Karlı bir kış günün siper şiiri


 15 Eylül 2026

Sana asker diyorum...

Dudağının çatlaklarında kan kurumuş,

iliğine kadar donmuş kemiklerinde siper soğuğu,

balta gibi keskin bakışlarında Kızartı Dağı'nın fırtınası...

Rüzgârın ağzında savrulan kar taneleri

öylesine sert ki,

saçma taneleri gibi saçılıyor üstüne başına,

gözüne, kaşına;

nefesi kesiliyor, ayaza dönmüş yüzüne çarpınca.

Parmaklarının ucunda tetik titreşimi,

bağrına bastığı tüfeğin

kırağı tutmuş namlusunda korkunç bir uğultu...

Allah'ım, bu nasıl bir hava!

Yuttukça ciğerlerine çöküyor karın hışırtısı...

Taş gibi donmuş ayakkabıları

beline kadar karın içinde;

ne kadar kovalasa da yetişemez nefes nefese hayallere.

Sağa dönemiyor,

sola çevrilemiyor,

arkasına bakamıyor,

öne doğru da bakamıyor...

Eski parkasının kolları

çelik gibi dimdik durmuş, eğilmiyor;

don kesmiş beyaz kamuflajının paçaları da öyle...

Koca bir meşe ağacı gibi köklü ve heybetli...

Azametiyle bir buz heykelini andırıyor;

hayat adına tanıklık eden tek şey,

tipili gecede aldığı nefesler...

Bir gelip bir gidiyor, gündüzü açmak için kirpiklerinde bir zerre ışık...

Kaşlarından buz sarkıtları sarkmış,

bıyıkları kar içinde sıra sıra...

Dizlerinden aşağısı uyuşmuş, yok gibi;

ayakları pas tutmuş izlerini arıyor bulmaya,

ne zaman tarih olarak okunacak 93, bilinmez!

Bir yanda çakal ağıtları,

bir yanda kurt ulumaları...

Sehere doğru

gecenin bağrı yarılıyor kendi dehşetinden;

Bir dağ yürüyor üstüne,

çığa kapılmış bir buzdağı misali...

Kar, düşman kılığına bürünmüş her yanda;

karşıda tipiye tutulmuş Gorus'un silueti.

Bu nasıl bir sersem düş, taş gibi asılı kalmış?..

Akın akın geliyor rüzgârın pençesindeki soğuklar;

gözleri donmuş

nöbet tutan toprak sevgisinin...

Tipinin ağzında

besteleniyor bir tutam türkü...

"Karlı Laçın dağları, asker nöbette..."

Sana asker diyorum, asker ey, asker...

Azerbaycan askeri!

 

yarım kalan ders

                        -1-

Tükenen insan kendini arar,
önce parmaklarının arasında,
sonra ayakkabılarının ucunda...

Kopmak meselesi yalnızca fırtınalara özgü değildir,
bir gün insanın yüreği kopar,
başka bir gün eski çarıklarının tabanı...

Ellerin dünyadan kopması vardır,
çiçeklerin çayırdan...

Her kuzunun düşü kurtla kıyamete kalmaz, dostum,
bazen insanın süt dişlerinde doğar kurt...

Nefs koparıp alır kuzuca kuzuca
üç yapraklı yonca topuzlarını...

Rüzgârlar dişlerini gıcırdatır
duyacakları şeyler için…

                       -2-

Savaş aptalca bir iştir, dostum,
insanın öldüğünden bile haberi olmaz.

Ansızın bir kurşun yürür
ciğerinin hava alan yerine...

Solan renkleri kırmızıya boyanır dünyanın,
ölüm kelebekleri uçar başının üzerinde...

Uzaklardan bir kadın sesi gelir
hıçkırıkların içinde,

ve avucunun taşlaşmış nasırında
nefesi çiçek açar yudum yudum...

Öyle insanlar vardır ki,
yürüyen topraktır,

gezen ağaçtır,
göğsü hışırdayan bir evdir...

Ekini haşhaş olmuş bostandır,
günü kara bağdır,

uykusu uyuşmuş tarladır,
soğuk almış bir güllüktür yaprak yaprak...

Bazıları bacası ısınmayan bir çatı gibidir,

yürek ısıtmak mümkün değildir
parmaklarının her biri talaşa dönmüşken...

Ateş kötü şeydir, dostum,

yalnızca düştüğü yeri yakmaz
acıların dili...

Toprağın kulağına son isteğini fısıldamak,
alınmamış bir sevgi mektubu gibidir...

Her genç askere nasip olmaz
arzularının tomurcukları arasında
yüzüstü düşmek.

Kendi mezarını omzunda taşıyanlar içindir vatan,

sevgi ise, içine batmayı bilenler içindir okyanus...

 

                        -3-

Yoksa ellerini şakaklarına dayayıp
"azizim..." diye türkü söylemeye ne var ki,

şer vaktinin alacakaranlığında
yüzünü gurbete çevirerek...

Birisi akşam ezanında
"ölüyorum, ölüyorum..." diye nağme vuruyorsa,

kıbleye dönük bir şikeste okuyor demektir...

Her atılan kurşun değildir,
her vurulan hedef değildir...

Ses yanık olduğunda ateşe atar insanı.

Hiç kimse türkü söylemekten ölmedi henüz, bilir misin?

Sesi testereyle kesemezsin,
kılıçla doğrayamazsın...

Kesildiyse eğer...

Hayat hiçbir yarımı sevmez,
hatta ömrü bile…

                              -4-

İnsan çiçekliğe serer kendini
mezarının üzerine,

herkes kendi ölümü kadar yaşamak ister...

Son nefesin rengini bilmek,

nefesinin tıkandığı yerde onu duymak,

kirpiklerinin ucundan koparıp
bir rüya gibi fırlatıp atmak...

Garip olur tükenen insanlar,

damla damla işlerler
kendi derinliklerine, dostum...

Su gibi akar ömür,

çamurlu, bulanık,
turnagözü...

zafere oynamak

Şimdi herkes oynuyor...

Biri ötekiyle,
biri ötekinin işiyle,

bir başkası başkalarının ekmeğiyle...

Fark etmez; tavla mı,
dam mı, satranç mı?

Yoksa futbol mu...?

En sert bloklara rağmen
herkes vurmak ister topunu
ağın öte yanına...

En sert kayarak müdahaleye rağmen
her ayak gol atma arzusunda...

Çimen üstünde hokeyi var bunun,
buz üstünde pateni...

Sen domino oynamak istersin,
elindeki "eşek" ölmesin diye,

kader alır seni savurur
bilardo topu gibi
köşedeki "fare" deliğine...

Öyle insanlar vardır ki
eline kumar kâğıdı almaz, günah diye,

ama doğduğu günden beri
kaderiyle poker oynar...

Yeryüzü oynayanlarla doludur,

kimi artistlik yapar,
kimi dansçılık...

Ve bütün bu oyunların sonunda
bir zafer isteği...

Kazananlar tartışılmaz,

emin olun,
en büyük zafer insanın kendisi üzerinde kazandığıdır!

En güzel oyun temiz oynanandır,

en temiz zafer ise — nakavt!

Buyursun tatamiye,

Tanrı ile güreşmeye cesareti olan gelsin!

 

ağrıyan şiir

Aslında insanın ağrımayan bir günü yoktur...

Bir gün canı ağrır,
bir gün bozuk para sesinde ürperen cepleri,
bir gün yetişemediği düşleri...

Başka bir gün;
vatana,
insana,
toprağa duyduğu sevgisi...

Ey fırsatçılar,
gurbeti bize nasıl da evimiz kıldınız, nasıl?..

Öyle küçüldü ki dünya;
bütün dertleri bir yumruğun içine sığdırdık...

Yürek mi kaldı bizde?

Artık en uzakları taşıyoruz,
sol yanımızdaki boşluklarla dolu
sonsuz acıların içinde...

Sağımızda eczanelerin yemyeşil ışıkları...

Her köşe başında bakıp sırıtıyor
şişedeki yılan;

yine de dişinin dibindeki zehri akıtacak,
bir vekil edasıyla...

Artık hayallerimizin ardından yürümüyoruz,
yüzümüz aydınlığa dönük değil...

Umutsuzluğun penceresinde asılı kalıyoruz.

Ve bir lokma ekmek uğruna
gurbet yollarına düşenlerimizi
yaramızın en sızlayan yerinden anıyoruz...

Gözlerimiz uzanıyor
okyanusların ötesine;

kökleri sararınca...
solunca...
kararınca...

İçimizi bir hasret kemiriyor.

Ah Devlet Baba,
neden sevmedin bizi?

Oysa biz
uğruna ölüme bile hazırdık...

Ne öldüren gibi öldürdün,
ne yaşatan gibi yaşattın...

Biz vatandaş olmak istedik;
sense bize vatan olmayı istemedin...

Ah uzaklar, uzaklar...

İyi ki varsınız;
yoksa havasızlıktan boğulacaktık...

Ağrılara gelince...

Varsın olsun.

Bir şekilde dayanırız.

Çünkü aslında
insanın ağrımayan bir günü yoktur...

 

sonun provası

 

İnsanın başına gelenler
bazen bir anda gelir...

Örneğin;

en sevdiklerinden birini
en uzaklara uğurlar...

Duygulanınca yağmur başlar,
yolda kalır arabası...

Eve verilen sıcaklık kesilir,
ışığı söner...

Yaptığı iş bilgisayarda kaybolur,
cep telefonunun hafızasına yazdığı şiirler silinir...

Avluya vardığında
gözleri kararır,
başı döner...

"Bu ne iştir, Paskal hoca?
Ben nereye,
tansiyon nereye?"

diye şaşırıp kalır insan...

İlk kezdir;
tansiyon aletindeki rakamlar
başına vurur...

Rusya'dan dönmüş savaşçı dostu
siper anılarını çağırır yeniden,
elli elli...

Ve insan hayatında ilk kez
en yakın dostlarının buluşmasına bile gidemez...

Kim diyorsa ki
dünya dönmüyor,
yanılıyormuş...

Dönüyor;

insanın başında dönüyor,
insanın başı dönüyor...

"Nasılsın?" diye sorar bir ses...

"Her şey bir anda oluyor insanın başına..." der,
yüzü tavana dönük susar...

Bir anda...

"Bu, ölümün provası mı?"
diye düşünür...

 

umut dolu hüzünlü şiir

Aslında en büyük mezarlık
insanın kendi yüreğidir...

Her saat olmasa da,
her gün birini gömeriz
mecburen,
yüzüstü...

Oysa bizim diyarlarda
bütün mezarlar yüzünü Güneş'e döner...

Öyle bir ağırlık vardır ki
sol yanımızda;

uzun zaman kalacak,
zor bela dengelersin
dünyanın terazisini...

"Dengi dengine" demişler...

Atalar mı,
dedeler mi,
ulular mı söylemişti,
bilmem...

Bir İsa yeter
binlerce Yahuda'nın ihanetine
haklılık arayanlara karşı...

Peki kimi satsınlar,
içinde alçaklık taşıyanlar?

İnsanlar,
yaratılışları gereği
vefasızlığın taşıyıcılarıdır...

"Adı güven olana..."
selam göndermemiş miydi biri
Gence'den?

Siz unutmuş olabilirsiniz;
ben unutmayacağım...

Dün de birini
yalanlarına sarıp toprağa verdik.

Bu sabahın erken saatlerinde
acılarına sıkışıp kaldık...

Henüz ufuklar
gri ve bulanık...

Güneş ışığının huzmeleri
hâlâ Hak katına uzanmakta...

Birazdan
umut gibi serpilecek
yeryüzüne...

Ve biz hazırlanacağız
bir sonraki akşam yemeğine...

İnsanın yüreği kazınıyor;

toprak gümbür gümbür dökülüyor
göğsümüzün çatlayan yerinden
beynimizin içine...

Bugün de toprağa verilecek
badem gözlü biri daha...

 

yol haritası

Bütün isteklerin bir cevabı varsa,
Bütün muratların sonunda varılacak yer aynıysa...
Susmak ve zamanı beklemek,
avuç içinin talihi ve avının insafı uyanıncaya dek...
Her uyuyanın düşü gerçekleşmez, su!

Gelenle gidenin çarpışması
nükleer patlama gibi bir şey...
...Değilmiş!
Hem de enerjisi alınan söze gelecek zamanda denir,
olmayanın adı anılıyorsa sohbet arasında bir sandviç...
Arkaikleşmiş söze benzer tozlanmış isimler,
ama hatırlatanlar eskilerdir...

Üflemekle alevlendiremezsin
geçen yüzyılda sönmüş kömürü, pas tutmuş mangalda.
Karbonlaşmış kâğıtlar öyle kolay yanmaz,
ateşlemek için nem çekmiş çırpıları...
Gençlik anıları yağmura düşmüş civcive benzer,
bir sonbahar günü sayılı...

Yine çiseledi öğleden sonra,
iştahı, cırtmaplovun süzgeçte kalmış düşlerinde...

Yere yetişmeye koşanlar iyi bilir:
İnsanlar başına toplanmaz
ısısı olmayan ocağın.
El bastonunun
eğriye düştüğü yerde yıkılmaktır en iyisi, ihtiyar...

Kimi bastonu kaldırır,
kimi de destek arayan ellerini çiğner;
sözde bu, olasılıklar teorisine göre bir tesadüftür...

Bir başkası da
parmak uçlarından bastırır topuğuyla, fırsat varken.

En iyisi,
düştüğün yerden kıpırdamamaktır gelecek adına.
Çıkar aklından dizlerindeki romatizmayı, ayağa kalkana dek...

Her insanın bir çelme takma merakı vardır,
her ferdin bir itme isteği insanı geçmişe sürükler...
her kişinin üzerinden geçmek,
— hareket eden gölgenin...

Her adı anmak olmaz zamir yerine,
insanlar üzeri bantlanmış radyolar gibidir...
Bağıranın sesini alabilir,
kulağını da bükerek usul usul susturabilirsin...

Ağrımakla yaşanmaz hastalıklar,
kesip atmaktan geçer
sağlığa kavuşmanın en uygun yolu.

Her kütüğün filizlenme arzusu vardır, ama...
Şimdi motorlu testerelerle koşuyorlar devrilmiş olanın üzerine!

Konu, eğer savaşa dairse,
kılıç kuşanmanın faydası yoktur balistik rokete karşı.
Kaçınılmazdır yenilgisi,
anıların silahlandığı orduların.

...Ve...

Ne bileyim, ne şiirdi bu gecenin delikanlı çağı,
yarınlar varken
en geniş çaplı savaşlar için...

Henüz, bir de cevabı varsa
bütün isteklerin!

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 237. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 237. Sayı