Kar Kızı ile Gölge Adam


 01 Ocak 2021



Yatıyor!.. Sırtüstü uzanmış yatıyor işte!.. Kıpırdayacak hali yok! Omurgası sökülmüşçesine yatıyor!

Hangi şiirdendi bilinmez, ama beğendiği bir şiirden bir parça ezberlemişti ya: “Ortaya çıkagelen ecelin kaymış gözünü kan etti / Ezmeye gelen tecelin dağ tenini toz etti...” Öyle işte... Cengaver ecdat öyleydi! Ama, bunun yaptığına bak hele, uzanmış yatıyor işte!.. Ne oldu ki? Tüm hatırladığı, aniden yanına oturuveren siyah elbiseli adama dönüp bakacağım derken, takla atarak, otobandan uçuvermişti adeta! Buna “araba kazası” derler. Trafik kazası! Al sana işte! Yatıyor!.. Gözünü açmak şöyle dursun, kirpiklerini kıpırdatmaya bile gücü yok.

Bir türlü kurtulamadığı bir başka şey de, kafasında hissettiği sancı ve gözleri yumukken bile gördüğü ışıl ışıl parlayan, sürekli hareket eden kırmızı, yeşil halkalar ile böcekleri andıran sayısız siyah noktalar. Kulağında uğuldayan kopuz sesi ve aklında hep…

Aniden, kadının yumuşak sesini duyar gibi oldu: “Kar yağıyor! Gene kar yağıyor!” Bu sesle birlikte bir erkek sesini daha da net işitti: “Mübarek, durmadan lapa lapa yağıyor!” Gözlerini açamamasına rağmen, tuhaf bir gülümseme isteği uyandı içinden. Bunu fark etmiş olsa gerek, o yumuşak sesli kadın sesi daha da belirginleşti: “Uyandı! Uyandı!”. 

Biraz sonra, da rahat nefes almaya başlayınca, uykuya dalmak istedi. Dalarken de, gölgelerin arasından tüm çocukluk ve gençlik günlerinin geçtiği kuzeyin kalın karlı ormanlık bölgeleri, çayırları göz önünde canlanıverdi. Kalp atışları hızlanmaya başladı. Omurga sinirlerinden sıcacık özlem dolu bir cereyanın geçtiğini fark etti. Ve baygın haliyle aklında canlandığı ve aynı zamanda da o özlediği aydınlık günlerine tekrar tutunmak için tüm gücüyle çabalamaya başladı. 

Ah! Görüyor olduğu manzara, çok eskilerde, geçmişte kalan o masum çocukluk günleri değil miydi?! Dört-beş yaşta olsa gerek, o yıl kış çok geç gelmişti ya. O günleri, uzamış inatçı güzün soğuğu keskin rüzgarla birleşerek, toprak ile insanlara dayanılmaz, çekinmez günler yaşattığını anne ve babasının bakışlarından anlamıştı. Her gün kahvaltı sofrasında “Allah’ın karı ne zaman yağar? İyice yordu artık herkesi!” diye of çekerlerdi. 

Bir gün o çok bekledikleri kar da yağmıştı! 

İlk kar tanesi burnunun tam üstüne konmuştu. Ürkerek, başını kaldırdığında, lapa lapa yağan kar taneleri yüzünü kaplayıvermişti. O kadar sevinmişti ki, oynamakta olduğu aşık kemiklerini bırakarak “Anne, kar yağıyor! Kar yağıyor!” naralarıyla eve koşarak girmişti. Nefes nefese kalarak eve koşarak girerken de eşikteki çıkıntıya sürünerek yere yuvarlanmıştı ya! Alnı ve burnunu tabana sürdüğünü de takmamıştı hiç. “Anne, bak, kar yağıyor!” diye sevinç çığlıklarını atmıştı. Düştüğü yerden kaldıran annesi “Kuzum, yüzünü yaraladın” diye kucağına almış, saçlarından koklamıştı. Ellerinden tutarak muslukta yüzündeki kan lekelerini yıkarken annesinin “Karı çok mu sevdin kuzum. Sen, karlı boranlı günde doğmuştun ya. Ondan adını Boranbay koyduk” dediğini de unutur muydu hiç?! Kanı zar zor durdurmuş, pansuman yaptıktan sonra yarım saat kadar yatırmıştı annesi. Kendisi ise hiç bir acı hissetmemişti. Vız gelmişti. Yara ağzı kuruduktan sonra da birkaç günde iyileşmişti. O kadar. 

O gün bu gün, ilk karı hep bekler durur oldu, o. Hatta kış boyunca, her kar yağışında bunun neşeli neşeli gezdiği gören arkadaşları “Boranbay, Boranbay! Kara doymayan Boranbay!” diye alay etmeyi de adet edinmişlerdi bile. 

Yaradan da masum bu çocuğun isteğini yerine getirmiş olmalı ki, o mukkades beyaz karını sık sık yağdırmaktan da hiç usanmıyordu. Büyüklerin dediklerine göre, memlekete yağan karın kalınlığı o kadar yüksekti ki, yılkıcıların o güçlü atları bile yürümekten zorlanır, yolları zor aşarlardı. 

Çocuklar ise rüzgarın vurduğu evin ve ahırların köşelerinde yığılan dağ gibi kar yığınlarını kürekle delerek oda oda ev yaparak oynarken, keskin ayazda bile paltolarını çıkarır atarlardı. Elleri, kulakları üşümeye başlayınca da bir avuç karla hızlıca ovaladı mı, demin üşüyen o yerlerin tekrar ısınıvermesi ne ilginç, değil mi?! 

Kalın kar yığınlarından kocaman parçaları kopardıktan sonra onlardan kale yaparak, kale üstünde de “savaşmak” apayrı güzellikti. Ama bir kötü yanı vardı bu oyunun: hep kavgayla biterdi genelde. 

Mektebe ilk gittiği, okumaya, harf öğrenmeye başladığı günlerde yağan ilk karın hikayesini de hiç unutmadı! O gün, güneşin ışıltısıyla parlayan bembeyaz kar üzerine “ANNE” diye yazmıştı. Ancak, işaret parmağıyla yazdığı o yazının çapını beğenmediğinden de köyün dışına çıkmış, kara yolun berisine ayak izleriyle daha büyük harflerle yazmaya karar vermişti. 

Köyden uzayınca keçeden yapılmış çizmesinin katlanan kenarlarını açarak, kalın karın üzerinden yürümüştü. Önce “A” harfini yapmak için kalın karı yararak yirmi adım kadar yürümüş, harfin ikinci ayağını yapmak için de geri dönerken ısınarak terlemeye başladığını hissetmişti. Eninde sonunda, ter içinde kalarak “ANNE” kelimesini tamamladığında, duyduğu gurur ve güven hissi yorulduğunu, yıpranmışlığını unutturmuştu. Biraz yüksekten döşenmiş kara yolun üstünden baktığında “ANNE” kelimesi çok net gözükmüştü. İşte o an nasıl da sevinmişti! 

O kış, ta bahara kadar, her yağışta, bizzat kendisi yaptığı yazının karla kaplanarak silinmemesi için, usanmadan gelmiş, harf çizgilerinin üzerinden defalarca yürümüş durmuştu. 

Bu davranışını fark eden köy sakinleri “Ya bu “Uyurgezer” gibi “Kardagezer” diye bir hastalık var mıydı, ya hu!? Varsa, galiba, Sağit’in bu oğlu o hastalığı yenik düşmüş gibi hali var” diye dedikodu yaymışlardı bile. O, bunu daha sonra ninesinden duyduğunda, büyüklerin bu kadar saflığına kahkaha atarak gülmüştü. 

Üçüncü sınıfta iken, yeni yağan kardan insan boyunda muhteşem bir kardan adam yaptıktan sonra da şahane bir fikir doğmuştu kafasında: “Ya, bu kardan adamı anneme dönüştürsem nasıl olur?”

Hemen elini sıvazlayarak, ilk önce, kardan adamın kocaman şapkasını annesinin örtüsüne dönüştürdü. Kafasını ufalttı. Kocaman gövdesini daha ince yaptı. Yüzünü yapamayacağını anlayınca da, gözü ile kaşlarını kömür tanecikleriyle yaptı. Burnunu yapmak için fazla düşünmeden bir ağaç dalını testereyle keserek, bıçakla da yontarak uygun şekle soktu. Annesinin pembe dudağını yapmayı da akıl etti: bir ev sonra oturan Rus komşularında kışın bile domates hiç kesilmezdi. O eve gitmiş, annesinin dudaklarına benzettiği bir domatesi seçmiş, sonra da ağzın yerine konduruvermişti ki, sahiden de tam da istediği gibi çıkmıştı. Ne kadar güzel fikirdi değil mi! 

Daha sona çubuk parçalarıyla gövde hizasına “BU BENİN ANNEM” yazısını bastırarak yapmıştı. “Şimdi tamamdır” diye geri adımlayarak baktığında ise, köyün meydanında dikili duran o heykel gibi kusursuz olmazsa da, bu haliyle bile şahaneydi... 

Eh, fani dünya işte!... O çok sevdiği annesi, altıncı sınıfta okurken, yılbaşı gecesinden biraz evvel, aniden “Kör Bağırsak” belasından vefat etmişti. İlçe merkezindeki hastaneye de çabucak götürmek mümkün değildi. Büyük yola çıkacak kara yolunu kapatan karlı boran çiftlikteki birkaç arabanın kıpırdamasına hiç imkan tanımamıştı. 

Karlı boranın yüzünden hastaneye ulaşamayan, kör bağırsağının patlamasıyla da vefat eden annesinin hazin sonunda karın da suçunun olduğunu her düşündüğünde kendisinin “kar” denilen bembeyaz şeye olan tüm sevgisi paramparça oluyor, tuhaf bir rahatsızlık hissine kapılırdı hep. 

O karalı günlerde üçüncü sınıfta okuyan kız kardeşi Naurızgül’e çok acımış, onun için de çok üzülüyordu. Ters dönerek hıçkıra hıçkıra ağladığında, yanaklarını avuçlarının içine alarak “Ağlamayalım, olur mu? Güçlü olalım, tamam mı!” diye tekrarlamıştı defalarca. O anda Naurızgül de da ufacık olmasına rağmen, göz yaşlarını hızlıca silerek, sessizce, başını eğerek kabul ettiğine işaret etmişti. Ama, o an, gözyaşları hiç durmamış, tüm yüzünü kaplamıştı ya! 

Kız kardeşini daha ufaklığından çok severdi ya. Anneleri rahmetli olunca, sevgisi daha artarak, tek düşündüğü onu üzmemek, hep sevindirmeye, hep neşeli olmasına çalışmaktı. Gün boyunca çiftlikte çalıştığı babasının ev işlerine ayıracak zamanı olmadığından, yemek pişirme, çamaşır yıkama, evi toparlama gibi işleri kendisi yapar, kardeşinin okul formasını her gün bizzat kendisi ütüler, hatta, saçlarını örerek, bantının da çiçek demeti şeklinde kendisi takardı. Naurızgül’ün evde yalnız kalarak canı sıkılmasın diye hep yanında götürüldüğünü fark eden komşular kardeşleri gıptayla, sevgi ve memnuniyetle izlerlerdi ya! 

Babası Sağit sert biriydi. Annesini toprağa verdikten sonra, çocuğuyla baş başa kalmış, nasihatler vermişti. Erkeğin ağlamaması, güçlü olması gerektiğini etraflıca anlatmıştı. O babasının anlattıklarının hepsini de iyice bellemişti Kendisine de söz vermişti. Ağlamayacaktı. Güçlü olacaktı. Babasını da çok severdi. Ama... 

Ama, o çok sevdiği babası annesinin yıllık yasını tamamladıktan sonra, bunlara Maya isimli bir teyze getirmişti. O gün babasına duyduğu o pak sevgisi paramparça olmuştu. Dersleri de fenalaşmıştı. Buna sadece babasının eve yeni kadını getirmesi, ilgisizliği değil, aynı zamanda, o üvey annesinin merhametsizliği de neden olmuştu. İlk bir-iki ay yetimleri yalandan sever gibi olmuş, kalplerini kazanamayacağını anlayınca, tuhaf tuhaf davranmaya başlamıştı. Bunun canına dokunan en sert söz şuydu: “Ya, sen, ölen annenin ismini daha hayatta iken kara yazmışsın! Ona kardan heykel dikmişsin! Böyle yuttun sen onu! Sen yuttun! Şimdi de beni yut! Benim adımı de kara yazsana! Bana da kardan heykel diksene!” 

Bu sözleri duyduktan sonra Maya teyzeyi insan yerine koyamadı bir türlü. Kızdığı zaman bacısının elinden tutup, annesinin mezarlığına doğru giderdi. Kışın mezarlığın üstüne yağan kara “Anna Sizi çok özledik!” diye yazı yazardı. 

Evet, köydeki sekiz yıllık okulu tamamladıktan sonra, dokuzuncu ve onuncu sınıfları ilçe merkezindeki yatılı okulda okuması, kendisi için çok daha uygun olduğu doğruydu. Özellikle üvey annenin sert bakışlarından, soğuk sözlerinden kurtulduğuna mutluydu. Aldığı kadının da, kendisinin de sevilmediğinin farkında olan babanın yaptığı sert muamelesinden de uzaktı, azattı artık. Üstelik yeni ortam, yeni arkadaşlar edinmişti! 

Özellikle de Karlığaş! O kendisinden bir alt sınıfta, dokuzuncuda okuyordu. Kendisi evde kaldığı Karlığaş’ı özlerken, karşısına çıkan bu genç hanımefendi beyaz bir melek gibi gözükmüştü! Yıldız gibi parlayan gözleriyle baktığında, yüreği hızlıca çarpmaya başlar, tüm bedeni mum gibi erir giderdi. 

Bunları tanıştıran da, arkadaş olmalarını sağlayan da kitaplardı, kütüphaneydi. Okulun kütüphanesi. Her defasında orada karşılaştıklarından dolayı, bir gün tanışmaları ne kadar da güzel olmuştu! İkisini birbirine yakınlaştıran, ilk önce tabi ki de kitap okuma sevgisiydi ve ondan sonra da, kayak yapmaya duydukları aşırı ilgiydi, belki de. 

Kendisinin iyi bir kayak yaptığını böbürlenerek anlattığında, Karlığaş’ın sevindiğini görecektiniz! “Borancığım, ben de kayak yapmayı çok severim. Haydi, kayak yapalım!” dediğinde, Boran’ın iki yanağı kıpkırmızı olmuş, mutluluktan tebessüm ederken bembeyaz dişleri de güneş ışıltısıyla parlayıvermişti. “Benim kayağım var. Senin de var mı?” diye sorduğunda, “Hem de nasıl! İşte böyledir!” diye başparmağını yukarıya kaldırdığını hiç unutmadı. Kışın tatile çıktığında, kayaklarını da yanında getirdiği ne isabetli olmuştu! 

Pazar günleri köyün arkasındaki ormanlıkta, kayın ağaçlarının arasından, bembeyaz, pırlantalar gibi parlayan milyarlarca kar tanelerinin üzerinden kayaklarıyla adeta yıldız gibi kayarlardı ya ikisi! İkisinin açtığı kayak yolu okul çocuklarının da işine yarıyordu. Hatta, bir keresinde beden öğretmeni Marat Ağa da bu kadar geniş çemberli kayak yolunu yaptıkları için “Afferin sana, Boranbay! Afferin!” diye övmüştü bile. 

Bazen de, kar yağdıktan sonra, kayak yapmaya çıktıklarında, yeni kar taneleriyle hafiften gömülmeye başlayan eski kayak izleriyle kayarken, çocukluğunda kar üzerinde ayaklarıyla “ANNE” diye yazdığını, her kar yağışından sonra, o yazının kapanmaması için de yeniden yürüyerek yenilediğini anımsar, hüzünlenirdi. Bunu Karlığaş’a da anlatmıştı. Annesinin rahmetli olduğunu anlattığında da kızın parlayan o ışıltılı gözlerinin yaşardığını, duygulandığını görünce kendisi de az kalsın ağlayacaktı... 

Evet! Kalığaş’ın sevindiği her anı pek ala hatırlıyordu. Bir keresinde, çemberli kayak yolunun öbür başına ulaştıktan sonra peşinden gelen Karlığaş’ın yetişmesini beklemiş, geldikten sonra da “Şiir yazmak istiyorum. İşte bak!” diye kayak değneğiyle beyaz karın üzerine “Seni seviyorum! Kabul ediyorum!” diye yazmıştı. Yazıyı gören kız içtenlikle kahkahalar atmıştı! Doya doya güldükten sonra o da değneğinin ucuyla “Ben de!” diye yazmıştı. İşte, tam o andaki, tüm bedeninden geçen o dalgayı ve o mutluluğu bir daha asla yaşayamayacağını pek ala biliyor, o günleri özlüyordu da! Hatta, hafiften başı dönmüş, ayağının altından da tuhaf bir ağırlık hissetmişti... 

Karlığaş kayak yapmaya çıktığında hep keçi yününden yapılmış bembeyaz spor elbisesini giyerdi. Kar üzerinde o da adeta kar gibi gözüktüğünden “Sen Karlığaş değilsin, Karğaş’sın, Kar kızısın!” diye espri yapardı. 

Bir pazar günü de dudağından öpmüştü. O ayazlı gündeki kırmızı dudakların sıcaklığını nasıl unutsun ki! 

İkisinin samimi ilişkilerini fark eden okuldaki çocuklar da tüm okulda dedikodu yaptıklarından ikisi gizlice, karanlık çökünce buluşmaya başlamıştı. Bir gün Karlığaş’ı evine uğurladıktan sonra yatılı okula dönerken, birisi sinsice arkasından gelerek sert ve ağır nesneyle kafasından vurmuştu. Baygın yattığını fark eden birileri de bunu hastaneye götürmüş, birkaç gün hastanede yatmıştı. Saldırganı bulamadılar. Kayıplara karışmıştı. Ondan sonra da sevgililer buluşmaya devam ettiler. Doktor beynin ciddi bir şekilde zarar gördüğünü söylemişti. Dediği doğru çıkmıştı. Sık sık başı döner, midesi bulanırdı. Bundan daha da beteri vardı: bir gün, gündüz bile, her şey yolundayken, sürekli peşinden birinin, gölge gibi, siyahlara bürünmüş birinin, kendisini takip ettiğini fark etmişti. Siyahlara bürünmüş, gölge adam! Evet ürkmüştü, azıcık da korkmuştu, ama, bu tuhaflığı da kimselere söylememişti. 

Mart’ın ilk günleriydi galiba, ayaz harı azıcık dinmişti, ama karın sertliği tam kıvamındaydı. Karlığaş ikisi tekrar kayak yapmaya çıkmıştı. Kayınlı orman üzerindeki karlarını silkeleyerek, yaklaşan bahara hazırlıklarını yapıyordu. Kayak yapmayalı epeyce zaman geçmiş olsa gerek, tüm gücüyle kayarak fazla ilerlediğini anlayınca, arkasına bakmıştı. Karğaşı’nın çok geride kaldığını fark etti. Dikkatlice baktığında kızın ilerlemediğini, hep aynı yerde durduğunu, eğilerek, zorlanarak bir şeylerle uğraştığını anlamıştı. Kızın peşinden de üstüne siyahlar giymiş biri geliyordu. “Bu kim?” diye düşündü “Marat öğretmen mi acaba, o da bizimle kayak yapmak istiyordu ya?!”. 

Sonra geriye, Karlığaş’ına, Karğaş’ına doğru ilerlemeye başladı. 

Kız da bunu fark etmiş olsa gerek, doğrularak el sallamaya başladı. Biraz geride ise o siyah elbiseli adam da kıza yaklaşmış, ama kıpırdamadan duruyordu. “Bu kim acaba? Kim bu ya?” Yaklaşırken çok ısındığını fark etti. Alnından dökülen ter yüzünü yıkıyordu adeta. Eldivenini çıkartarak, yüzü ve gözlerini sildiğinde ise deminki adamın aniden kaybolduğunu fark etti. “Acaba, nereye gitti?” diye şaşırdı. Kalbi gövdesinden çıkarcasına çarpıyordu. Karlığaş’ın yanına hızlıca gelerek “Deminki adam kimdi?” diye sorduğunda, kız: “Hangi adamdan bahsediyorsun? Kayağımın bağı çözüldü de” diye şaşkın şaşkın bakmıştı yüzüne. 

İşte o anda, hep peşini bırakmayan o gölge adamı anımsayarak, karın üzerine uzanıvermişti sırtüstü... 

Okuldan mezun olduğu yıl, birçokları o da üniversite okumak için büyük şehire gitmişti. Ama kısmet olmadı, kazanamadı. Sonra, köye geri dönerek sürücülük kursuna gitti. Tamamladıktan sonra, güzün, askere gidip, iki yıldan sonra sağ selim geri döndü. 

Askerlik yıllarında kız kardeşi Naurızgül’ü hep merak etmiş, aklından hiç çıkarmamıştı. Ancak, tüm arzu ve özlemle sadece Karlığaş’ı sevmesine rağmen sonuçta her şeyin bir aldatmaca olduğu sonucuna vardığı her defasında o tertemiz duyguların yerini kızgınlıkla katılaşan kapkara bir leke basar, öfke ile karışık pişmanlık duygusu içini yer, yıllarca sabrını boşuna tükettiğini de anımsatan kandırılmışlık hissine kapılıyordu. 

Bir yıl boyunca hiç ara vermeden mektuplaştığı sevgilisinin aniden ortadan kaybolmasının, kendisini kolayca unutmasının nedenini defalarca düşünse de mantıklı bir açıklama bulamamıştı. En sonunda da, okulu tamamlayıp, Almatı’da üniversite kazandıktan sonra, o kızın kendisini unuttuğunu, bir kalemle sildiğini kabul etmiş, ama, kendisini de buna ne kadar inandırmak istese de, yüreğinin dibinde yatan bir his bu kararına inanmasından alıkoymuş, kendisi ise bu itiraza şaşarak bu hissi uzun bir süre içinde yaşatmaya devam etmişti. 

O sıra, Kazakistan’ın bağımsızlığını kazandığı ilk yıllardı, doksanlı yılların başlangıcıydı. Üretim ve sanayi durmuş, dağılmış, herkes kendi kısmetini aramaya koyulmuş, zor günler yaşanıyordu. Askerden döner dönmez ilçedeki büyük hastanenin şehirden ilaç taşımasında kullanılan aracın sürücüsü olarak işe girmesi ne kadar da isabetli olmuştu, vatandaşın çoğu işsiz kalırken, o, beyaz “Moskviç” marka arabasıyla şehir ile köyün arasında nakliye işini yapıyordu. Okuldan daha yeni mezun olan kız kardeşini de Almatı’daki tıp kolejine vermiş, bizzat kendisinin okulu kazanmasında etkisi olduğunu düşündüğünde kendisinin sahip olduğu azıcık itibarından gurur duyardı. Tabi ki, Naurızgül’ün okulu başarıyla tamamladığı, çalışkan ve zeki olduğunu da kabul eder, onun gibi bir kız kardeşinin olduğu için de hep şükür ederdi. Maaşının yarısını ona göndermek en büyük göreviydi aynı zamanda. 

Hayatı boyunca veteriner olarak çalışan babası da o zor günlerde işsiz kalmış, gece gündüz gezmekten başka bir şey bilmeyen üvey annesinin köyde yaşaması dayanılmaz hale gelince de, ikisi birlikte büyük şehrin yolunu tutmuşlardı. Nedeni ise üvey annesi Maya teyzenin şehirde kiraya verdiği iki dairesinin olmasıymış. Bundan sonra, o dairelerin birinde oturmaya ve bir şekilde hayata tutunmaya karar vermişler. Babası, ilk başlangıçta utanıyormuş gibi yapmacık hallere bürünse de daha sonra, birkaç baş hayvanlarını ve özelleştirme kampanyasında kendine düşen payını çabucak paraya çevirerek, genç karısının peşini takip etti. 

Doğup büyüdüğü evi sahiplenerek tek başına kaldığında ise, kah üzülerek kah sevinerek, çeşitli düşüncelere daldı, kendini kimsesiz, yapayalnız kalmış gibi hissetti. Umudunu hiç kesmediği, hep düşündüğü Karlığaş’ından da hiçbir haber yoktu. Kızın babası ile annesi de, kızının şehirde üniversite kazanmasından hemen sonra Almatı’ya taşınmışlardı. Yaşadığı adreslerini bilen de yoktu. Kendisi de aramayı istemedi. Öfke ve gururu izin vermemişti. 

Umudun tükendiği, iyice yıprandığı o bitmez tükenmez günlerin birinde postacı kadın ona bir zarf getirmişti. “Alıcıya özel” diye, zarfı teslim aldığını belgelemek için imzasını attırmıştı ona. Zarfı açtığında okul defterinin dört sayfasını doldurarak yazılan bir mektup almıştı. O tanıdık güzel el yazısıyla yazılmış mektubun sonunda da “Karlığaş” yazılıydı. Allah! Kalbi hızlıca çarpmaya başlamış, elleri titremişti. “Hatırlamış beni! Unutmamış beni!” 

Mektup: “Merhaba Boran! Nasılsın? Umarım iyisindir...” diye başlıyordu. Devamında ise, kendisini çok özlediğini, bir kereliğine olsa da görmek istediğini yazmış, kendisinin verdiği ı o sözü, el sıkışarak içtiği o andı bozduğunu, günahkar olduğunu, bu suçundan ötürü kendisini sonsuza kadar affedemeyeceğini yazıyordu. Ve de, üçüncü sınıfta okurken son sınıfta okuyan arkadaşlardan birinin kendisine şarap içirdiğini, oyuna geldiğini, daha sonra da aldatarak bıraktığını, ondan hamile kaldığını, bundan dolayı da, açık öğretime geçtiğini, çalışmak zorunda kaldığını, bir kız çocuğu doğurduğunu, çocuğu da annesinin akrabalarına vermek zorunda kaldığını yazıyordu. Mektubunu da “Beni nasıl suçlarsan da haklısın. Bana olan duyguların da soğumuş olabilir. Buna rağmen, ben bu mektubu, sana tüm gerçekleri itiraf etmek için yazıyorum. Eğer cevap yazmak istemezsen, sen bilirsin...” sözleriyle tamamlamış, sonunda da adresi ve telefon numarasını yazmıştı. 

Mektubu okuduktan sonra, iki eliyle başını tutarak uzun bir müddet sessizce oturdu. Nefesi daralmış, bağırarak ağlamak istiyordu. Hayır! Hayır! Ağlamamalıydı! Erkeğin ağlaması zayıflık, hiçlik olduğunu babası boşuna anlatmamış olsa gerek! 

Kendini onca sıkı tutmaya çalışmasına rağmen, avuçlarını hafiften terlediğini hissetmişti. Ya göz yaşları! Yerinden kalkarak, pencerenin önüne gitti. Dünden beri kesintisiz yağan yağışlardan yorulan, yıpranan sokağa uzun uzun baktı. İşte, içkiyi fazladan kaçıran sarhoş kocasını karısı koltuklayarak evine götürüyordu. Götürürken de bir yandan bağıra bağıra sövüyordu kocasını... 

Kadın çok kızgındı. “Evet, bunlar da genç iken şahane bir aşk yaşamış olabilirler” diye düşündü ikisini pencereden izlerken. Şimdi de baksana. O aşkları da mı unutuldu? Hayır, olamaz! Belki de, aşıklar evlendikten sonra, birbirlerinin eksik ve kusurlarını görerek çoktan soğumuş olabilirler. Kavga ve tartışmaların artmasıyla da birlikte başlangıçtaki o ahenk bozulmuş olabilir miydi? Boşananların sayısı da epeycedir! Kendisi de evlilik hayatının ne olduğunu bilmez ya şimdilik. Tüm bildiği babası ile annesi sadece. Onların tartıştıklarını, kavga etiklerini bir kez olsun görmemişti. Babasının çabuk kızan, bağırıp çağıran biri olmasına rağmen, sabırlı annesi asla ona karşı laf etmezdi. Babası, çabuk kızardı, ama bir o kadar da çabucak da sakinleşirdi. Onlar, kısa bir süre sonra da sanki hiç bir şey olmamış gibi de şakalaşırlardı... Öyleyse... Öyleyse babasının annesini gerçekten seviyor muydu? Öyleyse, o sevdiği annesinin yıllık mevlüdünü verir vermez, bir yıl daha da beklemeden, neden tekrar evlenmişti ki? Yazın yıllık izne çıktıktan sora, bir hafta kadar şehirde kaldıktan hemen sonra Maya isimli saçlarını sarıya boyatmış şu kadını getirmişti ya eve! Şaşkın şaşkın bakan çocuklara da: “Bundan sonra sizin anneniz bu olacak!” demişti ya utanmadan! Nasıl? Nasıl da, ne yüzle bunu söyleyebilmişti ki? Dünyadaki en güzel insanın, annelerinin yerini başka biri alması mümkün müydü hiç? Öyle olduğu halde bile, azıcık olsa da kendi annelerine benzeyen birini neden getirmemişti ki?! Ya Maya teyzeye ne demeli?! Babaları evde yokken, yemekten sonra, bulaşıkları Naurızgül’e yıkatır, kendisi ise televizyonun karşısında uzanarak yatması incitmez miydi bunları?! Kız kardeşiyle birlikte ev temizliğini, yatak toplamasını, ev süpürmesini, taban yıkama gibi işleri zaten yaptıklarını neden dikkate almamıştı ki babası?! 

Yazın, o güzel günlerin birinde, Maya teyze yıkanması gereken çamaşırları avluya çıkardıktan sonra, kaşlarını çatarak az çok gezindikten sonra, Naurızgül’ü çağırarak: “Hey, kancık! Yalandan okuyormuş gibi kitaba dikilmeden, şu çamaşırı neden yıkamıyorsun!” diye, saçından çekmişti. 

On yaşını daha yeni doldurmuş kız kardeşine bu yapılır mı? Bu haksızlık ve işkenceye dayanamadan, paspas sapıyla Maya’nın tam sırtından vurmuştu. 

Maya ise aldığı darbeden ilk anda dengesini kaybetmiş, ama hemen kendini toplayarak: “Baban gelsin! Baban bir gelsin var ya, göreceksin!” diye tehdit etmişti! “Babama söylerse söylesin! Ben de her şeyi söylerim! Bilsin! En fazlası beni döver!” diye o da hazırlığını yapmıştı. Ancak, Maya olayı babasına söylememişti. Şaşırmıştı doğrusu. Eğer söyleseydi, babasının en az çenesine bir yumruk indireceği kesindi. Evet, babasının elleri hızlıydı. Sarhoş halde eve döndüğü zaman masum annesini de, çocuklarını yumruklar, zor günler yaşatırdı. Ancak, eve Maya’yı getirdikten sonra, o sert huyundan eser kalmadı, sarhoşken bile eskisi gibi kimselere bağırmıyordu artık. Tam tersi, Maya teyzeyi o kadar severdi ki, dışarıdan geldiğinde uzaklardan özleyerek gelmiş gibi davrandığına defalarca şahit olmuştu. Böyle durumlarda kanı kaynarcasına kızar, kapıyı sertçe kapatır, dışarıya fırlardı. Belki de babasından soğumasının yanı sıra, garezlenme, kin tutmaya benzer duygular o zaman kök salmaya başlamıştı. 

Pencereden dışarıyı izlerken, aklında canlanan bu anılarını yenilerken babasının annesini gerçekte sevmediğini anladı. “Birbirini gerçekten sevmeyenler, aşık olmayanlar evlenmemelidirler” sonucuna vardı. Temiz kalple birbirlerini sevmeyenler, ne olursa olsun, mutlu olamazlar, diye düşündü. Yalandan sevmenin, kandırmanın, aldatmanın eninde sonunda kötü sonuçlar doğuracağı da bir gerçekti zira. Bütün bunların dışında, kendini tam olarak anlamayan, tam olarak güvenmeyen biriyle yaşamak apaçık işkence değil midir? Yalandan sevişmenin, yalandan sevmenin, yalandan saygı duymanın, böylelikle kendini kandırmanın, yalandan yaşamanın anlamı nedir ki? Kime gerek? Belki de, böyle hayat anadan arsız olarak doğanlar için, şahsi menfaat ve çıkarlarına düşkün, sadece kandırmakla yaşayanlar için gerekli olabilir mi? Evet, onların sayısı oldukça fazladır. Bizzat kendisi yaşamıştı zaten ya... 

Bundan sonra ne yapmalı? Karlığaş’ı görmeyeli de dört yıldan fazla olmuş. Üstelik, durumu ortada. Hayatında bir defa en samimi duygularıyla sevdiği, aşık olduğu insanın kendisine olan sevgisi de o kadar samimi ve karşılıklı olsaydı, bunu kendisine yapar mıydı? Askerdeki, söz verdiği, insanı aldatarak, başka biriyle yatağa girmesi, ondan çocuk doğurması... ve sonra da, aklını başına toplar gibi, kendisinin bıraktığı erkeğe mektup yazması, hala da sevdiğini itiraf etmesi... tüm bunlar kabul edilmeye, affedilmeye değer mi? 

“Eh, Karlığaş, Karlığaş, Kar kızı” diye mırıldandığını kendisi de fark etmedi bile. Pencerenin önünden uzaklaşarak, soğuk suyla yüzünü yıkadı. Dışarıya çıkıp sigara içti. Daha sonra, eki elini arkadan tutuşturarak, avlu içinde dolaştı durdu. Sonunda, kafası çatlamak üzere olduğundan, içindeki acıyı bastırmak için bakkaldan iki şişe içki alarak, sınıf arkadaşı Sardar’ın evine gitti. 

Sardar Karlığaş’ın mektubunu okuduktan ve azıcık düşündükten sonra yerinden fırlayarak kalktı. “Kancık!” dedi masaya eki elini dayayarak, “Yapacağını yapmış, şimdi de utanmadan, mektup göndermiş bir de! Tatlı sözleriyle seni kandırarak, sana sahiplenmek istiyor anlaşılan! O, kendini ölümüne seven senin duygularınla oynamakla yetinmemiş, bir de açıkça aşağılıyor! Bu tür kancığa aşık olan sen de ahmaksın vallahi! Cevap yazacağım diyorsun, yazma! Yapma! O da senin mektuplarını cevapsız bırakmıştı! Mektup yazmışmış, seni gerçekten de seviyorsa, o zaman neredeydi?!” 

Dostu Sardar’ın sözleri yüreğini paramparça etmişti. Karlığaş’ı aklından tamamen, sonsuza dek sileceğine söz vermişti. Hafif sarhoş haliyle eve dönerken o siyah elbiseli, o gölge adamın kendisini peşinden takip ettiğini hissetmişti. Yürümesini aniden durdurup, dönüp arkasına baktığında onun gerçek biri olduğunu gördü. “Hey, kimsin sen?” diye seslenerek ona doğru adım atmıştı ki, o iki elini cebine sokarak geri dönmüş ve hızlı adımlarla uzaklaşmıştı. Kalbi hızlıca atmaya başlamış, sırtını soğuk ter bastırdığını hissetmişti. 

Hızlı adımlarla evinin yolunu tutarken, gene o gölge adamın peşinden geldiğini hissetmiş, tekrar dönüp baktığında, uzaktan kendisini izlediğini görmüştü. 

O gece sabaha kadar ışığı kapatmamıştı. Uyuyamamıştı. İçini kemiren borandan beter düşünceleri rahat bırakmayınca, az da olsa hafiflemek için kız kardeşi Naurızgül’e mektup yazmıştı. Karlığaş ile arasındaki hikayeyi onun da iyi bildiğinden, içindeki tüm sırlarını onunla da paylaşmayı uygun görmüştü. Karlığaş’ın adresi ve telefon numarasını da yazmıştı kız kardeşine. 

Mektubu tamamladıktan sonra, güneşin ilk ışıklarıyla uyumaya karar vermişti. Yastığa başı değer değmez uyuyacağını düşünüyordu. Ama nerede! Karlığaş ikisinin birlikte gezdiği, birlikte güldüğü anıları birer birer göz önünde canlanmış, hiç uyutmamıştı. Özellikle de askere uğurlarken, insanların bakışlarından hiç çekinmeden, sımsıkı kucaklamış, alnından, yanaklarından öperken: “Kasım karı yağdığında gidiyorsun. Kasmın karı yağdığında da döneceksin. İşte o zaman, elimde kırmızı çiçeklerimle seni karşılayacağım!” dediği o sözleri o anki gibi hala çınlıyordu kulaklarında... 

İşte o günden bu yana birkaç ay geçti daha. Kız kardeşinden gelen her mektubu, Karlığaş’la ilgili bir şey yazmış mı, diye okurdu nedense. 

Naurızgül onunla ilgili hiçbir şey yazmıyordu. Yoksa, ağabeyinin canını acıtmak istemediğinden sessiz kalmayı mı tercih ediyordu? 

...Şuna bak! Gözleri açılmaya başladı! 

Her şeyi görüyor: Şu, odanın tavanı... Şu da serum takımı! 

Demin “Kar yağıyor! Kar yağıyor!” diye sevinen kadın: “Hocam, hocam, hasta uyandı, gözünü açtı!” diyordu bu sefer. Doktoru da gelmiş olmalı ki, deminki bayanın sözlerini daha da net duyuyordu: “Tebrik ederim, çok başarılı ameliyat yaptınız, ellerinize sağlık!” 

Beyaz forma ve şapka giyen iki kişinin – biri koyu saçlı, geniş ve iri yüzlü, diğeri ise, dünyanın tüm güzelliğini gözlerine toplamış, sevecen bayan – dikkatli bakışlarını kendi üzerinde hissettiğinde, rahatça uzanmışlığından utanmıştı birazcık. 

“Vay, yiğidim! Maşallahın varmış, geçmiş olsun!” – diye seslendi doktor: “Ameliyat zor oldu! Dayandın! Kalbin iyimiş! İyileşeceksin!” 

Yumuşak sesli, sevecen bayan da parmaklarını sıkarak, “Çok şanslısınız! Üç günden beri yoğun bakımdasınız! Polis cebinizdeki kimliklerinizi inceleyerek, yakınlarınızı araştırdı. Bulduklarına da sizin burada olduğunuzu ilettiler. İki-üç kere dostlarınız geldi. Dün Almatı’dan gelen kız kardeşiniz ile eşiniz uyanmanızı bekliyorlar. Onlar da sabaha kadar uyumadılar. Onlara da bir haber vereyim de, mutlu olsunlar! Çağırayım!” dedi. 

Doktor hanım çıktıktan biraz sonra, gözlerinde yaş ve mutluluk dolu Naurızgül ile Karlığaş girdiler odaya. Tam da başını kaldırmak istemişti ki, doktoru: “Başınızı kaldırmak yasak. İşte, en yakınlarınız geldiler. Siz de iyileşiyorsunuz. Gerçek mutluluk işte budur, değil mi?!” dedi kafasına sarılı gazlı bandı okşayarak. Ama onun “En yakın insanlarım!” diye fısıldadığını sadece doktoru duyabilmişti. 

Gözlerinden aşağıya doğru sızmaya başlayan gözyaşlarını o güzel sesli doktorun hemen siliverdiğini hissetmişti.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 169. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 169. Sayı