HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
SESDEN GÜRÜLTÜDEN UZAK SAKİN HAYAT MI, YOKSA CİVA GİBİ KAYNAYAN, KOŞUŞTURMALI YAŞAM TARZI MI?
Koronavirus (COVID-19) pandemisiı sebebiyle bir müddettir, dünyanın her yerinde, o cümleden, Azerbaycan’da hüküm süren karantina rejimi insanların büyük ekseriyetini işten, dışarıdan, içtimaı faaliyetten hayli uzaklaştırdı.
Her birimiz kendi evimizde, çevremizden maksimum derecede izole olmuş vaziyetteydik. Zorunlu ihtiyaçlar haricinde dışarı çıkmıyor, ailemizden başka kimseyi görmüyoruz. KKI esrin 20-ci ilinde hareketli hayata, süratli yaşantıya alışmış insan toplumunun karantinaya tezlikle adapte olması, bu vaziyeti normal karşılaması elbette, beklenilen şey değildi. Bütün günü evin içinde olan adam dışarı çıkmak istiyor, dostları, tanışları üçün de, gezip-dolaşmak üçün de istekleri var. Dikkatle baksak, karantina devrinde dışarı insana daha cazibeli, daha çekici gelmeye başlamış. Dikkat etiyseniz, evveller günlerle çarşı-Pazar yüzü görmeyen insanlar da mevcut durumdan inim inim inliyorlar. Bu, bir az da psikoloji meseledir, herhalde.
***
Yasaklar insanı depresyona düşürüyor, onu tedricen sıkılmağa, bunalmaya zorluyor. Psikologlar, aydınlar böyle durumlarda duruma başka türlü yaklaşmayı öneriyorlar. Aslında, ilk bakıştan menfi kabul ettiğimiz her işin içerisinde güzel, müspet taraflar bulmak da mümkündür. En azından ona göre ki, bu dünyada her şey biz insanlar içindir.
Pozitif yönden yanaşsak, karantina biz insanlara, meselen, özümüze vakit ayırmak için geniş fırsat yarattı. Günün büyük hissesini evde, ailesiyle geçirmek durumunda olan insan vakti öldürmek için eğer evvel-evvel farklı yöntemlere başvuruyorsa, tedricen bu zamandan daha verimli istifade etmenin yollarını aramaya başladı. Şimdi kendimizi, varlığımızı, hayatımızı, geçmişimizi ve geleceğimizi düşünmeye, öz hareketlerimizi analiz etmeğe, yaşadıklarımızdan ve yaşattıklarımızdan netice çıkartmağa daha çok vaktimiz, imkanımız var. Belki siz de "Niye kitap okumuyorsun?" sualına "İşden, güçden vaktim olmuyor" cevabını az işitmemişinizdir. Karantina bu bahane cevapları geçici de olsa, ortadan kaldırdı. Artık kitap okumaya da, film izlemeye de vaktimiz çoktur, ailemizle daha çok vakit geçirmeye, evde göre bileceğimiz yarım işleri tamamlamağa da.
Müşahideler gösterir ki, hakikaten de son bir ayda insanlarda "kitaba dönüş" göze çarpıyor. Evde sıkılan, bunalan insan desteği kitaplarda arıyor.. Yakın günlerde gazete için görüş aldığımız, "Kanun" Neşriyatının direktörü Şahbaz Kuduoğlu da bu fikri tasdikledi; malum oldu ki, kitap mağazaları kapalı olsa da, kitap siparişlerinin sayı hayli artmış.
Pozitif değişiklikler yalnız bununla bitmiyor. Mesela, her gün işe giden, akşam, hatta bezen gece evine dönen insan en iyi halde gününün 2-3 saatini yollarda geçirirdi. Şehir muhitini dikkate alsak, tarfik, ses-gürültü kaçılmazdır. Bütün bunlar ise insanda evvela asap bozukluğu ve stres yapardı. Ya da ister mecburiyetten, isterse de başka sebeplerden gün boyunca en az bir öğün yemeğini dışarıda restoran veya kafelerde yiyen, "fast food"larla atıştıran insanlar vardı. Karantina bizi evde saklamakla hem de menşeini, hazırlanma şartlarını bilmediğimiz yemeklerden, "fast food"lardan uzak tuttu.
Buna benzer örneklerii çoğaltmak mümkün. Yeter ki, bakış bucağımızı değiştirebilelim.
***
Adamın aklına şöyle bir fikir de geliyor: Şimdi karantina zorunluluğu ile yaşadığımız bu sınırlama rejimi geçici değil, çok evvelden daimi yaşam tarzımız, hayat şeraitimiz olsaydı, o zmana şimdiki dünyamız nece görünürdü? Düşünüyorsun, kafa patlatıyorsun, cevap bulmak istiyorsun. Arkamızda geçmiş gimi büyük ve zengin tecrübe var; demek, dede-babalarımız, edatlarımız asırlar önce bizim gibi bu kader süratli, hareketli hayat yaşamamışlar. O zamanlar bu derecede sosyalleşme de olmamış. Beş, onla nasıl geçinmişler - bizden daha mutlu olmuşlar, yoksa daha bedbaht?
İzolasyon şartları bu suallerin de cevabını bulmakta imdadımıza yetişti, hatta edatlarımızı tam anlamak şansımız olmasa bele. Bu günler biz eve ne keder kapansak da, sosyallikten uzak kalamadık. En azından, sosyal şebekeler, online dersler, canlı konserler, konferanslar, görüşler, gezintiler sayesinde.
Sosyal şebekeler demişken, bu günler filozof Müşfik Şükürov’un tam bu mevzu ile ilgili kendi Feysbuk sahifesinde paylaştığı bir stratus dikkatimizi çekti. Şöyle yazıyordu: "Size bir şey deyim. Yaşamak tam budur. Koşturmaca durmuş, bütün gün ailenlesin, yemeğe az masraf harcanıyor, giyim hiç almıyorsun. Bütün günü düşünme, film. Arada çıkıp gezmek de mümkün. Yüz bin yıldan çok böyle yaşamışız biz. Tam bu ritimde. Antropologların dediğine göre, ava ve toplamaya maksimum 2-3 saat gidiyordu. Kalan vakitte keyf ediyorduk. Sonradan devletler kuracaklar, bizi de uygarlık çöplüğüne bırakacaklardı.
Tabii, karşıdan gelen iktisadi değişmelerin korkusu olmasa, bana yeterli geliyor bu hayat".
Düşünmek, hayatımıza, hususen, yaşadığımız şimdiki karantina rejimine yeniden nazar vermek bakımından ilginç yaklaşımdır. Stratusa gelen tepkiler insanların hadiselere bu bakış açısıyla bakmaya da gayret ettiğini gösteriyordu.
Rey yazanların bir çoğu filozofun fikrini desteklemekle beraber, öz düşüncelerini de yazarak sohbeti daha da genişletiyorlar, müellifle diyaloğa giriyorlardı. Müşfik Şükürov ise yorumlar bölümünde fikirlerini daha da geniş izah etmeye çalışıyordu.
Yorumlarda bazıları "sokaklarda 80-ci yılların sakinliği, sinemalar, güzel kitaplar, kurduğu hayaller ve azalan kayılar..."dan bahsediyor, kimisi "kapitalizmi gönüllü kölelik" olarak adlandırır, kimisi de "bu aşamanın mahrumiyetlerle beraber, hem de çok boşlukları doldurduğunu" söylüyordu
Bir az evvelki "Peki, onlar nasıl geçinmişler- bizden daha mutlu mu olmuşlar, yoksa daha bedbaht mı?" sualimize ise bir kişi böyle cevap veriyordu: "İptidai hayat insan tabiatına en uygunudur. Sebepleri bitmez saysam. Amma onu korumak mümkün değil. Artan insan sayısı başka sistem yaratır. Arada videoların görüyorum böyle yaşayanların. Bizden kat-kat mutlular".
Polemik iştirakçilerinin bir çoğu, müellif de dahil, karantina rejimindeki vaziyetin insanın asıl yaşam tarzı olduğu, koşuşturmaların, hareketli hızlı hayatı zorlaştırdığı kanaatini müdafaa ediyorlardı. Tahminen böyle; karantina insanı kendine döndürüp, onu stresten, içtimaı nakliyattan, lüzumsuz kaygılardan ve görmek istemediği adamlardan uzaklaştırıp, ruhumuza dinçlik vermek imkânı oluşturup ve geçici de olsa, tabiatı insandan kurtarıp: "Her şey tabiidir hakikaten, tabiat da bir az bizden dinlensin... Bunu değerlendirmek lazımdır..."
"Aslında, hayatı yaşamak isterken, onu kendimize yük yapmışız. Demek ki, her şeyin yolu var. Netice çıkarmak ve düzgün yaşam tarzını belirlemek lazımdır".
Statüsün ve müzakerenin müellifi Müşfik Şükürov ise fikirlerini ayrı-ayrı yorumlarda şöyle izah ediyordu:
"Malum oldu ki, acele eden bizmişiz. Hayat hiç acele etmiyor".
"Eğer insanların aklı varsa, sade hayata döndürmelidirler dünyayı. 2 çocuktan fazla yapmaya da yasaklansa, 100 yıla dünya normale dönecek".
"Hedef, kariyer, şöhret...- uygarlığı bu hisler azdırdı. İnsanî hayat sönük kalmış. Mesela, kitap yazmak, resim çizmek, satranç oynamak, idman yapmak. Bunlar için ortam var.
İskender tarihte iz bırakmak hevesiyle yaşıyordu. O zaman hepimiz bir az İskenderiz".
Bir diğeri de şöyle yazıyordu: "bu karantinadan sosyal beraberliğin kokusu gelir". Yaklaşım ilginçti. Gerçekten düştüğümüz bu vaziyeti sosyal eşitlik yada ona yakın bir durumla isimlendirmek olabilir mi? Böyle bakınca hepimiz aynı havadayız; herkes evindedir, herkes işini online halledebilir, restoran ve kafeler, alışveriş merkezleri herkes için kapalıdır- zengine de fakire de. Bu günlerde herkes eşititir. Hepimiz eşit miyiz?
Devlet zorunlu işten çıkarılan işçilerin işçilerinin maaşlarını ödüyor, sosyal yardımlar, işsiz vatandaşlara bir defalık ödemeler, yardımlar ayrılır. Küçük bazı eksikliklere rağmen, bu günler insanlar da bir olmayı, birlik olmayı başarıyorlar. İmkanlılar imkansızlara, ihtiyacı olanlara gücü yettiği kadar destek vermeye çalışıyor. Bu, gerçekten mi sosyal eşitliktir?
***
Karantina rejiminin ilan edilen ve olumlu değerlendirilen yönlerini kabul etmeyenler de yok değildi. Onlar sakin, iddiasız hayatı yaşamak saymıyor, doğduklarından itibaren içerisinde oldukları, alıştıkları süratli hayatı arzuluyorlar.
Yazıyorlar ki:
"Maksatsız görüyorum böyle yaşamı, yaşam saymıyorum. Engel yoktur aşacak. Hayat da minimuma enmiş. Arada böyle olur, ama karantina sıkıntısı ağırdır".
"Yaşamak bu değil, bence. Yaşamak yeni idealarını hayata geçirmek yolunda verdiğin çabadır, koşturmadır, yemek yemeye bile vakit bulamamaktır. Sizi bilmiyorum, ben çalışırken yaşıyorum, dinleniyorum".
Gerçekten mi yaşamak yalnız hareket etmek, bir şeylerin arkasından koşmak, bir yerlere yetişmek, günde bir yığın insanla ilişkide olmak, kendini unutup yalnız işlerine yoğunlaşmaktır? Aslında düne kadar ekseriyetimiz yaşamı tam böyle kavramıştık. XXI. asrın, yüksek teknolojiler devrinin, internet çağının mensubu olmak bize bele yaşamağı öğretmiş. Peki, kendimiz? Ruhumuzun ve bedenimizin sağlamlığı? Onun değerine kimse bakmıyor mu?
***
Toplumun bir kesimi ise bu müzakerelerde tereddütlü görünüyordu; ellerini her şeyden çekmiş kimi - insanlardan da, insanlıktan da ve hatta kendinden de. Mevcut vaziyetten memnun olsalar da, alışkanlıklarından vazgeçmek, değişmek zor, hatta mümkünsüz gelirdi onlara. Ona göre de hissediliyordu ki, sıkılırlar. Hissedilirdi ki, bu karantina günlerinin gelecekte birşeyleri değiştireceğinee, ya da değişmesi gerektiğine inanmıyorlar:
"Hayat evvelden bu tarzda olsaydı, herkes razı olurdu. Ama alışkanlıklarımız var, geniş imkanlar görmüşüz. Şimdi al, pişir, ye, iç, boş yolları gez, git, gel, yat... Bu hayat tarzı bir az daha uzansa, siz de razı olmazsınız, alışkanlıklarınızı özlersiniz".
***
Herkesin fikrinin, hadiselere yaklaşım tarzının aynı olmaması, elbette, tabiidir. Bu manada, yazıda değinilen meseleler ile ilgili dillendirilen fikirlerin herkes taraşından aynı şekilde müspet kabul edileceğini düşünmek de doğru olmazdı. Ama açılan mevzu insan karakterlerinin tezahürü bakımından ilginç tesir yaptı. Farklı karaktere sahip insanların mevcut duruma farklı yaklaşımları hem de onların şimdiye kadar hayatı hangi tempoda yaşamağa değer verdiklerini şekillendirdi; kimisi gürültüden uzak, sakin hayata üstünlük verdiğini, kimisi cıva gibi kaynayan, koşturmacalı yaşam tarzını seçtiğini, bir kısım ise oluşan vaziyetten şaşkın duruma düştüğünü ortaya koymuş oldu.
Elbette ki, bu geçici sokağa çıkmamanın şimdiyedek en yüksek teknolojilerden yararlananmış, hareketli yaşam tarzı geçirmiş muasır insanların hayatını bütünlükle ve bir defalık değişeceğini hiç kimse düşünmüyor. Bölye düşünmek, en azından, Mingeçevir SES kimi elektrik istasyonu olan bir memleketin vatandaşının elektrik enerjisini bırakıp çıra ışığında yaşamaya üstünlük vereceğini fakirleşmek keder absürdüdür. Sadece, bu mevzuyu gündeme getirirken biz şimdiki sokağa çıkmama günlerinde içine kapanan, ümitsizleşen insanların düştükleri depresif vaziyetten kurtulmalarına muayyen manada yardımcı olmak niyetti taşıdık. Yani bir zamanlar dünyanın böyle sakin halleri de olmuş, ecdatlarıyız bu tür gürültüsüz patırtısız hayat yaşamışlar ve öyle bir facia da başlamamış. Belki de, öz fikirleri ile bu ilginç müzakerelere yola açan filozof Müşfik Şükürov’un da maksadı, tahminen bu şekilde olmuştur. İçine kapanan insanların daha çok teselliye ve teskin edilmeye ihtiyaç duyduğu bu günlerde değişik ilgi çekici yaklaşımlar arayıp bulmak cehdi ve yarınla ilgili ümit veren düşünceleri etrafındakilere telkin etmek isteği takdir edilecek adımdır. Herhalde, bakış açısını değiştirmekle hadiselerin negatif tesirlerini ve istikametini de belli anlamda başka tarafa yönlendirmek mümkündür. En azından sana inanan insanların gözünde…