HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
Serdar Dağıstan 2
Ahmet Kartal 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Kardeş Kalemler 5
Aygul S. TÜRİKPENOVA 6
KEMAL BOZOK 7
Ah!.. Ah!.. Ah!.. Ah!..”
Rüzgâra râm olmuş, usulca açılıp kapanmaya çalışan kapı, nedense gıcırtıyla inlemiyor; son nefesinde evlatlarının yolunu gözlemekten bir hâl olmuş iki büklüm ana gibi acıyla: “Gel!.. Gel!..” diye fısıldar gibi birilerine yalvarıyordu sanki. Bu geniş alanı bel boyu ısırganlar, dulavrat otu, pelin ve dikenli otlar istilâ etmiş. Burada ne bir ev, ne bir çit ne de bir ha- yatbelirtisi var. Bununla beraber yılların hayhuyu içinde tahtaları yosun bağlamış, iyice kararmış kapının, bu metruk arazide tek hükümdar olmadığını hatırlatan, bir zamanlar evin temeli olan yerde, otla kapalı, ürkütücü bir sessizliğe gömülü çukur göze çarpıyor.
Değil sadece çukur, ben de sessizliğe gömülmüştüm.
Daha Kügiş Tepesi’nden inmeye başladığım sırada, karşıdaki tepede bir zamanlar sokak olan yeri gözlerimle aramaktan kirpiklerim yorulsa da, içimden: “Her hâlde karıştırdım, daha ileride olmalı.” diyerek kendimi teskin ede ede köprüden yürümüştüm. Karıştırmadığımı, yabanî elma ağaçlarının arasında melül mahzun duran sokak ortasında olduğumu farkedince, dizlerimin bağı çözüldü. İhtiyar tenime güneş ışınlarının süzüldüğünü hissedince ceketi çıkarıp koluma astım. Zeminin sağlamlığını yoklamak istercesine, bastığım yerdeki ota deyneğimi defalarca batırıp çıkardım. Kravatım olmasa da, boyun damarımı mı, boğazımı mı bir şey sıkıyor gibi geldi. Gömleğimin bir kaç düğmesini açtım. Ama boğazımı sıkan şey geçmekte acele etmedi. Ben, yolunu kaybetmiş bir yolcu gibi çaresizlikle etrafıma bakındım. Teselli için olsun... Bir tâne olsun...Bir tânecik ev...Varmış meğer. Bak işte orada, öbür başta. Bir âfetten başını kurtarmak istercesine, dalları ihtiyarlamış kavağın altına saklanmış. Boğulmakta olan bir adam saman çöpüne bile sarılır derler ya. Benim de gözlerimde ufacık bir ümit ışıltısı belirdi. Ceketimi omuza atıp, adımlarımı kendimce hızlandırmaya çalışarak tepeden aşağıya doğru yürümeye başladım. Çatısı paslanmış dört köşeli evin pencereleri tahtalarla kaplıydı. Bir zamanlar avlu olan cepheye bakan, pencerenin kapakları çivisi söküldüğü için midir, yoksa adam akıllı kapatmaya lüzum görmediklerinden midir; rüzgâr estikçe az önceki kapı gibi iniltiyle “şak şak” pencereye çarpıyordu. Bir kaç dakika önce içimi saran şaşkınlık ve hayret, yerini tedirginlik ve korkuya bıraktı. Düzensiz ezgiyle pencereye vuran kapaklar sanki şu içten çürümüş, rükuya gitmiş evin sahibini yanına çağırıyordu. Hayır, sadece çağırmıyor, onun şuracıkta belirmesini istiyordu: “Şak şak... şak şuk... şuk şak...” Birden dizlerimin dermanı kesildi. Birden derken; yaş yetmişi geçince küheylan gibi koşulmuyor tabii. Son yıllarda ayaklarım da sızlamaya başladı. Bu yüzden yanıma yoldaş olarak çok defa deynek denen şeyi almam icap ediyor. Dermanım kesilince iyi kötü idare ediyor.İşte şimdi de... Gözlerimi kapatıp, bir süre nefessiz durduktan sonra, kapısız, çitsiz alanda öylece kalmış eski iskemleye çöktüm.Gözlerimi tekrar yumdum. Bu dakikada yüzüme, aklî dengesini kaybetmiş birininki gibi, delimsi bir gülümseme yürüdü galiba. Ben şimdi kirpiklerimi birbirine değdiririm ve az önce gördüğüm kâbus biter; ben yüksek tavanlı dairemde, ya da... köyde tertemiz kuzinenin karşısında uyanırım gibi geldi bana. Tabii ki bunların hepsi birer hayâldi. Karşılıklı dizilmiş evlerdeki idris çiçeklerinin kokusuna, çoluk çocuk cıvıltısına gark olan, kış geldimi, bu çocukların pirinçten leğeni kızak yapıp, yukarı baştan dere boyuna kaymalarıyla inleyen tepecikli sokak yer yarılıp içine girecek değil ya! Otuz kırk ev bulunan sokaktan geriye, bomboş alanda tek bir kapıyla tek bir ev kalsın, hiç olacak iş mi bu? Göz kapaklarım bu hayalî inancı kaybetmekten korkarcasına, ürkek ürkek açıldı. Her şey olduğu gibiydi; rüzgârın estiği yönde pencereye çarpan kapaklar da, açıla kapana hıçkıran eski kapı da, her şey... Bu boş araziyle benim aramda yarım asırlıkbir ömür mesafesi vardı.
Durun! Hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Sadece siz değil, ben de uzaktan değerlendirme yapamayan biri olarak geçirdim ömrümü. Acındırmak için söylemiyorum; tüm yaşantım kül rengi bir hayattan ibaret benim. Başkalarının ufacık bir mutluluk karşısında sevinçten havalara uçtuklarını görünce hayret ederdim: Nasıl bu kadar sevinilir, havalara uçabilir ki? Ben sadece bir kez, o da oğlum dünyaya gelip kucağıma aldığımda cimrice gülümsediğimi hatırlıyorum. Ben neden böyleyim? Kendimi kurt gibi içeriden kemirmekten zevk mi alıyordum, bir türlü anlamıyorum. Acaba yanı başımda sevinçlerimi tüm kalbimle paylaşacak kimsemmi olmamıştı, ya da hiç sevincim mi olmamıştı, bilemiyorum.
Bizim sokak ahalisi, küçüklüğümden beri bana Deli fişek Kasıym der. Tâ çocuk yaşta böyle bir lâkap takılacak ne yaptığımı pek de hatırlamıyorum aslında. Annem de hep: “Çok deli dolusun oğlum sen. Ağabeyine hiç çekmemişsin. O başta düşünür sonrayapar, sense tam tersi.” diye azarlardı.
Ben çocukluğumdan beri Aşağıbaş Mostafa’yı kıskanageldim. Çünkü bizim sokakta yalnız onun babası savaştan sağ dönmüştü. At arabasında sırt sırta verip gittiklerini görmemek için neler vermezdim. O an dudaklarımı kanatırcasına ısırıp bir köşeye siner ve babasız çocukluğuma, babamı çalan savaşa, onun ölüm haberini getiren postacı Gölsüm’e, bildiğim kelimelerle beddualar ede ede gözlerim şişesiye ağlardım.
Okulda okurken de: “Çok zekîsin.” diyerek herkes Mostafa’yı överdi. Babasıköyün akordiyoncusuydu. Oğlu yavaş yavaş babasını da geçti, parmakla gösterilir oldu. Akşam eğlentilerinde kızların gözü Mostafa’daydı. Kolhozun iftihar listesinde yine Mostafa vardı. Kasıym’sa dünyada ha varmış ha yokmuş, kimsenin umurunda değildi. Şekli şemâilim öyle ahım şahım olmasabile (sarı saç, bulanık mavi göz, çilli burunlanası övüneyim ki şimdi!) Tepem atmaya görsün, vücutça iki Mostafa’yı devirecek kollar, balyoz gibi yumruklar... Boy desen, zemine tahta döşeme çektiğimizden beri başım tavana değmesin diye evin içinde kamburlanıp dolaşıyorum. Dört köşeli evde annemle ikimiz yaşıyoruz sadece. Ağabeyim küçüklüğünden beri çok zekîydi. Nedip edip kimlik çıkarttırdı1 ve köyden ayrıldı. Gittiği yerde evlenip, yengemle şehre yerleşti.
Babam savaşa gittiğinde ben beş yaşında ya vardım ya yoktum. Onu hiç hatırlamıyor değilim. Uzun boyu, kartalbıyığı hayâl meyal gözümün önüne gelir hâlâ. Tekrar ettiğim için lütfen darılmayın; kendimi bildim bileli, babası olan çocuklara imrenip, onları kıskanarak yaşadımhep. Hâlâ hatırımda: “Neden tek bizim babamız ölmüş, niçin Mostafa’nınki de ölmemiş?” diyerek annemi gına getirirdim. Kadıncağız yarasına tuz bastığımdan hiddetlenmiştir tabii ki. Böyle başının etini yediğim zaman, o güçlü elleriyle beni kedi yavrusu tutar gibi kaldırıp sedirin üstüne atar ve önlüğüyle yüzünü kapatıp ağlamaya başlardı. O durumlarda ağabeyim usulca yanıma gelip bacağımı çimdiklerdi. Bunun manası; böyle diyerek annemi niye incitiyorsun demekti... Önceleri, ağabeyim çimdiklediğinden midir, anneme kırıldığımdan mıdır; bağıra çağıra ağlıyordum, derken alıştım. Daha sonraları dişimi sıkıp, bir köşeden gözlerimi dikerek bakmaya başladım. Ama yine de anneme yaranamıyordum: “Kurt yavrusu gibi bakıp durma oradan!” diye bağırıp,eline geçeni üzerime fırlatıyordu. Kimi zaman oklava da isabet ediyordu. Oklava fena acıtıyordu. Vücudum morarıyordu. Annem hem böyle dövüyor hem de bazan sarılıp: Dünyadan alacağım intikamı sizden almak kaldı geriye yavrucaklarım.” diyerek ağlıyordu. Sizden derken, ağabeyime pek bir şey olmuyordu. Zira o benim gibi karşılık vermiyor, cedelleşmiyordu. Daha sonra yine kendi bildiğini yapsa da, annemin dediklerine: “Tamam anne, olur anne.” diye baş sallıyordu. Bense kendi bildiğimi okuyor, her söze itiraz edip duruyorum. Daha sonra, delikanlılık çağına gelince, arkadaşlarım kızlarla buluşmaya, akşam eğlentilerinden sonra onları evlerine bırakmaya başladılar. Ben de böyle şeylere hiç heves yoktu. Eğlentilere gitmek hiç içimden gelmiyordu. Haftada bir iki akşam uğruyordum o da öylesine. Ben oradan hiç bir tat almıyordum gibi; Mostafa öyle bir akordiyon çalıyordu ki, göz, parmaklarını takipten aciz. Kızlar etrafında dört dönüyüyor. Eşli halk oyunlarında kimse benimle eşleşme sevdalısı değil. Ben öteden beri tüm sorunları balyoz yumruğumla halletmeye alışmışım. Ama kızlara niye benimle oynamıyorsunuz diye vurulmuyor işte..
Bu yaz komşu köyden teyzemin kızı dikiş nakış yapmak için bize bir kaç günlüğüne misafirliğe geldi. Geçen şu bir kış içinde Necibe serpilmiş, yetişkin bir kız olmuştu; upuzun saçları, bembeyaz yüzü, annemlere çekmiş uçuk mavi gözleriyle göz kamaştırıyordu. Fakat bir kusuru vardı. Sağ ayağı ciddi ciddi aksıyordu. Kendisi bunu hiç dert etmişe benzemiyordu. Akşam oldumu, eğlentiye gitmek için dışarıyı kolluyordu. Annem ona yarım saat öğüt nasihat ediyor: “Kızım bak, sen bana emanetsin. Dikkat et, erkeklere mesafeli ol!” diye sıkı sıkı tenbihde bulunup öyle gönderiyordu dışarı. Necibe bir akşam, yüzünden düşen bin parça, morali bozuk bir şeklide oturdu evde. Dikiş nakış malzemelerini topladıktan sonra, diğer günlerdeki gibi süslenmeye püslenmeye başlamadı. Annemle beraber döşek yorgan serdi ve usulca annemin yanına; sedire yattı. Benim yatağım yerdeydi, ben de oraya uzandım. Uykuya daha dalmamıştım. Bir ara pencereden gelen tıkırtı sesine irkiliverdim. Necibey’se birden yattığı yerden doğruldu. Annemin sinirlenerek:
- Kim o bu saatte rahatsız eden? diye söylen- mesi duyuldu.
Necibe telâşla:
- Bana bu Rabiğa Teyze bana... Dün küsmüştü de... diyerek sedirden indi ve paldır küldür benim de üzerime basıp geçti.
- İnsanı tepeleyerek uykudan uyandırıp, aksak topal ayağınla nereye gidiyorsun?
Benim tepem attığı zaman sözleri öyle süzerek, seçerek konuşmam.
Necibe beni dinleyecek durumda değildi. İnce pardösösünü üzerine giye giye:
- Ayağı aksak topalın, kalbi sakat değil ama. Seninki gibi güm güm atıyor. diye keskin bir karşılık verip kapının çengelini kaldırıp çıkıp gitti. Annem yattığı yerde büzülmüş kendi kendine bir şeyler düşündü herhâldeki epey bir sonra:
- Tamam oğlum, elleme çıksın. Tilkinin gecesi gündüzü olmaz, kurnazlığının bedelini kurşunla öder. diyerek sadece kendinin bildiği bir anlamda bir şeyler söyledi. Sonra da derin bir iç çekerek: “- Tek sen işte, askerlik muayenesinden geldikten beri evde kokuşup yatıyorsun. Çürük raporu verseler de elin ayağın sağlam. Kimseden geri kalır bir tarafın yok. İnsanların içine çıksam bir tarafım eksilir diyorsundur şimdi.. Yaşın geçiyor. Gül gibi kızları bugünden kapıp götürüyorlar. Bak işte Aşağı baş Mostafa için Fatihlerin kızıyla nişanlanmış diyorlar, bu Cuma nikâhları varmış. Terbiyeli, akıllı, hamarat bir kız. Kaynanasına şahâne bir gelin.” diye de ekledi.
Uyku filan kalmadı bende. Annemin sözleri tepemi attırdı. Yetmiyormuş gibi lafa bir de Mostafa’yı sokuşturması midemi bulandırdı. Bahsettiği o Fatih’in kızını biliyorum. Haniye’nin Tugay Pınarı’ndan omuzlukla su getirişini kaç defa görmüşlüğüm var. Balık etli bir kız. Allık mı sürüyor ne, elma gibi al al yanakları var. Mostafa onu alıyor demek…
Döşekte bir müddet sağa sola kıvrandım ve yavaşça kalkıp giyinmeye başladım.
- Gece yarısı nereye gidiyorsun sen de? Annem uyumamış meğer. Başını yastığından yavaşça kaldırdı.
- Kızların yanına git git diyen sen değil misin?
- Git şuradan ya hu! - Annem, adam akıllı bir söz çıkmaz ağzından der gibi el silkti ve başını tomruk duvara dayarcasına sırtını dönüp yattı.
Kapının kirişine başımı çarpmamak için neredeyse iki büklüm eğilerek avluya çıktım ve nedense gülümsedim. Annem gelin istiyor öyle mi…
Eşikteki basamağın ortasınadikelip uzun süre düşünüp durdum. Sonra bir karara gelip, akordiyon sesinin geldiğiyöne, dere boyuna gittim.
Bizim köy çok ilginç bir alana kurulu. Sarp tepenin eteğinde sokaklar kâh o yöne kâh bu yöne gelişi güzel yayılmış durumda. Bizim sokak tepe başından tâ dereye kadar dümdüz uzanıyor, yukarıdan, eskiden zenginler çiftliği olan yerden, yeni sokakla birleşiyor. Oraya, Yukarı baş diyoruz. Bahçe kenarları dere boyu hizasında olan yer Aşağı baş. Sadece şu dereyle ayrılan karşı tarafsa komşu köy. Onun bittiği yerde diğer köy başlıyor. Ne var ne yok, hepsi ortak: Kügiş Tepesi’nde üç köyün çocukları da, kimi alüminyum leğene, kimisi pirinçten leğene binip kızak kayıyorlar. Derede üç köyün de kızları çamaşır yıkıyor. Teyzeler yengeler omuzluklarla Kizlev Pınarına geliyor. Pınarın yanında dümdüz serilmiş yeşil vadi var. Gençler akşam eğlentisinde burada toplanıyorlar.
O akşam hatırlıyorum, yüzük oyununda ceza olarak Haniye’ye şarkı söylettiler. Çok içli bir sesi varmış. Kadife sesiyle yanık yanık halk türkümüz Ramay’ı söylemeye başladı: “Gece vakti biri, içli içli Ramay’ı; ayrılıkşarkısını söyledi...”
Sonunu getiremedi. Mostafa akordiyonuyla keskin bir manevra yaparak hareketli, eğlenceli bir şarkıya geçiş yaptı. Gençlerin oturduğu tomruğun kenarına benim de oturduğumu gördü ve çalmayı kesip:
-Hey, arkadaşlar! Aman ha, Kasıym’ın uykusunu kaçırmayın sakın! Kenara kayın, yatak serin! diyerek iğneli iğneli konuştu.
Onda lafın bini bir para. Bense işte öyle; en gerekli yerde lafı ağzında geveleyip üç kelime edemem. Karşı tarafa oturmuş kızların arasında beliğinin birini döşünün üzerine bırakmış küçük dağları ben yarattım der gibi oturan Necibe’ye gözlerimi devirdim. Kesin o boşboğazlık yapmıştır, Kasıym Ağabey sıcak yatağından çıkamadı demiştir.
- Evine gidip mi uyusan ha, ne dersin? Sana olacak kızlar da zaten, evlerinde anne sütü içiyorlar daha.
Mostafa’nın bu son cümlesi, bardağı taşıran son damla oldu. Tepemintası iyice attı. Ayağa nasıl fırladığımı, akordiyonuna tekmeyi nasıl indirdiğimi de fark etmedim.
- Hop hop, sakin ol! Sıradan bir şakayı da kaldıramıyorsun! diyerek birisi kolumdan tutup kenara çekti.
Mostafa, körüğü yırtılan akordiyonuna hayretler içinde baka kaldı ve sincap hızıyla üzerime atıldı.. Bizim kavga nasıl biterdi, onu kestirmek güç. İkimizin arasına topallaya topallaya Necibe girdi ve benim koluma yapıştı:
-Kasıym Ağabey! Allah aşkına eğlentiyi berbat etme. Haydi, eve gidelim ne olur. diye yalvara yalvara beni eve sürükledi.
Necibe ertesi gün köyüne gitti.Bense o akşam Haniye’yi kaçırdım. Yaprak tütün diye ölen bir genci, o tütün bedeline anlaşarak gece yarısı kızı onların munçasına (2) getirdik. Günaha girecek değilim. Haniye’ye hiç el sürmedim ben. İçimin her yanını kahkahalarla Mustafa’ya gülme duygusu sardı. Bizim köyde kız kaçırma yadırganan bir hâdise değil. Buna benzer durumlar komşu köylerde de oluyor. Kaçırılan kız, rüsvay kız demektir aslanım. Cuma günü nikâh kıydıracaktınız öyle mi? Görelim bakalım, kim kime kıyacak…
Tâ şafak vakti ancak, ağlamaktan gözleri şişmiş, dili tutulmuş Haniye’yi bizim eve bir gelin gibi götürdüm. Annem uyku mahmuru olduğu için galiba, aşırı bir tepki göstermedi. “Bu işi adam gibi yapsan olmaz mıydı?..”diyerek her zamanki gibi memnuniyetsizce söylendi ve tâ ne zamandır Haniye’yi getirmemi bekliyormuşcasına, kuzinenin olduğu kuytu köşeye yatak hazırlamaya başladı.
- Zekî, hamarat gelin sana nasipmiş. diyerek sırıttım ben. “- Biz konuştuk anlaştık. İmam çağırıp nikâh kıydırmak kaldı geriye.” (3) dedim.
Haniye taş kesilmiş bir halde sırtını duvara yaslamış öylece duruyordu. Benim bu söylediklerimi duyunca yüzünü kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı:
- Kandırıyor Rabiğa Teyze o, kandırıyor! Beni köye rezil rüsvay etmeyin. Evime götürün beni. Rabiğa Teyzeciğim ne olur diyorum, yalvarıyorum size! Kaç zamandır gelin bekleyen annem vurdumduymaz bir tavır içerisindeydi. Gözyaşları karşısında merhamete gelmedi.
- Kızların kaderi bu Haniye evladım. Ha kaçırmışlar seni, ha nişanlanıp varmışsın…
- Ben bakışlarına kadar sevmiyorum ki Kasıym’ı! Siz tutmuş ona eş olmaktan bahsediyorsunuz?.. Nişanlım var benim, ne yüzle onun yanına giderim ben?
- Onun yanına git diyen kim sana? Evimizi dar olsa da sinemiz geniş bizim, sığarız. Annem güvercin gibi kuğura kuğura kendi yastığını yerine kaldırdı. “-Gözyaşını akıtıp ziyan etme. Lazım olacağı günler gelir daha. Hadi git başını yastığa koy da istirahat et biraz” diyerek kolundan tuttu.
Ağlamakan gözleri şişse de felaket güzelmiş bu Haniye. Öfkeyla parlayan siyah gözleri zeytin gibiydi... Annemi sert bir şekilde itiverdi.
- Bırakmassanız, pencerenizi kırar yine giderim. Ama Kasıym’la asla evlenmem!
Onun bu sözleri büyük bir nefretle hatta iğrentiyle doluydu. Ben hiç ses çıkarmadım. Bütün işi annemin halledeceğine inandığımdan Haniye’yi duvarla kuzine arasındaki boşluğa ittim ve anneme başımla işaret ettim: Bunun anlamı, sakinleştiriyor musun ne yapıyorsan yap artık demekti... Ben eski beşmentimi (4) kucaklayıp avluya çıktım ve kapının dibine uzandım.Gözlerim kapanır kapanmaz dalmışım. Kaç saat uyuduğumu hatırlamıyorum. Annemin böğrüme dürtmesiyle gözümü açtım.
- Ömür törpüsü... Kalk hadi. Göndersek mı yoksa evine? Bir türlü ikna olmuyor. Mostafa deyip iki gözü iki çeşme ağlıyor. Allah saklasın, hamile filan olmasın? Başımıza belâ almayalım şimdi!
Ben uyku sersemi, doğrulup oturdum. Başkasının olurdu belkiama Mostafa’nın çocuğunu büyütmek hiç mi hiç aklıma yatmıyordu. Bırak onu, ben evlenmeyi bile düşünmüyorum ki daha. Hem sonra, annemin dediği şey doğruysa... Bu bu eksikti.
Eve girdiğimde Haniye’nin artık sesi çıkmaz olmuş hıçkırıkları duyuluyordu sadece. Ben onu kuzine arasındaki boşluktan âdetâ söker gibi çekerek çıkardım. Önceki etli, kiraz dudakları morarmış, kenarları bir gecede kırışmıştı. İki uzun beliği dağılmış gözyaşına belenmişti. Gözlerinin rengi kaçmış, ışıltısı kaybolmuş gibi geldi bana. İçimi acımaya benzer bir his sarmaya çalışsa da, ahdimi yerine getirme hissi daha üstündü.
- Ne o, Mostafa işini bitirmiş miydi yoksa ? Benim bu pat diye soruma Haniye’nin yüzü gerginleşti.Gözüne bir korku yürüdü. “- Saklama, açıkça söyle. Nasılsa daha sonra bilinecek.” dedim.
Annem de konuşmaya katıldı. O, ciddi ciddi düğüne hazırlanan biri gibi fırfırlı entarisinin üzerine siyah yeleğinigiymiş, saçlarını, kırmızı çiçekli beyaz eşarbının altına saklamıştı.
- Bize sandığıaçık bir kız lazım değil. Hamile filansan oyun oynamanın sırası değil. Buyur kapı şurada.
Haniye kızaran göz kapaklarını aşağıyaindirdi. Bir müddet öylece kaldıktan sonra:
- Aman Rabiğa Teyzeciğim, Allah aşkınabeni insan içine çıkamaz etmeyin, dedi başını öne eğerek.
Annem sert mizaçlıydı. Tek kelime etmeden kapının çengelini kaldırdı ve dışarıyı işaret ederek:
- Bunları önceden düşünecektin. İş işten geç- tikten sonra değil kızım... Allah’ın cezaları…
Haniye, açık kapıdan kendinı dışarı atmakta acele etmedi. Dizlerinin bağı çözülmüş biri gibi cubbada sedire çöktü ve tekrar burnunu çekerek ağlamaya başladı:
- İkimizden başkası bilmiyordu bunu... Halkın diline mi düşeceğiz şimdi... Vay başıma gelenler!
Annem, Haniye’ye acıdısanki. Başını sıvazlar gibi yaparak:
- Bizden laf çıkmaz. Hadi git, sonu hayır olsun. diyerek Haniye’yi oturduğu yerden kaldırıp dışarı çıkardı. Ardından beni bir güzel haşladıktansonra, yeleğini çıkarıpfırlattı, başındaki eşarbı buruşturup attı.
Ne diyeyim; hayatımın birdenbire değişmesine bu attığım tuhaf adım mı sebep oldu bilmem ki? Tâ o geceden,Haniye’nin gözyaşlarından…
Annem her ne kadar: “Bizden laf çıkmaz.” dese de benim ağzım gevşekti. Haniye’yi kaçırdığım da, kızın sandığıyla ilgili gerçek de tüm köye yayılmıştı. Mostafa’nın adam tutup beni fena halde benzettiğini uzun uzun anlatmak istemiyorum. Arkasınıyerden kaldıramayan yaşlı köpek gibi, sürüne sürüne eve gelip yatağa zor atmıştım o gün kendimi. Annemle hararetli bir tartışma geçti aramızda. Onun suçlamalarından sonra kendimi bir insan müsveddesi olarak hissetmeye başladım. Kendi elleriyle ısırgan suyu içire içire, yaralarıma sinir otu bağlaya bağlaya tedavimi yapıyordu. Diliyle, her gün duyduğu haberlerle, ruhumu eze eze öldürmekteydi:
- Senin yüzünden insan içine çıkamaz oldum. Parmaklarını gözüme sokarcasına yolda herkes beni gösteriyor.
- Anne babası Mostafa’ya Haniye’yi aldırmamış. “Önce bir temizlensin gelsin.ondan sonra nikâhlanabilirsiniz.” demişler.
- Mostafa’ya olan sevgisi samimiymiş kızcağızın. Temizleneceğim diyerek kocakarıya gitmiş. Eve kanlar içinde gelip kendini yatağa atmış. Durumu ciddiymiş diyorlar.
- Ölmüş biçâre. Yukarı mezarlığa gömdürmemiş imam. Hıristiyan mezarlığına defnetmek zorunda kalmışlar…
Vay o zavallı ananın hâline…
Bu haberden sonra ben de ölmeliydim. Ama yaşama arzusu galip geldi. O akşam ben köyden başımı alıp gittim.Haniye’nin ölümünde doğrudan doğruya bir suçum olmasa da, Mostafa’yla ikisi arasınakara çalı gibi girdiğimi aklım çok iyi kavrıyordu. Köyümü, annemi, doğum büyüdüğüm sokağı, yüzdüğüm Ere Irmağı’nı, çimenli avlumuzu, babasız geçen çocukluğumu ve gençliğimi bir daha dönmemek üzer terkedip Albaba İstasyonu’na doğru hızlı hızlı yürüdüm. Son defa arkama dönüp baktığımda gördüğüm şey; bizim kapıyı tutan ıhlamur ipinin çat diye kopup rüzgârda hafifçe sallanması oldu.
Ağabeyim ve eşi, yengemin memleketi Elmet Şehri’nde oturuyordu. Bin bir zorlukla, başta onların yanına yerleştim. Uzun barakanın küçük bir köşesinde hayat sürüyorlardı. Küçük bebekleri de vardı. Lüzumsuz bir boğaz olduğum her hâlimden anlaşılsa da, beni asık suratla karşılamadılar. Bununla beraber orada fazla kalmaya niyetim yoktu. Bir gün çarşıda iş aramak için dolaşırken “Kamçatka’ya balık işine eleman aranıyor.” ilânını okuyunca hiç düşünmeden tuttum başvurdum. “Kamçatka neresi, orada ne yapacağım ben, iki kelime bildiğim Rusça’yla nasıl yaşarım?” Bu sorular daha sonra, trene bindiğimde ancak, kafama dank etti.
Ağabeyim: “Arasan buradada iş bulunurdu.” diyerek, gitmeme taraftarolmadığını belirtti. Öte yandan gözleri ışıldayan yengem:
- Altı ay, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Gitsin, hem para kazanır hem de yeni bir yer görmüş olur. diyerek onu hemen susturdu. “-Çam yarması gibi bir genç için nedir ki bunlar... İşte bak geçen sezon kızları toplayıp götürmüşlerdi. Altı ayda ceplerini doldurup geldiler. Benim ablam diz kapağının altına sakladığı on üç bin kaymeyle geldi. Gitsin, engel olma!”
Böylece adı sanı duyulmadık Kamçatka diyarına doğru yola çıktım ben. Tren tekerleklerinin can sıkıcı, monoton ritmine kendimi kaptırmış giderken, etrafımda gülüşen, eğlenen gençlere göz ucuyla baktım:Onlar da benim gibi oraya işe gidiyorlardı. Yolda Ufa’dan, Çilebi’den de katılan oldu.Neşeleri yerindeydi. Bazılarının ikinci gidişiymiş. Hepsi de Rus. Tatar olarak benle, Elmet’ten birlikte başvurduğumuz Zöfer adında güleç yüzlü, hazır cevap bir genç vardı. Ben konuşmalara pek katılamadım. Rusçam malum zaten. Hem sonra içimi aniden tuhafbir korku sardı. Göz göre göre meçhule yelken açmamdan mı kaynaklandı bu. Yoksa Haniye’nin yaşlı gözleri birden gözümün önüne gelip beni perişan mı etmişti...O sırada üst yatakta, sırtüstü yatıp tren tavanına gözlerimi dikmiş halde gittiğimi farkettim. O an ben sadece yolların değil, haftaların da yıllara denk bir uzunluğu olduğunu anladım. Meğer değil yolların, düşüncelerin de ucu bucağı yokmuş.
Tren bizi başta Habarovsk Şehri’ne getirdi. Orada biraz mola verdi tren. Yabancı topraklara ayağımı basınca, bir süre afalladım. Sonra zihnimi toparlayarak yolculuğumuza devam ettik.Vapura tâ Nahodka’da binecekmişiz.
“Macera daha başlamadı arkadaşlar!” Kumral saçlı, kahverengi gözlü, seyrek dişli, Dima adındaki genç gülerek, bizi denizde bekleyen maceraları iştahla anlatmaya başadı. Geniş paçalı pantolon, omuzları iyice düşük, kolları uzun, oldukça bol bir beşment giyen bu genç diğerlerinden farklıydı. Konuşmalarından feleğin çemberinden geçmiş biri olduğu belli oluyordu. “- Fırtına çıkarsa mahvolduk, hepimizi sağa sola savuracak! Daha siz deniz tutmasının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Endişe edecek bir şey yok. İlk seferinde korkuyorsun hepsi o kadar. Tıpkı ilk ilişki gibi...” Herkes terbiyesizce kıkır kıkır gülüşmeye başladı. Sadece beni soğuk bir ter bastı. Gene Haniye geldi aklıma. Ondan sonra Dima’nın anlattıklarını hiç duymaz oldum.
Biz trenden inerken akşam karanlığı çökmüştü. Etrafı adam akıllı görme imkânı da olmadı. Bizi “Sovyetler Birliği” diye yazılı, ışıkları parlayan kocamanbir vapura doldurdular ve tekrar yolculuğumuza devam ettik. Görmüş geçirmiş biri olan Dima’nın dediğine göre, Petropavlovsk adlı şehre kadar sıkıntısız rahat bir şekilde gidecekmişiz.
Gün ağardıktan sonra, uçsuz bucaksız denizin ortasında gittiğimizi görünce, sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Köyde tepenin dibinden sessizce akan Ere Irmağı, küçükken bana bu deniz kadar gelirdi. Şimdi görüyorum ki, o, deryada bir damlaymış. Arkadaşlar, Tatar Boğazı denilen yerden geçmekte olduğumuz söyleyince tüylerim diken diken oldu. Zöfer’in ara sıra bana Tatarca seslendiğini hesaba katmazsak, yedinci günümü yedi kat yabancı eller arasında, ana vatanımdan, ana dilimden uzakta geçiriyordum... İçimi yine bir şeyler yaktı kavurdu. Bu boğazdan benim gibi, tam da bu noktadan geçtiği sırada ancak Tatar olduğunu hatırlayan bir zavallı bu ismi vermiş olmasındı. Dilbaz Dima’ya bu meseleyi sormak istedimse de şu berbat Rusçam’dan dolayı hiç konuşmamayı yeğledim.
Bu zamana kadar hiç bir yer görmemiş biri olarak ağzı açık ayran delisi gibiydim. Vapurun duvarlarına perçinlenmiş, asma beşik gibi yataklar, güvertedeki ağaçlar, hemen oracıkta çatılmış dükkân,sinema, restoran hepside baş döndürücüydü. Yüzen bir şehirdi âdetâ. Yalnız ben değil başkaları da öyle düşünmüş. İçimizden okumuş biri - bu sefer Dima değil, Çilebili genç Leşa’ydı sanki- açıklama yapmalüzumu hissetti:
- Bu sıradanbir vapur değil arkadaşlar. Söylenenlere bakılırsa, Almanlardan ele geçirilimiş bu.
Ben, babası Almanlar tarafından öldürülen Tatar evladı, Almanların yapıpçattığı bu lüks vapurda kurula kurula gidiyormuşum meğer…
Dima’nın deniz tutmasıyla ilgili anlattığı şeyler hikâye değilmiş. Üç gün boyunca tıngır mıngır, salına salına giderken birden fırtınaya yakalanmayalım mı? Geminin zeminine perçinli sandalyelere varıncaya kadar her şey yerinden söküldü. Zeminde boydan boya elmalar, konserve tenekeleri yuvarlanmaya başladı. Kimi karnını, kimi başını tutmuş kıvranıyordu. Aman ne fena bir şeymiş bu deniz tutması denen şey! Mideler çalkalanıyor, kusmamak işten bile değil. Gözler yerinden fırlayacak hâle geliyor. Dayanmaktan başka çare yok, elden ne gelir. Fırtına dinince kimimiz çayla, kimimiz tuzlu suyla bulantısını dindirmeye uğraşıyor, dört dönüyorduk. Bereket versin, Petropavlovsk Şehri’ne varıncaya kadar böyle bir kıyamet tekrar yaşanmadı.
Pertropavlovsk Limanı’nda bizi başka bir vapura aktardılar. Kamçatka’nın Olyutor İlçesi Pahaçi Kasabası’nda çalışacakmışız. Oraya varıp toprağa ayak basınca, hayretten epey bir kendimize gelemediğimiz hâlâ hatırımda. Etrafın o göz alıcıgüzelliği! Bering Denizi gündüz güneşinde turkuaz renge boyanmış ışıldıyordu. Doğru, Pahaçi beş para etmez bir yer. Ne köy, ne kasaba denecek bir tarafı var. Bizim köylerin eline su dökemez. Biz burada - kimisi Pahaçi, kimisi Pahaça diyor buraya - balık işleme işiyle uğraşacakmışız. İçimizde bu işin kurdu kimselerin olması bizi kurtardı. Sadece benim gibi acemi çaylaklar olsaymış hâlimiz harapmış. Dima’yla Leşa, siyah mont, siyah lastik çizme giymiş kısa boylu, çekik gözlü bir adamdan hangi grupta çalışacağımızı, maaş durumunu, yapılacak işi çarçabuk öğrendiler ve bir şeylerden memnun olmamış gibi, ellerini savura savura tartışmaya başladılar. Sonra bizi peşlerine takarak,bizlere tahsis edilen barakalara götürdüler. Daracık, karanlık, içi dışı biçimsiz, kasvetli odalarda avare avare oturuyoruz. Bir gün geçti, ikinci güne girdik.Bu hâl bizi bunaltmaya başladı.
- Gıkınızı çıkarmadan oturun. Yemeğiniz var şükür. dedi Dima bizim homurdandığımzı farkederek. “- Kendi ayaklarıyla tıpış tıpış gelecekler şimdi. Bizim grevin neyle sonuçlanacağını iyi biliyorlar... Bizi enayi sandı herhalde bunlar. Sansınlar bakalım.” Dima açtı ağzını yumdu gözünü. “Biz gelirken hangi fiyata anlaşmışsak o fiyata çalışırız. Burada fiyat düşürmenin anlamı ne? Kırmızıfener kadını mıyız biz?…
Dediği gibi çıktı. İkinci gün akşam bizim kaldığımız barakaya uzun konçlu çizme giymiş bir kaç adam gelerek, ellerinde bir takım kâğıtları savura savura bizi çalışma yerine götürdüler. Bembeyaz parlayan, balık yığınını ilk gördüğümde gözlerim yuvasından fırlayayazdı. Zöfer’inhâli de benimkinden farksızdı sanırım. Kâh dağ gibi yığılmış balıklara, kâh birbirimize bakıştıktan sonra Zöfer: “Bizim deredeki kaya balığı değiltabii bunlar!” diyerek damağını şaklattı. Bense içimde yine bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ağabeyimle ikimizin Erege’ye inip, annemin eski eşarbıyla balıkavladığımız günler gözümün önüne geldi.
Bizi gruplara ayarıp dağıtım yaptılar. Bizim vazifemiz teknede tuzlanmış ringa balığını fıçıya istiflemekti. Ekip başı dedikleri bayan, sarışın, mavi gözlü bir Alman’mış. Dudaklarında buz gibi alaylı bir gülümseme vardı. Bir bize, bir yüksek masaya saçılmış balıklara baktı ve:
- Gençler, işe başlamadan önce âdetler gereği,dişi balığı bulun bakalım hadi. dedi ricayla karışık bir emir tonuyla.
Güler misin, ağlar mısın. Balığı da mı şimdi cinsiyetine ayırıyorlar?
Ekip başı daha lafını bitirmemişti ki, Zöfer kaşla göz arasında hop diye masaya çıktı ve balıkların üzerinde yuvarlanmaya başladı. Biz donakalmış onu seyerederken, o kemerinin kaşına takılmış bir balığı Alman’a uzatı verdi.
- İşte, buyurun!
Kadının dudaklarındaki deminki alaylı gülümseme erimiş, yüzünde güneş açar gibi olmuştu.
- Seni gidi kurnaz Tatar.diyerek başını salladı ve işe koyulmamızı söyleyerek, deniz kıyısına gitti.
- Nereden aklına geldi senin böyle bir şey? diyerek hem imreniphem de biraz kıskanarak Zöfer’in sırtını tıpışladım.
- Şu Alman’a renk verecek hâlimiz yok ya…
Zöfer ağzını büzmeden iri balıkların kâh birini kâh ötekini eline alıp evire çevire baktı. Herkes ona iltifatlar yağdırmaya başlayınca, eli ayağı birbirine dolaştı,biraz utandı ve masanın üstünden aşağı hopladı.
Bizim hayat burada yavaş yavaş kendi akışı içinde akmaya başladı. İşe gidiyoruz, fıçılara balık istifliyoruz, o fıçıları vapurlara yüklüyor yabancı ülkelere uğurluyoruz. Erkek ekibinde Ruslar ve Ukraynalı’lar ağırlıkta, kız ekibindeyse tam tersine; Ruslar yok, Tatarlar, Ukraynalılar ve Almanlar ağırlıktaydı. Onları uzaktan seyretmek kendine göre ilginçti; İş bitince zincir gibi diziliyorlar ve deniz kena-rında dolaşıyorlar. Yaban kazları gibi dizilip gidiyor ve geliyorlar. Bizim gençler gözlerine kestirip bazılarıyla eşleştiler bile. Bense Tatarca konuşan kızları işitip,sırf doya doya ana dilimde konuşmak için gidip geliyordum yanlarına. Zöfer ateşli biri çıktı. Bizim memleketin Aksubay İlçesi’nden gelen bir kızla arayı pişirip geceleri ortalıkta gözükmez oldu. Bana da çok ısrar etti. Faydasız olduğunu görünce dil dökmeyi bıraktı. Benimse... Gözümün önünden Haniye’nin yaşlı gözleri hiç gitmiyordu.
Annem bir şeyle ilgili: “İş başa düşerse öğrenirsin.” derdi hep. Buraya gelirken Rusça iki sözü bir araya zor getiriyordum. Git gide Rusça’m gelişmeye başladı. Boş vakitlerde komşu Açayvayam, Apuka Köylerine gide gele, oradaki Çukçalar, Koreliler’le dostluğu baya bir ilerlettik. Kısacacısı, Sibirya’nın ağır hayat şartlarına, dondurucu rüzgârına, denizdeki fırtınasına, her tarafı sarmış bitmek bilmeyen balık kokusuna alışmaktaydık.
Buraya geldikten sonra anneme bir mektup yazdım. Sırf merakta kalmasın diye. Ama cevap mektubunu elime almak nasip olmadı. Zira kısa sürede hazırlanıp Pahaçi’den de kaçmak zorunda kaldım.
O gün biz siyah havyar, kırmızı havyar, içi balık dolu, irili ufaklı fıçıları gemiye yükledikten sonra, karanlık çökerken deniz kıyısında kurulu çadırlara girdik. Arkadaşlara uyup ben de bira, ev votkası gibi şeyleri içmeyi öğrenmiştim. Yorucu iş gününden sonra bu çadırda, ayakları eğrilmiş,boyası iyice dökülmüş masanın etrafına diziliyoruz ve alimünyum bardakla götürüyoruz içecekleri. Vücudumuz gevşemiş, omuzlarımız dikleşmiş gibi oluyordu.
Çadırın, rüzgâr yönünde sallanan, kirden rengi seçilemez hâle gelmiş bez kapısından deniz kıyısında ilerleyen kızlar kümesi gözüktü. “Yeni bunlar. Daha bugün geldiler!” Oturanlardan biri, arka dişi düşmüş çirkin bir şekilde gülerek göz kırptı: “Hiç fena durmuyorlar! Bir tânesi işte, zavallı topal ayağıyla gelmiş, ne işin var buralarda senin!”
Kafayı çektiğimizden benim de neşem yerindeydi. Ben de gülerek yerimden kalktım ve çadırın kapısından başımı uzattım. Bakınca, benden on on beş adım ötede,kumda iz bıraka bıraka yürüyen mahzun görünümlü kızlar arasında, akşam karanlığının düşmekte olduğu kıyıda teyzemin kızı Necibe’yi görünce, o anda ayılıverdim. Gözlerime inanamayarak kirpiklerimi kırpıştırdım. Evet, bu gerçekten de oydu! Sağ ayağı aksayarak, üzerinde kapitone palto, ayağında lastik çizme, eşarbını boynuna dolamış uzun belikli Necibe yürüyordu.
Ben oracakta masaya, kendi yerime patadak oturdum. Yüzümdekiifade kimsenin dikkâtini çekmedi sanırım. Kahkahalar atarak yeni gelen kızları değerlendirmeye başladılar.
Bense bu ortamdan ateşten kaçar gibi, çarçabuk uzaklaşmak için başımı paltomun yakasına gizleye gizleye, hızlı adımlarla kaldığımız barakaya doğru ilerledim. Necibe’yi görmek beni neden bu kadar korkuttu bilemiyorum. Bugüne kadar bu soruyabir cevap bulamadımhenüz. Dünya’nın ne kadar küçük olduğuna hayretede ede eşyalarımı toplamaya başladım. O anda Necibe benim odama gelirve yüzüme tükürürdiye mi korkmuştum acaba? Duymuştur mutlaka, köyde benim yüzümden neler olduğunu da, annemi bir başına bırakıp köyden kaçtığımı da, hepsini biliyordur. Bu günahlarımı tekrar hatırlatmak için tâ nereden, taşradaki bir köyden Kamçatka’ya, dünyanın öbür ucuna mı gelmişti şimdi bu? Necibe’ye yeryüzünde para kazanacak başka bir yer kalmamış sanki! Tam da benim sığınak olarak keşfettiğim deniz kıyısını bul sen! Topal haliyle kim işe aldı bunu, kim gönderdi buralara?.. Aklıma art arda böyle sevimisiz, anlamsız sorular akın etti.
Ev votkasının sıcaklığından yüzü pancar gibi kızaran Zöfer odaya geldiğinde, eşyalarımı bavuluma doldurmuştum artık.Üç beş parça bir şeydi zaten.Yarım saat sonra fıçı yüklü vapur limandan hareket edecekti. Ne pahasına olursa olsun, Petropavloski’ye giden vapura yetişmeli, gözlerden dillerden uzaklara çekip gitmeliydim! “Şuna bak! Gece vakti denizemi gireceksin yoksa?”
Zöfer, yaptığı yavan şakanın ilginç bir yanını bulmuş gibi gibi kıs kıs güldü. Başındaki kepini kâğıt gibi buruşturup yatağına fırlattı, sonra da üzerine yüzü koyun yattı.
O göremese iyi olurdu aslında ama ne yapalım, geldi bir kere. Ben bir şeyler diyene kadar, şansıma yattığı yere sızıverdi. Ona biraz şöyle baktım ve kimseye yakalanmamak için telâşla çıkıp gittim. İleride hayat ne gösterir bakarız artık. Ben duruma göre Zöfer’e mektup yazarım. Son ayki maaşımı almadım henüz. Kendisi benim yerime imza atar aylığımıalır. Bir hemşerim olarak şeytana uymaz herhâlde…
Her hafta fıçı yükleye yükleye işin kurdu olup çıkmıştık. Vapurun her yerini avcumuzun içi gibi biliyorduk. İçeride ne var ne yok gözü kapalı bulabilir hâle gelmiştik. En sıkıntılısı, kimseye belli etmeden kıyıdan geçebilmekti. Mesai bitti bitmesine de, kimi çadırda kafayı demliyor, kimi kayıkla dönüyor, kimi kıyıda balık temizlemekle meşguldü.
Neden, nasıl oldu anlamadım, vapura binerken hiç bir sıkıntı çıkmadı. Ne beni farkeden, ne varlığımdan haberdar olan, ne de bu hayattan kaçtığımı gören oldu. Vapur, limandan ayrılırken başımın dumanı da dağıldı, kafam iyice yerine geldi sanki. Ne yaptığım,ancak o an dank etti bana. Ne yapıyorum ben yahu! Neden ben, bırak hemşeriyi, ondan çok daha ileri, yakın akrabam, teyzemin kızına sahip çıkıp selam vermedim. Annemi, akrabalarımı, köyde olup bitenleri tek tek soracağıma, cinayet işlemiş bir suçlu gibi gece vakti kaçıp gidiyorum. O benim dünya ahiret bacım. Memleketimin havasını, kokusunu, haberlerini beraberinde getiren yakın akrabam. Belki de annem onun buralara, tâ benim yanıma geleceğini öğrenip gece boyu mektup yazmıştır. Necibe’nin eşarbının ucuna bağlayıp bana bir haber göndermiştir. Neden olayların ipini kendi elimde bulundurmuyorum? Rüzgâr esince devrilecek hâle gelen çürük bir kapı dikmesi gibi sallanıp duruyorum... Ruh hâletim çok fena şu anda. Boğulacak gibiyim. Dişlerimi sıkıp çene kemiğimi ısırarak koparacak hâle gelmiş, fıçıların arasında böyle sıkışmış giderken kurt gibi uluyuverdim. Bu köşede bir başıma uzun müddet böyle düşünceler içinde yüzseydim kim bilir belki de çıldırırdım. Ama beni farkettiler. Fıçıların arasından sürüyerek çıkardılar. Yaşlı tayfalardan bir bana acıyarakmı yoksa iğrenerek mi, baktı baktı ve: “Dayanamadım desene.” dedi. Galiba o beni ağır işten bu şekilde kaçıyor diye düşündü. Sağ olsunlar, iğrenseler de kaçak muamelesi yapmadılar. Sigara verdiler, su verdiler karnımı doyurdular. Sorular sorup bunaltmadılar.
Ben Petropavlovsk Limanı’nda indim. Nereye gideceğimi, ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Cep durumum fena sayılmazdı. En azından bu tesellim vardı.Ne yapsam şimdi? Vladivostok vapuruna binip, o taraflara mı yelken açsam? Yoksa bu uçsuz bucaksız denizlerin, okyanusların, dudak uçuklatan balıklarını bırakıp memleket taraflarına mı gitsem? Neme lazım benim deniz. Bu zamana kadar daracık bir ırmak kenarında yaşadım, denizsiz ölmedim yani. Şöyle bir düşününce her yerdeaynı güneş. Fakat köye... Yollar kapalı artık. Ben vicdanen kendimi bir katil hissedi- yordum. Bu his aylar geçtikçe daha bir derinleşiyor, beni yiyip bitiriyordu. Annem, onun erken ihtiyarlayan çehresi: “Senin yüzünden insan içine çıkamaz oldum.” diye paylaması aklıma geliyor, bunların hepsini bir de masum Haniye’nin gözyaşları kaplıyordu.
Düşüncelerimi paylaşmak istercesine, tepemde cimrice ışıldayan güneşe başımı kaldırıp baktım. Gerçekten de güneş her yerde aynı güneşti…
Necibe’yle görüşmekten kaçmam; kendimden kaçma çabasıymış meğer. Daha sonra öyle pişman oldum, öyle pişmanlık duydum ki; ben bacımı görünce peşinden koşup kucaklamasam bile, en azından elimi uzatıp selamlaşmalı, gözlerine bakarak annemi, uykularımı çalan köyümü sormalıydım!
Hiç bir yere varmadım da gitmedim de. Gözüm nereye baksa, o tarafa adımlayarak limana pek de uzak olmayan bir lokantanın yanında kendime geldim. Boğaz kaygısında değildim. Ama ayaklarım buraya getirince içeri girdim artık. Örtü filan örtülmemiş ahşap masalarda tek tük oturan vardı. Kaygısız tasasız ben de bu masalardan birine gidip oturdum. Önümde duran tuz, biber, hardal kabına, çavdar ekmek dilimlerinin dizili olduğu tabağın dışına nedense hayretler içinde baka kaldım. Nedense derken şaşkınlığımın sebebi bir zamanlar beyaz olan kapların ellene ellene kapkara kesilmiş olmasıydı galiba. Annem sert mizaçlı, sinirli biri olmasının yanı sıra temizliğe özen gösteren bir insandı. Havlu, örtü gibi şeyleri,kuzineden çektiği külü eleyerek kül suyu yapar ve orada yıkar, evdeki üç beş kapkacağı da kumla ayna gibi gibi parlatırdı. Buradaysa... Ben kendimden geçmiş epey bir oturmuşum herhâlde. Gözlerime uyku da çökmüş olabilir. Birisi “lokantamızda masaya oturup beklemek yok. Yemek yiyecek olan kendisi gidip alır burada!” diye kabaca seslenince gözlerimi kaldırıp baktım. Karşımda, koltuğunun altına küçük bir tabak kıstırmış, etine dolgun bir bayan duruyordu. Beyaz önlüğünün ortadaki düğmesi kopmuş, üç köşeli bağladığı beyaz fularının altından sapsarı saçları kabarıp çıkmış, önlüğünün altındaki gömleğinin yakasının biri içe doğru bükülü kalmıştı. Lacivert gözleri bana öfkeyle mi, nefretle mi bakıyordu, ama gözlerinde sıcaklık olmadığı aşikardı. Yine de ben bu sarışın Rus kızına kızmadım. Çünkü ben bu lokantaya aç olduğumdan gelmemiştim. Yesem ne olur yemesem ne olur... Tek kelime etmeden masadan kalkmış kapıya doğru yürürken bu kızın arkamdan: “Lahana çorbası kaldı biraz,patates püresi, balık. Gel hadi vereyim.” dediğini duyunca durdum. Kapının yanındaki masada yığılı duran kirli tepsiler gözüme takıldı. Benim öylece duruyor olmam sinirine dokundu herhâlde ki, koşar adımlarla gelerek karşıma dikeldi. Koltuğunun altındaki tabağı tâ nereye atıp, rengi kim bilir ne zaman solmuş bezi alıp, tepsilerden birini apar topar siler gibi yaptı ve pat diye elime tutuşturdu. Bana, çaresiz onu takip etmek düştü geriye. Eli öyle çabuk biri ki, ben daha ne yiyeceğimi tam diyemeden, derin bir tabağa, bembeyaz domuz yağları yüzen kırmızı pancarlı yemeği cumburt diye bıraktı. Kenarları bir kaç yerden kırılmış sığ tabağa büyük bir kepçeyle patates püresi koydu. Yanına balık dilimi ekledi ama bir şeyi pek beğenmedi sanki, o balığı tekrar tavaya attı. Yerine daha büyük bir balık dilimin şak diye tabağa kondurdu. Gözündeki deminki öfke, yerini meraka bırakmışa benziyordu. Yanılmamışım. Bizim köy dükkânındaki gibi ahşap boncuklu abaküsle şak şuk hesap yaptı ve kâkülünü parmağına dolaya dolaya pat diye: “Siz Kazak mısınız yoksa?” dedi.
Köyümde ömür billah Tatar olarak dolaştım. Pahaçi’da Rus’a benzetirlerdi. Burdaysa Kazak’a... Kızacağıma, birden neşem yerine geldi: “Hayır, Tatar’ım ben, Tatar.” diye hece hece söyledim ve kendimde farkında olmadan bu sarışın Rus kızına göz kırptım.
Uzun boylu anlatmakistemiyorum. Bizim tanışmamız işte bu şekilde başladı. Evlenme arzusuyla yanıp tutuşan, benden bir kaç yaş büyük Katya, benim deli dolu karakterimi de, hayatımı da birden bire değiştirdi. Ben bu zaman kadar hiç kimsenin ne ruhuna ne de bedenine âşık olmamıştım. İtiraf edeyim; Katya ile birlikte yaşarken de ben aşk denen, filmlerde hayranlıkla seyredilen o yüce duygunun ne olduğunu bilmedim. Katya da benim canımı, ruhumu değil, geniş omuzlarımı, uzun boyumu, kocaman ellerimi seçmişti kendisine koca olarak... Ne yapalım yaşadık tabii ki. İki deli fişek aynı çatı altına girince hır gür de oldu daha başkası da. Dağınıklıktan, pasaklılıktan nefret ederdim;ona da alışılıyormuş insan. Oğlumuz dünyaya gelince, elde olmadan birbirimize sıkıca bağlandığımızı farkettik. İnşaatta işe girdim. İşte, değil günlerin, ömürün bile nasıl geçtiği sezilmiyordu. İyi para kazanıyordum. Katya’ya hiç bahsetmeden anneme her ay para gönderiyordum. Annem bir mektubunda: “Bir kerecik olsun gelsen de yüzünü görsek.” diye yazınca sevinçten havalara uçmuştum. Katya: “Hayatta olmaz.” diyerek ayak diredi. Güya küçük bebekle o kadar uzaklara yolculuk yapılmazmış... Volodi biraz palazlandıktan sonra diyerek tartışmaya nokta koyduk. Bu konuyu bir daha da hiç açmadık. Annem mektuplarında sözünü esirgemiyordu: “Kasıymın oğlu, Ra-biğa’yla Niğmetcan’ın torunu bu yavrucağa bula bula Volodi ismini mi buldunuz?” diyerek açıkça kırgınlığını dile getirdi. Annem, yıllar içinde oğlu Kasıym’ın, değil şekli şemailinin, adının bile değiştiğini bilmiyordu. Ben çoktan Kolya’ya dönüşmüştüm artık... Annem bizim sokaktaki dul kadınların bir bir öldüğünü, konu komşunun art arda şehre taşındığını, sokağın ıssız, öksüz kaldığını yazdı. Mostafa’nın askere gittikten sonra tıpkı benim gibi bir Rus kızıyla evlendiğini, cehennemin bucağındabir yerde yaşadığını önceki mektuplarında yazmıştı. Onların evinde de kimsecikler kalmamış. Anne babası öldükten sonra Mostafa pencere kapaklarını çivileyip köyü terk etmiş. Annem: “Bu evde bir başıma yaşayacak hâlim yok. Ağabeyin Elmet’e götürüyor. Komşu köyden biriyle anlaştık, evi söküp götürecekler(5). Avlunun küçük kapısını söktürüp yerine senin gönderdiğin paraya büyükçe, muhkem bir kapı yaptırmıştım. Orada öyle çürüyüp gidecek, en çok ona yanıyorum. O kapıdan gireceğin ânı ciğerim kebap öylesine bekledim ki… Ama sen bir türlü gelmedin. Babanın çattığı evi bağrıma taş basarak sökmelerini kabul etmiştim. Senin hatırana diye yaptırdığım kapıyı söktürmeye elim gönlüm varmıyor. Ona el sürdürmem artık.” diyerek sitemle yazmıştı bir mektubunda.
Ben bir türlü gidemedim. Gelecek yaz, öbür yaz diye diye hep kalıyordu. Bir sonbahar günü ağabeyimden mektup geldi. Annemi tâ sonbaharın başında ebediyete uğurlamışlar… Ağabeyim mektubunda: “Hayattayken gelmeyen ölüsünede gelmez. dedimve bu yüzden sana haber etme lüzumu duymadım.” diyerek kırgınlığını da öfkesini de dile getirmişti.
Böylece ana vatanımla, ana dilimle aramdaki yegane bağ da kopup gitti. Annemin her ne kadar harfleri eğri büğrü olsa da, öz dilimde, Tatarca yazdığı mektuplar, benim çoktan buz kesmiş yüreğimin küçük bir köşesinde yanan kör bir ateşti; o da söndü. Ben, kim olduğumu yavaş yavaş unutmaya mahkum edilmiştim. Jöle kıvamındaki domuz etiyle pişirilen borç (6) lahana çorbası içip, Paskalya Bayramı’nda Katya’nın soğan suyuna batıra batıra kırmıza renge boyayıp haşladığı yumurtaları yiyip, köşede duran ikonlara alışıp, asıl adımı kaybedip, ruhsuz bir mahluk olarak hayat sürüyordum. Ben kendi öz evladıma “Oğlum!” diye hitap etme saadetinden mahrumdum. Kim bilir belki de tâ evlilik hayatının başında, haklarımı dilimle değil de yumruğumla savunsaydım durum çok daha farklı olurdu durum. Dirsek yakınama gel de ısır hadi...İş işten geçmişti artık.
Bir gün oğlum okula gitmekiçin evden çıkarken bana Rusça:
Hoşça kal baba! diyerek el salladı. Ben de birden duygulanıp Tatarca:
- Oğlum! diye hitap ettim. Dönüp bana bir bakış baktı. Annesine benzeyen lacivert göz- leri öfkeyle kısıldı ve Rusça:
- Bu da nereden çıktı baba, gene mi şu senin dilin he? diyerekavludaki çamura botuylafaş diye bastı ve başını olmaz anlamında sallaya- rak koştu gitti.
Omzuma birden bire çöken ağırlıktan belim bükülerek yoluma devam ettim. Daha önce bu sokağın adı Reçnaya (Irmak) idi. Altmış beşte adını Kozmonotlar olarak değiştirdiler. O an beni hangi güç sürükledi bilmiyorum; kavşaktan dönmedim, ayaklarım kendiliğinden bir yere doğru ha bire yürüdüler.
Kaderin beni Pasifik Okyanusu’nun Avaçinsk Körfezi kıyısındaki Petropavlovsk Kamçatski Şehrine temelli bağlayacağı kimin aklına gelirdi... Okyanusu da, denizi de, şehre yakın sayılan Koryakskay, Avaçinskaya adlı yanardağları, Kozelski, Aag, Arik Volkanlarını da görmek nasip oldu. Ben buraların Tatarca’sının ne olduğunu bilememenin acısıyla, aklımdan buna kafa yorup durdum. Bizim Kügiş Tepesi’yle kıyaslayıp için için ağladım. Gizemli güzel göllerine, kıyıya değil, kalbime çarpan deniz dalgalarına bakarak, yine kendi köyümü düşündüm. Uzaklarda bir yerde, bu denizin çok ötesinde, küçücük, bizim Ere Irmağı da akıyor ya. Onun suları hangi nehirlere akıyor da, denizin hangi dalgalarına dönüşüp şu an benim ayağımı sarıyordur... Orada, yaz yaza, kış kışa benzer; Yazın yakıcı güneşi, kışın keçe çizmeyle bastıkça kart kurt yürüdüğümüz karlı patika gülümsüyordur.... Ya burada, haziran gelir, haziran bitmeye durur; soğuk sis, inceden yağan yağmur sinirleri bozar... Eskiden özlem, daussıla gibi şeyler gönlümün, benim bilmediğim bir sandığında kilitli bulunuyordu herhâlde. Son yıllarda bu sandığın kapağı mı koptu, dibi mi düştü, ne olduysa artık bana bir hâller oldu. Zaten pek tadı tuzu olmayan hayatımın, hiç bir anlamı kalmamış gibi gelmeye başladı.
Böyle düşüncelerin girdabına dalmış, ayaklarımın peşinden gövdemi sürürcesine yürürken, başdöndürücü bir ezgi duyar gibi oldum. Ben kulaklarıma inanamayarak başımı kaldırdım. Limanın karşısındaki dükkândan bir grup genç kız çıkmış geliyor. Cıvıl cıvıl konuşuyorlar. Bir musikîbir ahenk var konuşmalarında!
Tatarca konuşuyordu onlar! Kulağımı değil, bağrımı tatlı bir acı sarar gibi oldu. Kendimde farkında olmadan onlara doğru koşmaya başladım. Hem koşuyorum, hem ellerimi deli gibi savura savura konuşuyorum bağrıyorum. Tatarca bağırıyorum! Kızlar, ipten kurtulan yabani hayvan gibi ileri atılmış,çılgın görünümlü bu insanı görünce korkmuşolmalılar ki, çığlık çığlığa kendileri de koşmaya başladı.
Şu hâli uzaktan gören biri olsa ne düşünürdü acaba: önde, ellerinde çantalar, birbirine çarpa çapra koşan kızlar, peşlerinden şakakları erken ağarmış, avazının çıktığı kadar bağıra bağıra koşanbir erkek. “Kızlarne olur durun!” diye inlemem bir tânesinin kulağına ulaştı galiba, içlerinden biri duru verdi,ötekilerini de durdurdu.
Yanlarına vardığımda biri diğerine Tatarca: “ Akıl hastası filan olmasın, Allah korusun!” dediğini duyunca ben kızları tek tek bağrıma basıp ağlamaya başladım. Bir yandan gözyaşlarım elimde olmayarak akıyor bir yandan da ben:
- Korkmayın kızlar! Ben Tatar’ım! Sizler gibi bir Tatar! Ben yıllardır burada yaşıyorum. Tatarca tek bir söz duymamıştım senelerdir. Sizin konuşmalarınızı duyunca peşinizden koşturdum. Ciğerparelerim, o kadar tatlı konuşuyorsunuz ki! Ana vatanıma da ana dilime de öyle hasret kaldım ki!.. – Ne söylediğimi kendimde bilmiyordum. Kızların birbirine bakıştıklarını görünce aman hemen gitmesinler diye, alel acele aynı sözleri yeniden tekrar ediyordum.
İçlerinden fettanca olanı, imalı imalı:
- Rus’la evlenecek ne vardı sanki? Bizim Tatar kızları ne güne duruyordu? dedi ince kaşlarını yay gibi gererek.
Bir diğeri, mühür gözlüsü iç geçirerek:
- Bizim Tatar Kızlarını da Rus Gençleri alıyor bir bir. Akıl sır erer gibi değil, diyerek ekledi.
Ben o şeyleri düşünecek durumda değildim.
- Kızlar siz nereden böyle hepizin cumbur cemaat. Yoksa siz de mi köyden kaçan talihsizlerdensiniz?
- “Siz de” dediğine göre,kendin köyden kaçmış birisin o zaman. Biz mevsimlik işçileriz. Altı ay balık kokusuna batıp evlerimize döneceğiz. İşte dükkândan küpe, düğme gibi şeyleri toplayıp çıktık. Biraz sonra Vladivostok vapuru kalkıyor, ona bineceğiz ve…
- Ah amca, nasibini dünyanın öbür ucuna gelip arayacak ne vardı sanki... Haydi Zeytüne, şu köyden kaçan Tatar’ı hıçkırtalım gene. Nasıldı hele bizim o şarkı? – Az önceki fettan kız, mühür gözlüye gülümseyerek baktı ve ikisi birlikte yanık yanık söylemeye başladı:
Ufa tarakları (7) aldım, Saçlarımı taramaya.
Dağlar yüksek, yok merdiven
Özledikçe bakmaya…
Onlara katılıp, gözlerimden akan yaşları silmeyi de unutup, kızların dediği gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Bu şarkının ardından Zeytüne adlısı,yavaşça Ramay şarkısını söylemeye başlayınca, yüreğim yerinden söküldü sanki:
“Gece vakti biri içli içli Ramay’ı; ayrılık şarkısını söyledi... “
Gözümün önünde, şimşek parıltısı gibi Kügiş Tepesinin eteğindeki akşam eğlentisi, sevgi dolu gözleriyle Mostafa’ya baka baka şarkı söyleyen Haniye’nin aksi belirdi. Ben yaralı bir aslan gibi inledim:
- Allah aşkına dur, söyleme! - Avuçlarımla yüzümü kapamış, diz kapaklarım üzerine çökmüş vaziyetteyken, kızların usulca, birer birer gidişlerini seziyordum. Fettan kız dönüp geri geldi herhâlde. Çekine çekine saçlarıma dokundu:
- Amca, gitmek isteyen kişiye yollar açık ki. dedi sade bir şekilde ve koşar adımlarla diğerlerinin peşinden yetişti.
Yollar açık doğru. Gönüller işte... Bin kilitle kilitli gibi…
Böyle bir karşılaşmadan sonra, ben her yıl mevsimlik işçileri bu limanda gözler oldum. Hemşerilerime rastlamaz mıyım, öz dilimde konuşanları duymaz mıyım arzusu beni buralara sürükledi. Talihim hep yaver gitmese de, özlem acısını bir an olsun giderecek nadir karşılaşmalar oluyordu. İşte o bir anlık karşılaşma, önümüzdeki yıla kadar bana yetiyordu.
İnsan yaşlandıkça geçmiş günlerinin her saatini sık sık düşünmeye başlıyormuş. Ben de mazimi baştan başa gözden geçiriyorum; içimi ferahlatacak, yüzümü güldürecek tek bir ânı hatırlamıyorum diyeceğim ama... Bir de şu tarafı var; memlekette ve gurbette diye ikiye ayrılan ömrümün ilk yarısında aydınlık sayfalar da var! Neylersin ki değeri bilinmemiş. Açlığı, perişanlığı, yetimlik acısıyla beraber, yanı başımda varlığımın sebebi biricik annem, idiris ağacının mis kokusu sinmiş sokağım, çimen döşeli avlum,yüce yüce tepelerim vardı. Ömrümün ikinci yarısını yedi kat el arasında bir yabancı olarak geçirmekteyim. Burada, kendimden emin: “İşte bu benim!” diye gösterebilecek hiç bir şeyim yok. Hatta benim kanımdan, canımdan olan yegâne evladım bile ikinci sınıf insan gözüyle bakıyor bana. Burada benim dilime de türküme de yer yok.
Ben hayat boyu ot gibi yaşadım. Bir şey bekleyip, o şeyi bir gün bulacağıma inanıp, bulduktan sonra da rahata ereceğime,güzel bir hayat yaşayacağıma inandım. Bir gün başımı kaldırıp aynaya baktığımda, saçlarımın ağardığını, omuzlarımın düştüğünü, hayatın sonbaharına yaklaşanbir ihtiyar olduğumu görünce yüreğim ağzıma geldi.
Hayat, benim oğlum Vlademir Nikolayeviç’i (8) de orta yaşlılar sınıfına sokmuştu. Onun da şakaklarına bol miktarda kar tanecikleri düşmeye başladı. Sağ olsun, benimle uzaklara yolculuk yapmayı kabul etti. Katya; Yikaterina Dimitriyevna, siyah eşarp bağlayıp zamanının çoğunu kilisede ibadetle geçiriyordu. Onu uzak bir yolculuk için yerinden oynatmak söz konusu bile değildi zaten. Uzak derken, şimdi yolculuklar aylarca sürmüyor. Uçakla, göz açıp kapayıncaya kadar dünyanın öbür ucuna varmak mümkün. Yelizova Havalimanı’ndan Moskova’ya kalkan uçak bizi böylece memlekete biraz daha yakın bir yere götürmüş oldu. Arada binlerce kilometre değil, tam tamına yarım asırlık bir mesafe vardı.
Bu çok dehşet verici bir manzaraydı. Ya bir salgın kırıp geçirmiş, ya da yer yarılıp içine girmişti sanki. Küçük bir köy kadar olan sokak tamaman ortadan kalkmış, olacak iş değil! Yukarı sokaklarda evler göze çarpıyor çarpmasına. Oralarda da, benim gibi ihtiyarlar yaşıyor olmalı; kapkara kesilmiş çatılar bunun işareti. Ben hercai düşüncelerimden sıyrılmaya çalışıp, gözlerimi tekrar açtım yumdum.Güçlükle kımıldayarak, ayaklarımı sürürcesine öksüz avlu kapısının yanına geldim. Ona dokunursam, tehlikeli bir durum olmasından korkarcasına, koluna uzanan elimi, ateşe değmiş gibi geri çektim. Oysa bizzat kapının kendisi, ağlaya ağlaya beni içeri davet ediyordu. İçeri derken, oraya geçmek için, kapıdan geçmek imkânsızdı: ister bu tarafından isterse öbür tarafından dönüp geç; ne taraftan geçmeye çalışırsan çalış seni ürkütücü, sessiz bir çukur bekliyordu... Bizim evin temeli mi bu, başkasının ki mi? Bu tehlikeli alanda bir zamanlar paytak paytak yürüdüğüm patikaları aramaya kalkışmak başlı başına bir çılgınlıktı... Ben zaten bu yaşıma kadar tüm zorlukların, meşekkatlerine trafını dolanarak onlardanbu şekilde kurtulmaya çalıştım sanırım... Bu sefer dolanmayı tercih etmedim cesaretimi toplayıp, kapıyı usulca içeri doğru ittim. Kapı, bel boyu olmuş o dulavrat otlarına, ısırganlara, pelinlere değince ağlamaklı bir şekilde duruverdi. Benim hatıram diye yerinden sökülmeyen kapı bu muydu bu değil miydi? Pelin otunun acısından daha acı bir ızdırapla tek- rar etrafıma bakındım. Belki bir şeylerin üzerinde annemin bakışları takılı kalmıştır... Etraf acımasızdı. Bir cevap gelmedi. Oldum olası, siğillerle dolu avuçlarım kapının yosun bağlamış tahtasını yoklaya yoklaya geçti: âmâ biri gibi bu kapıdan kendimi arayışım değil miydi bu? Ömür kapısıydı sanki. Onu da açıyor, kapatıyormuşsun işte; yaşayıp yaşamadığının farkına bile varamadan. Kim bilir, düşe kalka hayat sürmeyenler için ömür kapıları belki de sadece mutluluk ve saadetten ibarettir.
Oğlum deminden beri tek kelime etmeden, biraz mesafe bırakıp benim arkamdan geliyordu. Biz o uzun yolculukta birbirimizi bul- muştuk. O beni, ben onu. Köyle, annemle, ağabeyimle ilgili anlattıklarım onu sarsmış mıydı, ömrümüzde ilk defa baba oğul gibi içtenlikle muhabbet etmemiz mi etkilemişti, yoksa hayâlinde canlandırdığım idris kokuları, çoluk çocuk cıvıltısıyla inlemesi gereken sokağı ıpıssız görünce nutku mu tutulmuştu bilemiyorum artık, ben oğlumu tanıyamadım, o bakışlar onun değildi. Bana Rusça: “Babanın Tatarca’sı nedir?” dedi.
Oğlumun beklenmedik bu sorusuna ben bir çırpıda cevap veremedim. Korkmuş muydum, heyecanlanmış mıydım, yoksa dilimi bir anlık unutmuş muydum; bir süre konuşamadan öylece kala kaldım. Sonra savaşın çaldığı babamı, babasız geçen, babası olanları kıskanarak yaşadığım yetim çocukluğumu, babamdan son bir haber bir zamanlar evin tomruk duvarının oyuğunda saklı duran ölüm tutanağını, ölmüş babamı ömrü boyunca sağ diye umutla bekleyen, sağ olan evladını bir kez olsun görme hasretiyle yanıp kavrulan annemi gözümün önünden geçirip, dudaklarım titreyerek: “Baba... Baba...” diye fısıldadım. Birden bire dizlerimin bağının çözüldüğünü farkettim, düşmemek için kapının sütununa yapıştım. O anda ya ben kapıyı, ya da çürük kapı beni bağrına bastı; ben ikimizin bütünleşip toprağa yaklaştığımızı anladım. Üzerime tatlı bir rehavet çökerken oğlumun kendine özgü yumuşacık bir sesle benim ardımdan tekrarladığını duyabildim: “Baba... Baba..” diyerek hayatında ilk defa telaffuzettiği bu sözler kapının öbür tarafında yankılanır gibi oldu.