapmadın, dedi Necib. “Savaşta ümitsizce yaralananları kendimiz vurarak öldürürdük.”
Fakat arkadaşlarının yüzlerindeki değişikliği hissedince haklı bir tavırla şöyle ekledi:
— Bunu kendileri talep ediyorlardı. Yaşama umudu yoksa insanın ömrü neden uzatılsın, neden ıstıraba maruz kalsın ki!
Cerrah tek kelime bile etmedi.
Hayatının bir kısmını Afganistan’da savaşarak geçiren arkadaşının sözlerine bir ölçüde katılıyor ve kendisinin iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi yaptığına karar veremiyordu. Aynı zamanda bu eylemin bir fantezi, imkânsız bir görev olduğunun da farkındaydı ve yine de bu görevi başarılı bir şekilde yerine getirmesiyle gurur duyuyordu.
— Kendine geldi mi? Durumu nasıl?
Şakir, Azamat’ın sorusunu duyunca birden kendine geldi ve sorunun ağırlığını tartarcasına:
— Durumu nasıl, diye tekrarladı.
— Nasıl … Öbür dünyadan dönenlerin durumu nasıl oluyor?
— Konuşamıyor, duyamuyor, ayakları da tutmuyor. Yürüyemeyecek de... Ama kendisi sağ. Aklı yerinde, elleri de iyi hareket ediyor. Fakat çok uzun süre yatalak kalacak.
Cerrah, inanılmaz bir hızla önünde duran çayı içti. Daha sonra elinin tersiyle ağzını sildi. Bakışı sert, kaşları çatıktı, kirpiklerinin ucunda iki damla yaş parlıyordu. Onları silmedi. Pantolonunun cebinden dörde katlanmış bir kâğıt parçası çıkarıp Azamat’a uzattı. Azamat, defterin sayfasına halsiz ellerle karalanan çarpık harflere baktı.
— Bu bir kardiyogram gibi, dedi ve onu herkese göstererek devam etti:
— Evet, ilk bakışta bir kardiyogramı andırıyor… Yani kalp atışını.
— Aman Allah’ım, dedi birisi.
— Üç gün boyunca bunu yazdı.
Şakir'in sesi hâlâ titriyordu.
— Ne zaman kendine gelirse bir satır ekliyordu. Anlaşılan hep bu düşünceyle yaşamış. Sizse neye kurtardın diyorsunuz!
Herkes tek ağızdan tekrarladı:
— Özür dileriz doktor.
— Affet, dedi cerrah hafif bir azarlamayla ve çayını yudumlayıp kâğıda yazılan sözleri okudu:
— Yaşamak istiyorum!
— Yaşamak istiyorum, diye tekrarladı herkes tek ağızdan ve hepsi ayağa kalktı. Yaşamak istiyorum!
Bu sözler, kalplerin derinliklerine işleyip insan ruhunun gizli güçlerini uyandırdı ve her çeşit acıya galip gelen bir şarkı misali yeniden yankılandı.
Yaşamak istiyorum!
Bu cümlede insan ruhunun gücüne hayranlık, kendi görevini hakkıyla yerine getirene minnet duygusu ve umursamaz bir düşünceyle yoldan sapanların sonsuz pişmanlığı vardı.
Yaşamak istiyorum!
Çaylar içilince bu kâğıt parçası, kutsal bir yadigâr gibi elden ele dolaştı. Hepsinin ruhu arınmış olup yaşam sevinci artmış gibiydi. Sonrasında ise Şakir bu kâğıt parçasını kendisine verilen en kıymetli hediyeleri sakladığı kutuya koydu.
— Ziyaretine gelen var mı? Yalnız mı, diye sordu Hürmet.
— Yok, dedi Şakir çayını tazeleyip.
— O buraya yeni taşınmış. Arkadaşları da akrabaları da yok. Ayrıca, henüz durumu da yanına insan alınacak gibi değil.
3
— Ya ölürse?
Azamat’ın sözleri onu tedirgin etti. Bu yabancı onların gözünde o kadar kıymetli olmuştu ki onu kaybetme düşüncesi onları derinden üzüyor ve yüreklerini parçalıyordu.
— Ölmez!
Cerrahın derin bir inançla söylediği sözler yürekleri ısıttı. Pencerenin arkasındaki hava çoktan kararmış olsa da dünya sanki aydınlanmıştı.
— Adı ne, diye sordu Necip ve herkes bir ağızdan tekrarladı:
— Evet, adı ne? Adı...
— Tahir, dedi cerrah ve büyük bir saygıyla tekrarladı:
— Tahir! Tahir...
— Onu bu durumda yalnız bırakamayız. Tahir’e yardım etmeliyiz, dedi Hürmet.
— Tahir’e yardım etmeliyiz.
— Ben hazırım. Hemen!
— Ben de!
Tahir’e karşı yüreklerinde derin bir saygı beslemeye başlasalar da ona nasıl yardım edeceklerini henüz bilmiyorlardı. Bu yüzden herkes gözlerini Şakir’e çevirdi.
Cerrah:
— Zamanı gelince ne yapılacağını söyleyeceğim, dedi.
Arkadaşlarının bu isteği karşısında duyduğu sevinç, sesinden okunuyordu.
— Şimdilik her şey Tahir’e bağlı ve bana...
Yine derin bir sessizlik çöktü.
Cerrah tekrar çayını doldurdu:
— Tahir’in şerefine, dedi.
— Tahir’in şerefine, diye tekrarladı sofradaki herkes ayağa kalkıp ve bu sözler uzun uzun yankılandı:
— Yaşam için! Zafer için!
— Tahir’i benimsediğinize sevindim, dedi Şakir çayını yudumlayıp.
— Ayrıca, o bizim komşumuz. Nuri arkadaşımızın dairesini Tahir’in ailesi satın almış.
Böylesine beklenmedik bir haber karşısında ne diyeceklerini şaşırdılar. Tahir’in kendilerine komşu olması, daha fazlası Nuri’nin dairesinde yaşaması onları çok sevindirdi.
— Böyle işte, dedi Şakir omuzlarından ağır bir yük kalkmışçasına.
Görüşmelerinin üzerinden uzun zaman geçti. Tahir arka arkaya zor ve karmaşık ameliyatlar geçirdi. Arkadaşlarına onu ziyaret etmeleri için henüz izin verilmese de onlar kenarda kalmak istemediler ve her biri pahalı cihazlar için elinden geldiği kadar para yardımında bulundu. Onların ilgisiyle tabiplerin çabası olumlu sonuç verdi. Tahir hayata döndü. Kulakları yeniden duyuyor, gözleri yeniden görüyordu. Önceleri halsiz olan elleri artık serbest hareket edebiliyordu. Kollarından destek alarak dönmeyi ve dik oturmayı öğrendi. Ancak hâlâ konuşamıyordu. Doktorun sorusuna önce gözlerini kırparak, daha sonra başını veya ellerini sallayarak cevap veriyordu. Yavaş yavaş aralarında yalnızca işaretlerden oluşan özel bir iletişim kuruldu. Ancak bu dili Şakir hariç kimse anlayamadığı için çeşitli anlaşmazlıklar oluştu ve cerrah bir hafta boyunca bizzat kendisi çalıştıktan sonra Tahir’e dilsiz ve sağırlar için özel hazırlanan alfabe getirdi.
— Şimdilik bu alfabeyi öğrenmen gerekecek, dedi.
Tahir sabırla kitabı okudu. Daha sonra yaşla dolu gözlerini cerraha çevirdi. Şakir öfke, nefret, pişmanlık ve içinde bulunduğu durumla yüzleşmek istememe acısıyla dolu bu bakışla paramparça oldu sanki. Tahir ise öfkeyle kitabı yere fırlattı. Bir süre sonra af dilercesine başını eğdi ve dilini çıkarıp Şakir’e sorularla dolu bir bakış attı.
4
— Hayır, bu geçici bir durum, dedi Şakir.
Tahir, işaretle kalem ile kâğıt istedi ve hemen bir şeyler yazıp Şakir’e uzattı. Cerrah, farkına varmadan yüksek sesle okudu:
— Konuşmak istiyorum!
— Konuşmak istiyorum, diye tekrarladı o, arkadaşlarıyla birlikte konuştuklarını hatırlayarak.
— Yaşamak istiyorum.
Tahir, umut dolu bakışlarla onun gözlerinin içine bakıyordu. Bu bakıştan kaçış yoktu, ona ancak itaat edilebilirdi.
— Konuşacaksın, dedi Şakir büyük bir özgüvenle. Bunu söylemesi için hiçbir neden olmasa da söylediklerinin doğru olduğundan şüphesi yoktu. En azından şu anda.
— Konuşacaksın!
Tahir gülümsedi. Bu gülümseme, çocuksu bir samimiyet, neşe ve aynı zamanda kendine inancı tam olan bir insanın kibirli gülümsemesiydi. “Beni kandırabileceğini mi sanıyorsun? Beni teselli mi ediyorsun? Ama ben gerçekten de konuşacağım. Beni henüz tanımıyorsun... Konuşacağım!”
Ertesi gün geldiğinde Tahir parmak alfabesini çoktan öğrenmişti bile.
— Bütün gece ışığı kapatmadı, dedi nöbetçi hemşire. “İtiraz etmeye de kıyamadık.”
Tahir onu geniş bir gülümsemeyle karşıladı.
— Teşekkür ederim doktor. Bu iletişim türü de çok işe yarıyormuş. Teşekkür ederim!
Şakir neşeli bir şekilde gülümsedi.
— Gün gelecek seninle şarkı söyleyeceğiz! Ama biraz sabret.
Bir süre sonra Tahir derin bir düşünceye daldı ve parmaklarıyla oynamaya başladı:
— Peki, neden kimse ziyaretime gelmiyor?
— Henüz izin yok, dedi Şakir gözlerini kaçırmaya çalışarak.
Ama Tahir’in net bir cevaba ihtiyacı vardı. Sinirli bir şekilde el işareti yaptı ve doktorun anlamadığını düşünerek aynı şeyi bu kez daha düşük sesle tekrarladı:
— Onlar yaşıyor mu?
— Evet, yaşıyor.
Elbette Şakir kimlerden söz edildiğini çok iyi anlıyordu. Fakat hastanın son umudunu da elinden almak istemiyordu. “Yaşıyorlar” derken, gözünün önüne Tahir’e yardım eden arkadaşlarını getirmeye çalıştı. Bu yüzden cevabı oldukça gerçekçiydi. Birden Tahir’in yüzü karardı. O, acı ve nefretle dolu gözlerini doktora dikerek başını salladı. Daha sonra bütün vücudu titremeye başladı, boynundaki damarları şişerek yanakları kabardı, yüzü kızardı, gözleri yuvarlarından çıkacak oldu. Alnından boncuk boncuk terler aktı.
— А-а-а... Yaaaa-laaaaannnn söylüüüü-yoooorsuuunnnn... Yaaaa-laaa-nnn...
Bunu duyan doktor, ağzı açık vaziyette donup kaldı. Şaşkınlıktan gözleri yuvarlarından fırlayacaktı, tüyleri diken diken oldu.
Bu vaziyette epey zaman geçti.
— Eğer yaşasaydı beni görmeden dayanamazdı, dedi Tahir.
Konuşmak onu çok yormasına rağmen, her kelimeyi net bir şekilde söyledi:
— En azından mektup yazardı. Doğruyu söyle doktor. Ben dayanırım.
Şakir’in artık konuşmasına gerek kalmamıştı, yanaklarından gözyaşları süzüldü, moraran dudakları titredi.
— Doktor! Doktor! Şakir abi, diye bağırdı hemşire.
— Hayır, hayır, her şey yolunda, diyen bir ses duyuldu.
Bu Şakir’in sesiydi. Aniden birinin elini omzunda hissetti ve ürperdi. Tahir’in eliymiş... Şakir, dizlerinin bağı çözülünce onun yatağına çömelmişti.
5
— Pes etmeyelim doktor... Güçlü olalım doktor...
Şakir, gözyaşlarını sildi ve Tahir’e baktı. Tahir’in de iki gözü iki çeşmeydi. Bütün vücudu titriyor ve dudakları yalnızca tek bir kelimeyi tekrarlıyordu:
— Pes etmeyelim doktor... Güçlü olalım doktor...
Birazdan elinde şırıngayla hemşire geldi...
Ertesi gün birbirlerinin gözlerinin içine bakamadılar. Şakir, hastanın kendisini nasıl hissettiğini merak etti. Daha resmi olmaya çalıştı. Tahir de tek kelimeyle cevap verdi: “İyiyim...” Ama iyi bir doktor olan Şakir, Tahir’in dilinin bu kadar çabuk açılmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bu, tıpta eşi benzeri olmayan bir durumdu. Konu üzerine araştırma ve keşifler yapmak mümkündü ama henüz bunların hiçbiri onun ilgisini çekmiyordu. Onun için yalnızca Tahir’in ayağa kalkması; hayır, artık ayakları üzerinde duramayacaktı, bu kesin ama en azından Tahir’in ruh sağlığını koruması, üzüntülere kapılmadan hayata karşı umudunu kaybetmemesi çok önemliydi.
— Doktor, içmek istiyorum.
Şakir, farkına varmadan Tahir’in gözlerinin içine baktı ve her şeyi anladı. Yarım saat sonra çay sofrası hazırlandı.
— Sağ ol doktor.
— Sen de sağ ol.
Konuşmadan oturdular. Çay vücutlarının her hücresini ısıtmasına rağmen kimse tek kelime etmedi. Şakir bardakları tekrar doldurdu. Tahir, omuzlarındaki yükü kaldırıp yatağa oturdu. Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak çaylarını içtiler. Sanki bardağa çay değil taş doldurmuşlardı. Bir süre sessiz kaldılar. Herkes kendi düşünceleriyle meşguldü ama ikisi de aynı şeyleri düşünüyordu. Tekrar çaylarını yudumladılar.
— Ailen var mı, diye sordu Tahir.
— Bir kızım bir de oğlum var.
— Sen şanslı bir adamsın.
Sessiz kaldılar. Uzun bir sessizlikti bu. Sessizlik miydi? Her ikisinin de ruhunda fırtınalar kopuyordu. Bir insanın samimi duyguları ölüyü diriltebilir ve geçmişin ağır trajedisini düzeltebilirse bu ikisinin tüm duygularını değiştirir, dünyada acıya yer kalmaz ve insanlar üzüntünün ne olduğunu bilmeden yaşarlardı. Bir anda Tahir’in yüzünde dayanılmaz bir acı belirdi ve o gözyaşlarına boğularak:
— Neden beni öldürmedin doktor? diye sordu.
Şakir düşündü. Bir şeyler söylemek, bu İNSAN’a olan duygularını açıklamak istedi... Ama tek kelimeyle kısa ve öz cevap verdi:
— Bilmiyorum.
Yine sustular.
— Doktor, yürüyebilecek miyim?
Cerrah cevap vermedi.
6
— Demek ki yürüyemeyeceğim?
Aniden doktorun yakasına yapıştı ve:
— Yürümek istiyorum doktor! Anlıyor musun? Yürümek istiyorum!
Tahir’in gözlerinde sonsuz bir irade vardı. Ona karşı koymak imkânsızdı. Ama yürümesi de imkânsızdı. Bu, tıp kurallarına aykırı tuhaf bir durumdu.
— Yürüyeceksin! Sen koşup yürüyeceksin, dedi doktor.
— Yürüyeceğim, dedi Tahir hayali bir tantanayla. “Koşup yürüyeceğim!”
Bu sözleri söyler söylemez o, birden bacaklarını yere indirip ayağa kalktı. Dünyada onun tutkusunu, arzusunu dizginleyecek hiçbir güç yoktu! Aylarca hareketsiz yatmaktan artık soğumaya başlayan ve titreyen bacaklarının üzerinde bir süre durduktan sonra yüzüstü yere düştü. Şakir’in yüreği ağzına geldi. Tahir bir süre sessiz yattı. Daha sonra kollarından güç alıp oturdu. Yüzü yara bere olmasına rağmen dudaklarında samimi bir gülümseme vardı.
— Bu daha başlangıç, dediğinde gözlerinde acayip parıltı vardı. “Bu sadece ilk adım!”
İlk adımı ikinci adım takip etti, ardından üçüncü, dördüncü, beşinci... Adımlar ilerledikçe Tahir’in yüzünde morarmamış, yaralanmamış bir yer kalmadı. Şakir’in arkadaşları da hastaneye sık sık ziyarete gelmeye başladı. Tahir’le çeşitli ilginç durumları tartıştılar, arada bir çay içtiler ama çoğunlukla yeni komşularının isteğine uyarak onun ayaklarını hareket ettirmeye çalıştılar. Tahir ter içinde kalıp yorgunluktan yere yığılana kadar saatlerce bacaklarını hareket ettirdiler. Yürüyemeyen insanları yürütme üzerine yazılan her türlü kitabı bulup getirdiler, hatta Çinli tabipleri bile çağırdılar. Ancak bunların hiçbiri işe yaramadı. Daha doğrusu, gözle görülür bir değişiklik kaydedilmedi.
Bir gün Tahir şöyle dedi:
— Galiba ayaklarımın üzerinde duramayacağım artık, doktor.
Şakir cevap vermedi. Çünkü ne diyeceğini bilmiyordu.
— Yanılıyorsun doktor, dedi Tahir.
Bir süre sonra şöyle ekledi:
— Artık bu oyunlara tokum. Beni yalnız bırakın. Ziyaretime de kimse gelmesin.
— Peki, dedi doktor.
Onun başka çaresi yoktu.
Ertesi gün Tahir’in ziyaretine kimse gelmedi. Bütün günü tavana bakarak geçirdi. Gözlerinde sonsuz bir hüzün vardı. Bir gün sonra Tahir’in durumunu öğrenmeye giden Şakir, Tahir’in yatağında başka bir sakallı hastanın yattığını görünce donup kaldı.
— Kusura bakmayın doktor, dedi Şakir’in renginin solduğunu gören hasta. “Ben yan koğuştanım. Tahir bir dakikalığına tekerlekli sandalyemi isteyince... Ama hâlâ gelmedi. Al, sana bu zarfı teslim etmemi söyledi.
Şakir zarfı açtı. Defterin sayfasında tek bir cümle yazılıydı: “Yürümek istiyorum.” Şakir uzun süre suskun kaldı. Daha sonra asistanlarına Tahir’i bulmalarını emretti. Ama onu bulamadılar. Polise haber verildi. Aramalar tekrar yapıldı. Yine sonuç alınamadı. Böylece, bir hafta zaman geçti.
7
Bir ay daha geçti. Yok, bulamadılar. Şakir de arkadaşları da büyük üzüntü içindeydi. Belirsiz bir yönüyle etkileyen bu adamın birdenbire ortadan kaybolması çok üzücüydü. Aramadıkları yer kalmadı, dairesinin kapısında nöbet tuttular. Ancak Tahir bulunamadı.
Sonunda Azamat bir şeylerden şüphelenip şöyle sordu:
— Ailesi nereye gömülmüştü?
Necip’in yardımıyla Tahir’in ailesinin toprağa verildiği mezarlığı öğrendiler ve birlikte oraya gittiler.
— Evet, tekerlekli sandalyede bir adam gelmişti buraya, dedi mezar bekçisi. “Fakat bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen o hâlâ çıkmadı.”
— Neden gidip bakmadınız? Zor durumdadır belki, dedi Necip.
— Korktum.
— Neden?
— Çok tuhaf bir adamdı.
— Yine de gidip bakmalıydın.
— Bilmiyorum... Tuhaf biriydi. Gözleri acayip bakıyordu, dedi bekçi bir süre düşündükten sonra.
— Ama yine de gidip bakmalıydın.
— Ben önce uzaktan seyrettim. Yan yana duran iki mezarı kucaklayıp ağladı. Gece gündüz demeden… Daha sonra… Daha sonra… Bilmiyorum işte… Mezarlar azcık tepede kalıyor… Dün tekerlekli sandalyesi tepeden kayarak buraya ulaştı.
— Tekerlekli sandalyesi mi, diye sordular hep bir ağızdan.
— Evet. Çok korktum. Önceden de korkuyordum. Biliyor musunuz bana ne dedi? “Senin yanına kendi ayaklarım üzerinde geleceğim!” dedi. O günden beri uyku girmedi gözüme. Uyukladığımda hemen ölülerin ayak sesine kalkıyorum.
Arkadaşlar mezara doğru gitmek istediler ama bekçi oraya gitmeyi bir türlü kabul etmedi. Ona çeşitli rica ve tehditlerde bulundular:
— Bir hastalığın filan varsa tedavi olmana yardımcı oluruz…
— Hapise attıracağım seni!
— Ne yaparsanız yapın ama ben oraya gitmem! Korkuyorum!
Birden yakında bir hışırtı duyuldu. Herkes sustu.
— Yürüyerek geleceğime yemin etmiştim al işte geldim! Yürüyerek geliyorum bak, diyen tanıdık bir ses duyuldu.
— Ben suçsuzum, ne olursun bana dokunma, dedi mezarlık bekçisi titrek bir sesle.
— Ha-ha-ha!
Şakir’in bile tüyleri diken diken oldu.
— Korkma! Ben sıradan bir insanım! Hayır, daha doğrusu büyük adamım! Çünkü yürüyebiliyorum! Yürüyorum, koşuyorum artık! Ben gerçek bir insanım!
— Tahir, diye bağırdı cerrah.
— Doktor!
— Tahir...
— Teşekkür ederim doktor!
Birazdan Tahir’in kendisi de göründü. Hiçbir şey olmamışçasına ayaklarının üzerinde duruyordu.
— Sağ olun dostlarım... İyi ki varsınız...
Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Gurur duyuyorlardı. Özellikle de Şakir. Kirpiklerinden süzülen yaşlarla dudaklarındaki gülümseme o an uyum içinde birbirini tamamlıyordu.
8
Bu olaydan sonra onlar bir araya gelip sık sık görüşmeye başladılar. Her cuma buluşup kış mevsimi ise bir kafeye geçer, yazın da bahçedeki tek çam ağacının gölgesinde dünyada olup bitenleri konuşarak, kurdukları hayalleri paylaşarak çay içerlerdi. Böyle akşamlardan birinde Tahir şöyle dedi:
Genç adamlar dudaklarına değdirdikleri bardaklardan çayı yudumlamayı unutarak donakaldılar.
Şaka mı yapıyordu yoksa gerçekten de istediği bu muydu? Şakir, Tahir’in gözlerinin içine baktı ve şaşkınlıkla elindeki bardağı düşürdü. Uzun süre sessiz kaldı. Diğerleri de tek kelime etmedi.
— Uçacaksın! Mutlaka uçacaksın, dedi Şakir sessizliği bozarak.
Bu sözlerinin tüm kanunlara aykırı olduğunu bilmesine rağmen Tahir’e güveniyordu, kanatlarını çırpıp bu evlerin üzerinden uçabileceğinden hiç şüphesi yoktu. Bu sohbetin üzerinden uzun zaman geçti. Tahir birdenbire ortadan kayboldu. Onu dairesinde de işyerinde de ailesinin toprağa verildiği mezarlıkta da bulamadılar. Alanında belli bir seviyeye ulaşmış, hayatını düzene sokmuş, göğsünü gererek “Ben!” diyecek kadar imkâna sahip bu asil erkekler bir araya gelince ya da özel anlarında kendileri de farkında olmadan gökyüzüne bakınca gözlerinde sonsuz bir hüzünle tükenmez bir umut parlayıveriyordu.