Karşılama


 01 Mayıs 2010


Epeydir bu hikâyeyi yazmayı tasarlıyor olsam da, yoğun işlerimden ötürü yazamamıştım.

Eski bir dostumla tesadüfen karşılaştım geçenlerde. Birbirimizi görür görmez, tokalaştık, kucaklaştık iyice. Uzun zamandır görüşemediğimizden birbirimize hasret kalmışız meğer... Onu görür görmez eski günleri hatırladım.

Bir zaman, Ak Su şehrinde zengin bir Rus’un evinde çalıştık. Adam yevmiyemizi vermedi. Bu yetmiyormuş gibi paramızı istemememiz için bize bir ton da dayak attırdı.

Aç aç dağda geceleyip râvent yaptık. Sonra râventleri şehre getirip satmak istedik; ama râventleriniz solmuş diyerek almamışlardı.

Yatacak bir yer olmadığından avare avare sokaklarda gecelediğimiz günler de çok oldu. İş bulabilmek için kilometrelerce mesafeyi yayan yürüdüğümüz de...

Eski günleri yad etsek sayfalar yetmez. Anlatsak bile anlaşılması için sözün gücü de...

Yani kısacası, feleğin çemberinden geçtik; birçok şey geldi başımıza...

O zamanlar ikimiz de yetim ve öksüzdük ve aklımız henüz bir karış havadaydı.

İşte dostumu görür görmez bütün bunlar gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Bir süre sonra “Hâlâ seni gördüğüme inanamıyorum, gerçekten de sensin değil mi?” dedi dostum.

Yol kenarındaki bir banka oturduk. Yol, bir aşağıya bir yukarıya giden insanlarla doluydu.

Yaz güneşi yerini yumuşak akşam serinliğine bırakmış, hava da şöyle böyle kararmaya başlamıştı. Ağaç yaprakları hafif esen rüzgârla usul usul yürek ferahlatıcı sesler çıkarıyordu. Sokak daha tenhaydı artık.

Eski günlerden söz açıldı birden. Ben bir ara söze girip “Düyşö’yü hiç gördün mü sonra?” diye sordum. Dostum biraz hüzünlenir gibi oldu.

“O yıl benimle birlikteydi. Sonra Omsk İşçi Üniversitesine girdi. Bir yıl geçmeden verem oldu. Bir süre sonra da öldü. Kimi kimsesi olmadığından bütün eşyaları hazineye verildi.” dedi.

Bunu duyunca sanki dünya başıma yıkıldı. Tüylerim diken diken oldu.

Düyşön de bizim gibi yetim ve öksüzdü. Hayatın bütün zorluğunu başından geçirmişti. Genç olmasına rağmen aklı başında, uslu biriydi.

“Biraz da kendinden bahsetsene.” dedim.

“Sen de biliyorsun. O yıl gitmiştim. İşte daha yeni dönüyorum buraya. Gidecek yerim, yiyecek ekmeğim yoktu. Zor günler geçirdim. Sonra uzaktaki bir ağabeyime mektup yazdım. Bana iş bulmaya çalıştı, bu arada 20 som gönderdi. Tevekkül deyip yola çıktım, yolda da çok zorlandım. Önce trenle Orenburg’a geldim, sonra da Kazakistan’da bir yere başvurdum. Maruzatımı anlattım. Orada da 5 som verdiler bana; ama maalesef ulaşacağım yere 5 gün geciktim. Gittiğimde okul başlamıştı. Başımdan neler geçti neler. Hiçbirini de hiçbir zaman unutmayacağım. Hepsi de aklımda...”

Dostum dirayetli, çalışkan, akıllı biriydi. Bir şekilde her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarırdı. Hâlâ eskisi gibi sakin sakin konuşuyor, ses tonuyla sanki insanın yüreğine hitap ediyordu.

Hava artık kararmış, hafiften esen rüzgar da kesilmişti. Şehir sessizliğe bürünmüştü.

Dostum birden bana dönüp “Şu dünyada seninle bir karşılaşsam diye yanıp tutuşuyordum.” dedi. Gözleri buğulanmıştı sanki...

“Neden?” diye sordum.

“Seni anamı özler gibi özledim. Bir gün tekrar karşılaşsak da şöyle enine boyuna sohbet etsek diyordum hep. Şimdi çok mutluyum seni gördüğüme.“ dedi. Ardından “Sen sonra memlekete döndün mü, ne yaptın?” diye sordu.

“Uzun zamandır gitmiyorum. Gitsem bile beni artık tanımazlar herhalde orada. O değil de, senelerce okuyacağım diye çırpınıp kapı kapı dolaşmam koyuyor bana aslında; ama ne yapabilirim o zamanlar şartlar öyleydi...”

Dostum beni can kulağıyla dinliyordu. Sözü hemen bitirmek istemedim. Devam ettim. 

“Biz bir zamanlar öksüz kuzular gibi kara yağız delikanlılardık. Hayat bu işte, her şey oluyor. İnsan doğduktan sonra hayatta gördükleriyle değişiyor, gelişiyor. Bir baksana kendine. Önceleri sen bu hâlde miydin? O zamanki hâlinle şimdiki hâlini bir karşılaştır. İşte aradaki farkı sadece hayatla açıklayabiliyoruz. İnsanın öğretmeni hayatın kendisidir. Ne kadar kendini yetiştirmeye çalışırsan çalış, bir hafta hayattan ayrı kalsan yine cahil biri gibi olursun. İşte iyi de, kötü de; akıl da, sağlık da, bilim de hayatın tam içinde...”

Dostum bir ara “Sen onları yazdın mı? dedi.

“Hayır. Yazmaya başladım; ama şimdilerde hiç yazamıyorum. Sadece bir işle meşgul olunca ister istemez sadece onu düşünüyorsun. Hep onun içindesin. Bazen böyle aralar oluyor işte.”

Bir süre daha oradan buradan konuştuk. Hayat tecrübelerimden bahsetmek istedim

“Ben önceleri her şeye kafa yorardım. Yüreğimi bir şeyler sürekli kemirir dururdu. Yüreğimi kemiren her şeyin üstesinden gelmeye gayret ettim hep. İnsan gönlü her zaman tek kalıpta durmuyor. Bir seviniyorsun, bir üzülüyorsun. Bu iki farklı duygunun birine sürekli galebesi olmuyor hayatta. İşte ikisini de kabul edip yüreğinde yoğurman gerek. Gönül coştuğunda haddi aşmamak, üzülünce de dünyadan umut kesmemek gerek. Geleceğe hep umutla bakmalı insan. Görüyorsun, hayat o kadar kısa ki, birçok işle meşgul olmak hem zor hem boşa giden vakit sanki. O yüzden sevdiğin bir işi yapmak lazım ve o işin kölesi olmak lazım. Gençlerimizin tuhaf havalara kapılıp ömürlerini bir hiç uğruna tükettiklerini de gördük. Bir de aşkın (kadına karşı) peşinden koşup bunu hayatın tek eğlenceli bilmecesi olduğunu zannedenler var. Aşk büyük bir bilmeceye veya hayattan kopmuş bir ilişkiler bütününe dönüşmemeli. Aşk, sadece ve sadece gönül işidir...”

Hayatı iyi öğrenmek gerektiği, hiçbir şey yapmadan bir şey beklemenin yanlış olduğu gibi yargılara vararak sonlanıyordu artık sohbetimiz.

Sohbetimiz bitmiş, ayaklanmıştık. Şehir sessizdi. Sadece yeniden usul usul esmekte olan rüzgârın ılık tadı vardı yanaklarımızda.

Dostum, tekrar geleceğini söyleyip benimle vedalaştı. Kara bir trene binip yola koyuldu...

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 41. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 41. Sayı