Karacaoğlan’dan Atilla İlhan’a Uzanan Bir Yalnızlık


 01 Şubat 2026

Biz yorgun bir çağda yaşıyoruz. Yalnız bedenen değil, duygusal olarak da. Hızın, belirsizliğin, sürekli tetikte olma hâlinin içinden geçerken aşk bile bir dinlenme alanı olmaktan çıkıp başka bir yorgunluğa dönüşüyor. Sevmek artık bir sığınak değil, çoğu zaman bir yük, bir endişe, bir kaybetme provası gibi yaşanıyor. Tam da bu yüzden, bugünün duygusal iklimini anlamak için geçmişin şiirine dönmek, belki de kendimize dönmenin başka bir yolu.

Karacaoğlan’ın şiirlerinde aşk, bütün acısına rağmen canlıdır. Doğanın içindedir, bedenin içindedir, sesin ve nefesin içindedir. ‘Gönül sevmez değmelerin, İliklemiş düğmelerin, Çözer Elif, Elif deyi...’ derken sevilenin değil, sevmenin kendisinin merkezde olduğu bir dünya kurar. Aşk, karşılık bulmasa bile var olmayı sürdüren bir kudret gibidir; insanı ayakta tutan, yol aldıran, hayata bağlayan bir güç.

Oysa Atilla İlhan’ın şiirlerinde aşk, çoğu zaman bir yorgunluk hâlidir. ‘Ben sana mecburum bilemezsin’ dizesindeki mecburiyet, tutkunun yanında bir ağırlık da taşır. Kent, zaman, politika, yalnızlık ve yenilgi duygusu aşkla iç içe geçer. Sevmek, artık doğaya karışan bir coşku değil; insanın kendi içine kapanarak sürdürdüğü, çoğu zaman tek taraflı, çoğu zaman gecikmiş bir varoluş biçimidir.

İki şiir dünyası arasındaki mesafe sadece yüzyılların değil, duygunun da mesafesidir. Karacaoğlan’da sevgili dağın yamacında, pınarın başında, yolun kıyısındadır; erişilebilir, canlı, somuttur. Atilla İlhan’da ise sevgili çoğu zaman bir anıdır, bir ihtimaldir, bir gölgedir. Yanındadır ama uzaktır; vardır ama dokunulmazdır. Bu uzaklık, modern insanın duygusal yorgunluğunun da bir izdüşümüdür.

Bugün aşklarımız neden bu kadar çabuk yoruluyor? Belki de çünkü artık sevdiğimiz kişiden çok, sevilme fikrini taşıyoruz. Karacaoğlan’ın şiirindeki gibi “sevmenin kendisiyle” değil, Atilla İlhan’ın şiirindeki gibi ‘kaybetme ihtimaliyle’ yaşıyoruz. Aşk, bir genişleme hâli olmaktan çıkıp daralan bir iç mekâna dönüşüyor.

Karacaoğlan’da ayrılık bile tabiatın döngüsüne dahildir; hüzün vardır ama umutsuzluk yoktur. Atilla İlhan’da ise ayrılık, zamanın geri dönülmezliğini hatırlatır; trenler kalkar, limanlar kararır, sokaklar uzar. Sevilen giderken sadece bir insan değil, bir ihtimal de gider.

Belki de bu yüzden bugün Atilla İlhan bize daha yakın gelir. Çünkü biz, aşkı artık bir varlık sevinci olarak değil, bir eksiklik bilinciyle yaşıyoruz. Karacaoğlan’ın çağında aşk insanı dünyaya açarken, bizim çağımızda insanı kendi içine kapatıyor. Seviyoruz, ama yorgun severek; bekliyoruz, ama umudu temkinle tutarak; bağlanıyoruz, ama kaybı en baştan kabullenerek.

Yine de iki şair arasında gizli bir köprü vardır: Her ikisinde de aşk, insanı kendisiyle yüzleştiren bir güçtür. Karacaoğlan’da bu yüzleşme hayata karışma cesaretiyken, Atilla İlhan’da yalnızlığı kabullenme olgunluğudur. Biri sevmenin ferahlığını, diğeri sevmenin ağırlığını öğretir.

Belki bugünün okuru için asıl soru şudur: Yorgun çağımızda aşkı Karacaoğlan gibi bir dirilikle mi, yoksa Atilla İlhan gibi bir mecburiyetle mi yaşayacağız? Yoksa ikisinin arasında, hem coşkuyu hem kırılganlığı taşıyan yeni bir dil mi kuracağız?

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 230. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 230. Sayı