Kaput


 01 Aralık 2020



Başına dolanayım[1], kurbanın olayım, ayağının altında öleyim, ah İsa muallim. Âcizane yalvarıyorum, o hadiseyi bu ihtiyar dönemime kadar yüreğimde saklayıp, sadece sana itibar edip anlattım. O hadiseyi kaleme al. İçim yanıyor, yüreğim parçalanıyor, tamamen sakin, hiç acele etmeden, en ince ayrıntılarını da unutmadan ders anlattığım esnada birdenbire ruh hâlim değişiyor, nefes alamıyorum. Öğrencilerim bağrışarak sıralarından çıkıp toplanıyorlar başıma, biri su veriyor, biri nabzımı tutuyor, biri ellerimi ve ayaklarımı ovuşturuyor, ağlaya ağlaya yalvarıyorlar. Yukarıda sana yazdığım o sözler, onların sözleridir: 

- Başına dolanayım, ah muallime!

- Kurbanın olayım, vah muallime!

- Ayağının altında öleyim, ay muallime!..

Muayene için doktor çağırıyorlar. Omuz silkiyor doktorumuz: 

- Çocuklar, tamamen sağlıklıdır mualliminiz. Korkmayın, insan da böyle hâller olur. Yine geçecek. 

Geçmiyor, ah azizim. Geçmiyor. Aksine…Gidiyorum eve, yalnızlık! Duvarlar mengeneye dönüyor, sıkıyor beni. Ne yapayım? Açıyorum televizyonu. Bir kanal, iki kanal, üç, beş, on kanal. Hepsinde çıplak insanlar! Dehşet verici bir çıplaklık! İğrenç bir çıplaklık! Nereye gidiyor bu millet ey azizim! Bence, artık hiç kutsallık kalmadı! İtiraz etme, kalmadı!.. Kapatıyorum televizyonu, kulaklarım çınlıyor. Açıyorum Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Balzac’ı. Daha ne kadar okuyabilirim?!

Yine gelip takip ediyor beni o anlattığım hadise. Mahvediyor ey! Büsbütün yok oluyor senin bu ak saçlı muallimen. Birden kırk iki yılında, yirmi beş yaşındaki bedbaht kız oluyor! Bak aradan ne kadar zaman geçmiş, yarım asırdan da fazla! Tam elli sekiz yıl. Ama unutamıyorum o geceyi, o adamı! Kimdi? Nereliydi? Adı neydi? Görünüşü nasıldı?... Hatırında mı sana anlattıklarım? Bence unutmuşsundur. Elli sekiz yıl! Sen artık o öğrencim değilsin, yaşıtlarından kim kaldı? Hiç kimse! Şimdi bir tek ben biliyorum o hadiseyi bir de unutmamışsan sen. Yaz! Yaz ki elektrik, ışık denilen şeydi, yalnızca Bakü-Tiflis demiryolu hattı boyunca kâh kırmızı kâh sarı kâh da yeşil, sönük ışıklar vardı. Dünya ise büsbütün karanlık içindeydi. Yaz ki o karanlık dünyanın güneşi battıktan sonra evlerde sıradan gaz lambaları da yanmıyordu. Bahçede ocak yakmaya bile izin vermiyorlardı. Çünkü o karanlık dünyanın göklerinde bombayla dolu uçaklar uçuşuyordu. Bilhassa, dünyanın aydınlık saatlerinde herkesin “dünya güzeli” dediği bir Azize muallime vardı. Tam da masallardaki gibi. Güneşe diyordu sen doğma, ben doğayım, aya diyordu sen doğma, ben doğayım. Yani benim yüzümün aydınlığı yeter dünyaya. Gezdiğim, dolaştığım yerlerde; okulda, kasabada, eğitim işçileri arasında hiç kimse “Azize” demezdi. Herkes “dünya güzeli” diyordu ve inan, inan ki “başı kalpaklı” denilenlerden biri dahi kötü gözle bakmıyordu bana, açıkça secde ediyorlardı, ay İsa muallim! Ve ben güzelliğe secde eden oğullarımızla iftihar ediyordum. Milletimle iftihar ediyordum. Ama yüreğimde korkuya, endişeye benzer bir huzursuzluk vardı. Çünkü biliyorsun, gönül vereceğim bir Allah’ın kuluna rast gelmemiştim henüz. Yaşıtlarım -gençler-, elli yaşına kadarki bütün erkekler, hepsi cephelerde! Bir çocuklar kalmıştı geriye bir de yaşlılar. Geceleri dört duvar arasında yalnız kaldığımda Allah’a yalvarıyordum: 

- Ey benim güzel anamı, güzel babamı elimden alan Tanrım! Sevmek, sevilmek, yalnızlığıma son vermek istiyorum, ey Tanrım! Sevebileceğim bir insan gönder bana, ey Tanrım!..

Bir gün, bir talihsizlik geldi başıma, eğitim şubesinden öğretmenlerin maaşını almaya kimse bulunamadı. Niye, bilmiyorum. Herkes bir tarafa dağılmıştı. Hatırlıyorsundur, müdürümüzde çok yaşlanmıştı, üstelik sıtması da vardı. 

- Sana zahmet, bu defa sen git dünya güzeli. Parayı, sıraya girmeden verirler sana, gündüz gözüyle araç bulursun, gelirsin, dedi. 

Dilim tutulsaydı ‘baş üstüne’ diyeceğime. Bacaklarım kırılsaydı istasyona gideceğime…

Kışın soğuğunda ince triko ceketimin yakasını kip bağlayıp, şalımın uçlarını boğazıma sıkı sıkıya dolayıp, nasıl derler, Allah’a sığınıp düştüm yola ki sabah saat yedide gelen “Tiflis-Bakü” trenine yetişeyim, saat on ikiye bire kadar parayı alayım, doldurayım koynuma, hava aydınlıkken döneyim. Şansızlık oradan başladı ya, “Tiflis-Bakü” treninin yerine yaralı askerlerle dolu bir sıhhiye treni geldi, o da bizim istasyonda durmuştu. Sonra bir “yük treni” geldi. Ama o da yaralılarla doluydu. Kısacası, öğleden sonra bir makiniste para verip lokomotifle gittim, eğitim şubesinin kasası tam kapanacakken aldım parayı, kasiyerin yardımıyla ceketimin astarına, bluzumun altına bağladık ki “dünya güzeline” bakanların çok dikkatini çekmesin. Allah korusun nefsi kabaran olur. 

Bölge istasyonuna giderken seviniyordum. Birinci sebebi şu ki “deste deste büyük yüzlükler” içimi öyle ısıtmıştı ki soğuğu hissetmiyordum. İkincisi “Bakü-Tiflis” treni gelip durmuştu. Tam istasyonumuza vardım ki birden bire kanım dondu. Şubatın sonu olmalı. Karla karışık yağmur şakırtıyla vuruyor vagonun penceresine. Üstelik rüzgâr uğulduyor, nasıl derler, canlandım adeta. Kimsesiz insanın bahtı karadır, dara düşen insan Allah’a yalvarmaktan başka ne yapabilir ki? İstasyonun küçücük bekleme salonunda iki sandalye vardı. Baktım sandalyenin birinde üstü başı mazotlu, kalpağı toz toprak içinde kalmış, üzerinde kaput olan bir asker uzanmış. Göğsü, sırtı, boğazı, yüzü kalınca sarılmış gazlı bez içinde, sadece ‘kalkık’ burnu, sarı bıyığı bir de yemyeşil gözleri görünüyor. Düşündüm, belki bizim kasabadandır. Soralım bakalım kimmiş? Zavallının sesi çıkmadı. Çünkü çenesi ağır yaralı gibiydi, fısıltıyla konuşabildi:

- Ömrümde böylesine bir güzel görmemiştim! Melek misin nesin ay kız!

“Zavallı” diyorum. Zavallı nedir?! Gözleri hayretten büyümüş, yanıp kavruluyordu. İster istemez dönüp ardıma baktım. O mazotlu adamdan başka bir kişi dahi yoktu. Rüzgâr kapıyı ileri geri savuruyordu. Tren gitmişti. İstasyondan, kırmızı trafik ışığından başka hiçbir şey yoktu. İçime karanlık çöktü: “Evin yıkıldı ay Azize! Senin için her şey buraya kadarmış.” Titreme aldı beni. Yalakalık edip:

‒ Ne kötü yaralanmışsın ay vatan oğlu! Neredensin? Niye buradasın, dedim.

- Tiflis’te sıhhiye treninde bin yaralı asker daha ilave oldu. Benim gibilerine, yürüyebilenlere para verdiler. Kendiniz gidin Bakü’ye, hastaneye, dediler. “Tiflis-Bakü” trenine bindim, yatacak yer yoktu. Bir haftadır uykusuzdum, gerçekten ölüyordum. İndim bu istasyonda uykumu aldım. Şimdi bekliyorum bakalım neyle giderim, dedi.

Baktı, baktı:

- Korkma benden. Gökten inmedim ya! Bu kadar güzel kadın, böyle kimsesiz yerde. Gecenin bu vakti ne yapıyorsun tek başına bu harabede, dedi.

Allah’ıma sığındım, anlattım başıma geleni: 

- Üstüm parayla dolu. Öğretmenlerin maaşı. Hiç bilmiyorum ne yapayım? Demir yolunun üzerinden bir şekilde giderim. Ama para ıslanacak, mahvolacak, bu yoksulluk içinde aç kalacak öğretmenlerin aileleri! Sabaha dek bekleyemem. Her yerde hırsızı arsızı doludur. Kıtlıktır…

Gözlerine bakamıyorum. Çünkü şimdi daha belirgin parlıyordu gözleri. Başladı tek kolundan kaputunu çıkarmaya, kemerini açmaya. 

 Ayakta çok yorulmuştum. Ne yapayım? Nereye kaçayım?! Tir tir titriyordum. Başım dönmüştü. Bir de o vakit, aniden uyandım ki kaputunu giydirmiş bana. Üstelik kemerini de belime bağlamıştı!

- Kalındır kaput, içi su çekenlerden değil! Parayı kupkuru götüreceksin. Ama… Diyorsun ki hırsızı arsızı doludur her yer, kıtlıktır… Sen de bir melek… Korkmuyor musun gecenin bu vakti yola çıkmaya, dedi.

Gariptir ki yine hiçbir şey gizleyemedim bu yabancı adamdan.

- Korkmak ne ki? Titriyorum, dedim.

Duraksadı biraz, göğsüne baktı, koluna baktı, tek elini ağır ağır çenesinin üstünde gezdirdi:

- Bedenim şarapnelle dolu. Havan topu mermisi tam böğrümde patladı. Bundan dört gün önce. Sargı bezi kuruyup yapışmış bedenime. Bu şiddetli yağış, kar olmasaydı gelirdim ve sizi evinize kadar götürürdüm.

- Yok, yok! Ne diyorsunuz?! Bu kadar ağır bir yarayla yağmurun altında yürünür mü, dedim.

Üstüme baktım.

- Kaputu da boşuna giyindirdiniz. Soğuk alır yaralarınız, iltihaplanır. Allah göstermesin, dedim.

Kemeri açtım, kaputu çıkardım, omzuna sardım.

- Oturun. Ayakta durmanız da hiç iyi olmaz. Oturun, dedim. 

O alev gözler nasıl kederlendi, ay İsa muallim! Öyle bir keder ki yüreğim parçalandı. Ömrümde görmemiştim öyle meftun bakışı. 

- Yalvarıyorum! İstiyorsan yere serilip ayaklarını öpeyim, ey melek. Al kaputu giyin… Kendin giyin… Ağrım arttı. Kımıldayamıyorum, dedi.

Giymedim. Bileğimden tuttu, ağrıdan inleye inleye zorla giydirdi kaputu. Kemeri de zorla bağladı. 

- Yürü! Hadi, biraz eşlik edeyim, dedi. 

Ne yapabilirdim? Ağlıyordum: “Ey Allah’ım, bu ne iyi bir insandır!” 

- Çıkmayın! Sargınız ıslanır, dedim. 

Mümkün olmadı. Çıktık. Aksilik ya rüzgâr öyle esiyor, yağmur, kar, soğuk öyle vuruyordu ki gözümü açamıyordum. Karanlıkta hayli çökmüştü, iki adım ötemi dahi göremiyordum.  Demir yolu boyunca beş on adım atmıştım ki ayakkabılarımın tabanı traverse[2] ilişti, düştüm. 

Zavallı nasıl inledi, Yarabbi! Kolumdan tutup kaldırdığında nasıl da inledi. 

- Görmüyorum! Hiçbir şey görmüyorum! Gidemiyorum, dedim.

Eli bileğimdeydi. 

- Gel! Ben görüyorum. Götüreceğim, dedi.

Eli bileğimi ısıtıyordu. Bunu o da hissetti. Hemen elini çekti. 

- Gömleğimin ucundan tut! Sıkı tut, ardımdan gel yavaş yavaş. Yolu sen gösterirsin. Gel, dedi.

Tabi oldum. Nasıl dediyse o şekilde, gömleğinin ucundan tutup arkasından yavaş yavaş gittim. Sonra… Korkunç bir şey oldu azizim. Birdenbire elimin ısındığını, kanının kaynar su gibi parmaklarımdan nasıl aktığını hissettim. 

- Yeter! Durun. Yaranız kanıyor. Yeterli!..

Ağrısı mı arttı, ne oldu bilmiyorum ama eğilip iki büklüm oldu.

- İyi… Gidebilirsen eğer kendin git. Gün aydınlandığında kaputu getirirsin ya da biriyle gönderirsen daha iyi olur, dedi. 

Demiryolundan çıktıktan sonra kasabamızın yolunu nasıl buldum, nerede düştüm, nasıl gittim, meçhul. Eve varıp kapıyı açar açmaz elimi pencerenin önündeki kandile attım. Sobayı odunla doldurdum, kandilin yağının yarısını odunun üzerine döküp tutuşturdum. Sandalyeyi sobanın yanına çektim. Kaputu çıkarıp sandalyeye sardım. Sabaha kadar kurutup, koltuğumun altına alıp evden çıktım. 

Karla karışık yağmur dinmişti. Yer buzlanmış, su birikintileri buz tutmuştu. Artık çamura falan batmadan koşuyordum. Koşarak yürüyordum. Tam yetiştim ki bekleme odasında beş altı adam hareketsiz, sessizlik içinde yaslanmış, kâh bana kâh iskemleye doğru bakıyordu. Onu sırt üstü iskemleye uzatmışlardı. Göğsünde, kolunda ve çenesindeki beyaz gazlı bez, kara kana bulanmıştı. 

Kaput koltuğumun altından düştü. Dizlerim büküldü. Gözlerim yaşla dolmasına rağmen başındaki sargı bezinin ilikli düğümünü gördüm: düğümü çektim, sargı bezini kurumuş yaralardan koparta koparta yüzünü açtım. Nasıl olduysa anlaşılmaz bir hisle göz kapaklarını inatla geriye sıvazlayıp gözlerini açtım. 

- Ey Tanrım! Ey Tanrım! Yıllarca gözlediğimi niye verdin, niye aldın, ey Tanrım, diyordum. 

Sıhhiye treninden üç dört kişi inip geldi. Sedyeye koydular, kaputunu üzerine örtüp götürdüler.

“Hiç olmazsa, adını söyleseydin bana, ey vatan oğlu. Adın olsun vatan oğlu, ey secdegâhım!”. Böyle yaz, ey Azize’nin aziz öğrencisi. Çıplak dünyamıza kaput giydir. 

 

[1] başına dolanmak: haddinden fazla sevmek, çok değer vermek, nazlandırmak, bütün isteklerini yerine getirmek. (Bk. https://www.azleks.az/online-dictionary/ba%C5%9F%C4%B1na+dolanmaq Erişim Tarihi: 26.02.2019). 

[2] Travers: Üzerine rayların yerleştirildiği, yere enine konulmuş demir, beton veya ağaç parçaların her biri. (Bk. https://sozluk.gov.tr/ Erişim Tarihi: 15. 01. 2020). 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 168. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 168. Sayı