Karşılıklar - III. Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Hikaye Yarışması Irak Etabı Birincisi


 01 Nisan 2015

Ahşap kokusu, eski zamanların ‘an’a giyinmesi gibi sindi içine. Derin bir nefes alıp odasının penceresinden uzaklara baktı: 

“Kederliyim ve kederim beni boğuyor Eflâ. İçinde yaşadığım bu ev bile izin vermiyor nefes almama.” 

Kadim’in üzgün olduğu her halinden belliydi. Genç kadın, Kadim’in kederine merhem olmak için sözcüklerini seferber etti: 

“Üzülme üstadım. Her şey yoluna girecek. Emeğinin karşılığını elbet alacaksın.” 

“Karşılıklar Eflâ... Elektrik ve lamba... Gaze  te ve kâğıt... Dağlar ve çiçekler... Kendime: “Senin karşılığın ne?” diye soruyor ve her defasında “Yalnızlık” yanıtını alıyorum.” 

“Buna inandırdın kendini. Kendinle ve etrafındakilerle sürekli kavga halindesin. Hiç düşündün mü? Karıncalar yiyecek taşıyorlar; ama kavga yok ve çarpışmıyorlar.” 

“Trafik çok çetin oysa.” diye iç geçirdi Kadim. Eflâ sözüne devam etti: 

“Bütünlük bu işte. Evrenin döngüsü de bu; akışta olmak da... Her karınca yapması gerekeni yapıyor ‘sade’ce ve basit değil.”     

Bir anlık alınganlığa yenik düşen Kadim, Eflâ’nın bu cümlesinin üzerine genç kadına: “Gerekeni yapmıyor muyum?” tarzında bir bakış attı, sonra da gözlerini yine penceresinden uzaklara çevirdi. Eflâ, hiçbir şey demeden Kadim’i odasında, penceresinin kıyısında bırakıp sessizce odadan ayrıldı. Evin bahçe kapısını açtı, yola çıktı, kapıyı kapadı ve geriye dönüp bakmadan uzaklaşıp gitti. Kadim’in gözleri bir süre Eflâ’yı takip etti. 

Huysuz bir adamdı Kadim. Bu onun kabuğuydu, hassas ve duygusal yanını sakladığı maskesiydi. Tuvaline kattığı renkleri bile öyle ustaca kullanıyordu ki keskin, kendinden emin, kibirli karışımlarıyla zengin sınıfa hitap eden şaheserler meydana getiriyordu. Oysa kimseye göstermediği zarif, ince sızılı çizgileri vardı; renkleriyse âdeta aşkla, boyun eğişle, kabule geçişle yoğrulmuştu. Bu resimler, onun çalışma odasının gizli bölmesinde saklıydı. Orayı sadece Eflâ biliyordu. 

Bugün Kadim’de bir şeyler vardı. Çok ender zamanlarda böyle olurdu ve Eflâ onu saygıyla yalnızlığına bırakırdı; çünkü böyle anlarda Kadim, içini yırtıp açtığı, kendiyle acımasızca yüzleştiği, sırlı kalan gözyaşlarını döktüğü, her türlü içli renge boyandığı ve kimsenin bilmediği yanlarını resme döktüğü süreçleri yaşardı. Çok az kişinin numarasını bildiği cep telefonu, varlığıyla yokluğu belirsiz ev telefonu, kısmî olarak kullanılan ev ışıkları, bir dolabın içine tıkılmış televizyon, varlığından çoğu kimsenin haberdar olmadığı araba, sessiz sedasız buzdolabı, kısaca her şey kayıplara karışırdı. Varlığını belli etmezken tamamen kayıp olabilmek, dünya yüzünden ayağını çekip kendi dünyasına varabilmek Kadim’in en naif anlarındaki ilacıydı. Çok değil birkaç ay önce Eflâ böyle bir ana denk gelecek gibi olmuş; Kadim’in onu azılı halde kapı dışarı edişiyle neye uğradığını şaşırmıştı. Tabii bir hafta sonra bir özür niteliği taşıyan muhteşem Eflâ tablosuyla gönlü alınmıştı güzel kadının. İnce nakışlarla zenginleştirilmiş, eşsiz ve ender tablolardan birini Eflâ’ya vermekten çekinmeyen bu huysuz adam şimdi ölümle burun buruna nefes almakla alamamak arasında gidip geliyordu. 

 Son bir haftadır rüyasında gördüğü, kötülüğü emreden ve bundan zevk alan ‘nefis’e verilen o yerdeydi: “Nefs-i Emmare”de. Evet, ah o rüya... Her zerresine kadar titreyerek hissettiği ve en sevdiği Eflâ’ya bile anlatamadığı o rüya: 

“Birinci kademe ey Kadim. Bataklıktasın ve boğuluyorsun! Tek kurtuluşun o yedi katlı merdivene uzanmak.” 

Merdivenin başında bir kız çocuğu, çiçeklere türküler söylüyor, duymuyor Kadim’in çığlıklarını. 

“Al Yemeni Mor Yemeni türküsü1 tatlı nağmeleriyle salınıyor; oysa sen alların ve morların çok uzağına karalara bağlandın, karalarla boğuluyorsun ey Kadim! Son raddedesin. Kurtulmak istiyorsan kabul et Kadim! Bu yedi basamağı sorgusuz sualsiz kabul et!” 

Altı gece boyunca her gece bu rüyayı gören Kadim, her defasında ağzında bataklıktaki o çirkef tatla uyandı uykusundan. 

Kadim yedinci gece aynı rüyanın sonunda “Ediyorum! Ediyorum!” diye bağırıyor. Boğuk ve çaresiz sesi duyuyor küçük kız. Küçük kız gökyüzüne uzanan yedi katlı merdiveni getirirken: “Kadim Dede, sadece ilk basamağa çıkabilirsin; hazır değilsen ikinci basamağa çıkamaz düşersin yine bataklığa. Sakın ha, haddini aşma!” diye salık veriyor. Kadim, korkusundan o küçük kızı dinliyor; yaşıyor ya, ona şu an bu da yeter.” 

“Yeter mi ey Kadim? Nefsi temizlemek için birinci kademede durmak yeter mi? Göreceksin. Çirkeflere bulanmış nefsin arınmadı ki! Nefsin “Ey kötülük” deyip emre kalkıyor. Bu makamdan geç, sen aslolana doğru yol al.” diyor rüyanın aslî yazarı... 

Kadim sekizinci gününde nefes alabilmek için kendine dürüst olmak zorunda olduğunu anladı, başka çaresi yoktu. Yeni haftanın ilk gününde kendine dürüst olmaya karar verip çirkefsiz tadına kavuşabilmek için tuvaliyle buluştu. Tuvalini önce siyaha boyadı. Bu, onun günahkâr ruhuydu. –Kadim, tuvali siyaha boyamadan hemen önce kâğıt bandla kestiği ince parçaları resmin tam ortasına yerleştirdi. O parçaların rengi ve şekli için başka planları vardı. Tuvali kuruması için beklemeye bıraktı, bu süreçte çile çeken bir dervişe büründü; kendine özgü yaptırdığı koltuğuna oturdu, atölyesinden hiçbir yere gitmedi, sadece zaruri ihtiyaçlar, o kadar. Çile böyle çekilirdi, derviş böyle olunurdu ya da olunmazdı.-O hiçbir zaman derviş olmak istemedi, olamadı, kabuğunu korumak adına içindeki sufi yanını hep tuvallerine sakladı.

Saatler sonra kuruyan tuvalini aldı, önceden kestirdiği cam parçacıklarını özel yapışkanlarla tuvale yerleştirmeye başladı. Gönlünü derinden etkileyen lefkara2 motifini bu tabloda kullanacaktı. İnce fırçayla bu şekli yapmak onun için bir hattatlık serüveni olacaktı. Hattatlıkta da üstüne yoktu ya! Zaten dünyaya açılabilecek bir yeteneği varken ısrarla şu küçücük adada kalışına etrafındaki kimse anlam veremiyordu. Onlara göre dünyaya açılırsa hem ünlü hem de çok zengin olabilirdi. Oysa Kadim, yüreğinin kayalı taraflarından döşediği resimlerini Kıbrıs’ın zengin ailelerine değerinin çok altında veriyor, lime lime olmuş ruhundan akıttığı tablolarını ise kendine saklıyor ve ısrarla hayalet gibi davranmaya devam ediyordu. “Ararlarsa yokum.”, “Beni tanımıyorsunuz, bu tabloyu tesadüfen derme çatma bir kitabevinin köşesinde buldunuz.” cümlelerini ezberletiyor, bazı dostları dışında da evinde kimseyi misafir etmiyordu. 

Camların kuruması için de suskun dokuz saat geçirdi Kadim. Başkası olsa ne kadar dayanabilirdi ki bu kimsesizliğe ve suskunluğa? Evet, doğruyu söylemek gerekirse bazı anlarda müzikçalarını açıp bir iki şarkı dinlediği oluyordu. Bazen de Eflâlı düşüncelere dalıyordu. Eflâ, huysuz adamın gönlünün tam ortasına yerleşmiş ince, nazenin, olduğu gibi görünen, o zeytin gözlerindeki koşulsuz sevgi, sürmelerinin gerisindeki çocuk yüreği, sırma saçlarında salınan ışığıyla kurak adayı güzelleştiren meleklerin baş tacıydı. Bir kızı olsa –ki Kadim aksi tavırlarla hep çocuklardan uzak durmuştur bu kadar sevemezdi. Eflâ hem evlâdı hem arkadaşı hem de neşe kaynağıydı. 

Kadim, dokuz saatin ardından melodilere dalıp gitmişken tebessüme tununan yüzü aniden ciddileşti, koltuğundan kalktı, gidip müziği kapattı ve tuvalinin başına geçti. İlk kademenin siyahla renklendirilmesi ve cam çalışmasının ardından sıra ikinci katmanı oluşturmaya gelmişti. Bunu yapmadan önce zemine baktı, parmaklarını uzatıp usulca dokundu: 

“Hey gidi zemin, sen yeryüzü olduğunu mu sanırsın? Sen, benim ruhyüzümsün. Sen, her katmanda varlığı ve yokluğu tadacağım, her defasında yeniden yok olacağım görünmez kabuklarımın en yalın halisin. Katmanlar, katlar, göğün yedi kat üstündeki esas varlık yolculuğunda her birimiz bir cam paresiyiz kendi kendini kesen. Pareler kesmeli ki kalıplara dökülmüş kan ırmağı aslolana ulaşsın. Hey gidi zemin, sen benim sonsuzluğa ulaşacağım temelimsin.” 

Kadim, zeminin ardından önce cam parçacıklarına göz süzdü, sonra kanı ve aşkı iliklerinde yaşatan al rengine sokuldu: 

“Ey renklerin şahı! Renklerin en asi, en aslî, en sert, en cüretkâr hali; kaç kere seni hoyratlığı taşırasın diye sürdüm tuvalime ve kaç kere içimdeki acımı sakladım da kimseler senin büyüleyici endamından bunu görmedi. Kaç kere yokluğun sırrı olan seni varlığın en gösterişli dağı gibi gösterip kandırdım herkesi; bir sen kanmadın. Bildin ve pişirdin tenimde gizlenen şu ruh denen aşk sarhoşunu. Kaç kere bir kadına bile âşık olamayacağımı düşündürttüm seni kullanarak, öyle ezici öyle kibirli fırça darbeleriyle taşırdım seni tuvallere... Ama bugün değil. Bugün senin aslolan halinle akıyorum tuvalime...” 

İkinci katman olan kırmızıyı al al tuvale düşürürken, önce bir hafta boyunca gördüğü rüya, sonra da rüyadaki küçük kızın gözlerindeki ışık düştü içine. Yaşları eşlik etti bu düşüşlere. Önce asabiliğiyle kırdığı insanlar geçmeye başladı gözünün önünden, sonra kendi öfkeli sesi doluştu kulağına. Resme devam edemedi Kadim, fırçasını bile bırakamadan ellerini kulaklarına götürüp yere çömeldi. Bir süre sonra iniltili sesi duyuldu: 

“Pişmanım, kırdığım her kalp için, döktürdüğüm her gözyaşı, yok ettiğim her tebessüm için pişmanım. Yeter, ne olur sussun bu ağlayanlar, ne olur sessizlik... Biraz sessizlik... Söz veriyorum kırmayacağım, dökmeyeceğim, yok etmeyeceğim!.. Söz veriyorum!..” 

Gözyaşları arasında sızıp kaldı. Ah Kadim, acaba düşündüğü kadar günahkâr mıydı?.. 

“Ne oldu sana üstadım?” 

“...” 

“Anlat hele, rahatlarsın belki.” 

“Sessizlik Eflâ, sessizliğe ihtiyacım var.” 

Kadim’in yüzü ilk defa böyle solgun görünüyordu. Bundan endişelenen Eflâ: “Susarım; ama gitmemi isteme, yanından ayrılmayacağım.” dedi. Genç kadın, Kadim’in en sert çıkışlarından birini beklerken: “Hazır değilim Eflâ, bir iki gün daha... Sonra gel için rahat edecekse. Şimdi bana izin ver, biraz uyumalıyım.” cevabını aldı. 

Yine bir gidiş seremonisi... Bu kez şefkatli bir giysiyi giyindi ruhlar; öfke yok, asabiyet yok, çatık kaşlar yok... Eflâ, sevgi ve şefkatli adımlarla bu hasta adamı kendi kendine bıraktı. “Yoksa yaşlanıyor mu?” diye geçirdi aklından. Sonra gelecek sefere geldiğinde ona sarılmaya karar verdi. İçinden de: “Bana bak sarılmadan gideyim deme bir yerlere. Sonra içimde kanayan bir yara bırakma. Hem bu gitmek de nereden çıktı? Ah korkak benliğim, hemencecik de öteki dünyaya gönderdim üstadımı.” deyiverdi.

Su sesi... Kulağına doluşan bu huzurlu sesin yanında yüzüne güneşin tatlı bahar sıcaklığı vurdu, uyanır gibi oldu. Ağaçlar arasındaki hamağın tatlı salınışları arasında yumuşak bir ses okşadı kulağını: 

“Masallar, masallar 

Rüyalarda buluşurlar   

Öfkeler, kızgınlıklar 

Sevgiye yoğrulurlar 

Masallar, masallar...” 

Kadim, gerçekmişçesine deneyimlediği bu rüyada derin ve huzurlu bir nefes aldı. Şarkı söylemekte olan küçük kıza baktı; küçük kız, iri ve masum gözlerle etrafında dolaşan tavşanları seyretmekteydi. Kadim, bir an saflık hissiyle doldu; oradaki şeffaflıkla, koşulsuzlukla, özgürlükle ve akışla... Günlerce ecel teri döktüğü rüyalardan sonra, çocuk sevgisiyle dolu olan başka bir rüyaya uyanmıştı. Uzanmakta olduğu hamaktan kalktı ve hamağın kenarına oturdu. Etrafına göz gezdirdi; doğanın cömert davrandığı, modernizmin daha sömüremediği birkaç evden oluşan bir yeşillik cennetinin içindeydi. Acaba diğer evlerde kimler kalmakta idi? Hepsi de bu rüyaya mı aitti? Bu rüyaların sebebi neydi? 

“Kadim Dede?” 

“...”

 “Kadim Dede?” 

Sesle kendine geldi Kadim: 

“Efendim?” “Daha iyisin, değil mi? 

“Teşekkürler küçük kız. İyiyim.”

 “Benim adım Arın.” 

“Öyle mi Arın, memnun oldum. Güzel ve anlamlı bir ismin varmış.” 

“Bilmem, adımın anlamını hiç düşünmedim. Peki, senin adının anlamı ne?” 

Sorunun ardından Arın, Kadim’e gülümseyip yanından uzaklaştı. Kadim, ismiyle başbaşa kaldı: 

“Eski ve ezeli olan ey ad, ezelden şu ana neler getirdin ve yarına, sonsuza nefesinle ne üfleyeceksin?” 

Tabii ki resimlerini. Başka nesi vardı ki? Hayatını resme adamış, sanatla yaşamış ve yine son nefesini sanatın içinde vermeye içsel ant içmiş bu adam ezelden ebede neyi bırakabilirdi? Bu rüya şimdi ona varlığını mı sorgulatacaktı? Tabii ki sanat için vardı ve sanat için yok olacaktı. Peki sanatla yaşatacağı neydi? İşte bu noktada bir önceki kaotik rüyasındaki derin ve sarsıcı sesle buluştu: 

“Kadim, ezelden ebede uyanma vakti geldi! Haydi kalk!” 

*

 Kadim, çalışma odasındaki koltuğunda buldu kendini. Bedeni yorgun olmasına rağmen ruhu dinçti. Koltuğundan kalkmadan gördüğü rüyaları düşündü, rüyasındaki sesin söylediklerini. Birinci kademede durmak yeter miydi ezelden ebede uyanan bir insan için? Ya ikinci kademede durmak, yedi kademenin ikincisinde kalmak sanatla yoğrulup sonsuzluğa dokunmuş bir insana yeter miydi? Peki, üçte ne vardı? Rüyasını düşündü, rüyasındaki renkleri, sıcaklığı ve yüzleşmeyi... “Bu benim en derin yüzleşmem; varlığımın, hatta varlığımın anlamının boyut değiştirdiği nokta. Bu noktada bana ilham olan sanatımdır. Yoksa!.. Yoksa...” 

Yoksa ilham olan sanat değil miydi? İlham olan sanatın da ötesinde bir şey miydi? Şu an bunları düşünmenin değil, yaşamanın vaktiydi. Yorgun adımlarla tuvalinin başına geçti. İçinde bir ses büyüdü... Eli hiç bu kadar coşkulu olmamıştı, bu haline kendi bile şaşırdı. Kızıl kademenin ardından üçüncü kademedeki turuncuyla kahvenin dağlık ve akşamlık şavkı vurmaya başladı resme. 

“Ey yorgun beden, ruhun uçuşundan dem al, uyanışa tanıklık et, aslolan ilhamı ve varlığın bu derin yüzleşmesini coşkuyla deneyimle. Diplerim ve miraçlarım, derinliklerim ve sığlıklarımla ben benim. Hey gidi hırslarım. Bilirim, hırs kuraklığıdır gönlün, kuraklık bitti, kahverengi toprağım Yaradanımın bereketiyle yaşama uyandı. Bu ölmeden önce ölmek ve yeniden dirilmek gibi. Oysa ben derviş değilim ve olamam ey Yaradan! Neden ben! Ah, evet! Renklerim ve katmanlarım... Bu bandı da yavaşça çıkarmalıyım, önceki renge hasar vermeden. Yoksa sil baştan yaşarım her şeyi ve buna dayanamam.” 

Kadim hem kendi kendiyle konuşuyor hem de   durmaksızın çalışmaya devam ediyordu: 

“Bandlar, acılarımız... Temizliyorum, nefsimin hırs adındaki afetinden bu bandla sıyrılıyorum ve acılarımdan arınıyorum. Bu, senin için yenilgi benim için bir kazançtır ey hırs, ve uyanıyorum o uçsuz ilhama. Ben kendime ilhamım, ilhamım ise benden ötedeki o ruhun coşkusundan gelmekte.” 

Bu kez Kadim kuruma sürecindeki resmi dört duvar arasında saatlerce bekletmedi, gün ışığının kurutma gücünü kullandı, üstelik kimsecikler uzanmadı duvardan, kimsecikler bakmadı, incelemedi. Hıh, inceleseler de artık çok umursamıyordu; artık umursadığı çok daha önemli şeyler vardı. Çok kısa bir sürede üçüncü katman da kurudu, sıra bir sonraki katmana geldi. Bu renklerin akabinde tuvale gelecek olan renklerin verdiği coşku, heyecan ve hafiflik ne kadar güzel, ne kadar berraktı. Ve işte sırada beyaz fırça darbeleri... Bunca karanlığa, bunca kana inat uyanan beyaz darbelerin resimdeki dördüncü katmanı süsleme anı; sonsuz kaynakta dolaşmanın tarifsiz heyecanını resme aksettirme zamanı... 

Kadim beyazla içli dışlı geçen renk serüveninin ardından hemen ellerini yıkamaya gitmedi. Resminin karşısında oturdu, ona uzun uzun baktı. Siyahın, alın, turuncunun, kahvenin ve beyazın meydana getirdiği Kadim’i izledi. Önce içindeki siyahlıklara takıldı, sonra da özenle yerleştirdiği bandları inceledi. Resmi, içi ve varlığıyla, her fırça darbesi ve her farklı renkle dile gelmekteydi. Siyah bir afet gibi olan resmine dokunan beyaz ise, siyahı devre dışı bırakmıştı ve her fırça darbesinde siyaha: “Senin işin burada bitti, senin varlığın artık içimdeki ışığı kapatmayacak. Seni kabul ediyor ve kendime kucak açıyorum.” sözlerini fısıldıyordu. Birden Kadim’in aklına: “Senin karşılığın ne? Sen kendini ne sanıyorsun?” sorusu düştü. İşte her defasında “Yalnızlık” yanıtının verildiği o acımasız soru. Oysa şimdi, öyle acıtmıyor, kanatmıyordu bu soru. Bu beyazlığın okyanusundan bir damla alabilmek, belki bir damla olabilmek bu okyanusta ne güzel. Varlığını her şeyiyle kabule geçmek, kendini her Allah’ın günü mahkûm etmekten vazgeçmek ve kendini kendi hapishanesinden azat etmek nasıl eşsiz bir deneyim! Bunu ne kelimeler ne renkler anlatabilirdi. Yine de Kadim parmaklarında dans eden fırçayla altmış altı yıllık bu serüveni ve ulaştığı bu özgürlük anını resmetmeye niyetliydi. 

Aklaşan fırça resme dokundukça Kadim’in içi rahatlamış, sıkışan kalbi ferahlamıştı. Çok eskilerden bildiği; ama zamanın öfke yoğurmalarıyla unuttuğu o salim duyguya kucak açmıştı: Şükür. Varlığını dört duvar gibi sıkıştırmış olan şu deniz, Hz. Musa’nın topuzunu yere vuruşu gibi ortadan ikiye açılmış, Kadim denizin arasından dünyaya atabildiği şeffaf adımlarla şüphelerde boğulmaktan kurtulmanın tadını yaşamıştı. 

*

 Eflâ, usulca kapıyı tıkladı. Kapının aralanması bir el gibi içeriye davet etti genç kadını. “Gel kızım.” Bu ses Kadim’in sesiydi, Eflâ’yı yumuşak bir sesle çağırmaktaydı. Eflâ, çok ender duyduğu bu uysal sesi çok özlemişti. Peki neydi Eflâ’yı Kadim’in yanında tutan; işte buna verilecek cevabı hazırdı Eflâ’nın: “Tabi ki Kadim Baba’nın özü. Özü öyle güzel, öyle temiz, öyle özel ki; çok az insanda var onda bulunanlar.” “Peki ya bu aksilikleri?” diyecek olsa biri Eflâ toz konduramazdı ona: “Onlar da yemeğin baharatları işte, onlar bile tatlı durur Kadim Baba’da.” cevabını yapıştırıverirdi; ama bazen yorulmuyor değildi. Kadim’in her olay ve durumda bulduğu şikâyet unsurları -ki genelde haklı olurdu ve tartışma kabul etmezdiEflâ’nın nefesini daraltırdı. Diyecek bir şey de bulamazdı; çünkü bilirdi ki bu aksi adamın düşünceleri öyle kolayca değişmezdi. 

“Nasıl oldun Kadim Baba?” 

“Her katmanda daha iyi oluyorum.”

“Her katman üstüne çökmüyor mü sıra sıra tuğlalar gibi?” 

“Tam aksine, ruhumdaki tuğlaları kaldırıyor.” 

“Gösterecek misin bana ruhunun tuğlalarını kaldıran o şaheseri?” 

“Yok, öyle düşündüğün gibi bir şaheser değil bu. Asabi, öfkeli, sonra hassas, yorulmuş ve kendine dönmüş şu kaotik ada gibi bir tablo.”   

“Kaotizm duyguların neresinde mevcut?” 

“İzin verirsen her yerinde, izin vermezsen dışında, bırakırsan bir bölümünde.” 

“Peki sende?” 

“Bende kaotizm... Bu sorunun cevabı her an değişmekte... Yolculuk bitmeden cevaplayamam.” 

Gittikçe dalgınlaşan Kadim’in bir şey demesine gerek kalmadan Eflâ: “Üstadım çalışmanı bölmeyim, yine uğrarım.” diyerek ayrıldı evden. Kadim, bu anlayışlı yüreği sevgiyle uğurladı ve hayatının düğümlerini çözmekte olduğu resminin başına geçti. Eline fırçasını aldı ve renklere yolculuğu başladı. Tuvaldeki her dokunuş Yaradan’ın cansız tene ruh katması gibi özenli ve yumuşak idi. Resmin büyük bir bölümü tamamlanmıştı. Resmi canlansa, sahibinden bu renkler için razı olur muydu? Kadim canlanmıştı, candı, nefesti, her an ölümü tadabilecek teni şu an vardı ve sahibinden sahip olduğu bu renkler için razı mıydı? İşte bu katmanın sorusu buydu. 

“Ey Kadim, Yaradanından razı mısın?” 

“Razıyım.” 

“Razı gelmenin manasını bilir misin?” 

“O’ndan gelen her şeye razı olmaktır.” 

“Kendinden de mi razısın?” 

“Kendimden de.” 

On beşinde gençliğinin ilk adımlarını savaşa atmış bir erkek çocuğu. Karanlığın içinde anasının kapanan gözleri, babasının kayıp haberi... Yanında sekiz yaşındaki kız kardeşi ile hayata tutunma çabaları... Yıllar sonra kız kardeşinin ailenin diğer fertleri tarafından erkenden evlendirilmesi, Kadim’in buna ses edemeyişi. İçindeki öfkelerin, tutkuların, başını alıp gitmelerin sonunda hayatına açılan kapı: Harid Öğretmen ve öğretmeninin desteğiyle kendini yurt dışında burslu resim bölümü öğrencisi olarak bulması. Hayatını sil baştan yazan bir erkek. Ben istediğimi siler, istediğimi de yazarım özgüveni. Öyle de yaptı Kadim, hayatını yeni baştan yazdı.     

“Ey Kadim kendinden razı mısın?” “Razıyım.” 

Kadim, kızkardeşini bir daha görmedi. Evlendikten sonra birkaç çocuk, ani olarak İngiltere’ye gitme kararı, gidiş ve bir daha geri dönmeme kararı. Kadim, kızkardeşini hep içinde tuttu; ona ağabeylik yapamadı, olmadı. 

“Ey Kadim kendinden razı mısın?” 

Ağlayan gözler... 

“Razıyım.”

 Kadim, yıllar yıllar sonra Eflâ’yı bulduğunda onu kızı gibi, kızkardeşi gibi koruyup kolladı; ama ya o keşkeler, ya o pişmanlıklar, ya o kadere sert çıkışlar?... 

“Ey Kadim kendinden ve Yaradanından razı mısın?” 

Boynu kıldan ince, perdeler aralanıyor; aslolan, tekamül için olanlar ortaya çıkıyor. 

“Razıyım.” 

Kadim kabule geçiyor... Resminin altıncı kademesine mor renk karışıyor. Samimi, güvenilir, varlığı hissedilir bir sıcaklık... Kadim’in ruhu kıldan ince, akışa geçiyor ve artık kendi bile ruhunun önünde duramıyor. 

“İşte bu son kademe. Sırrın görünen simgesi bu olacak; tabi anlayabilene. Sen de bembeyaz olacaksın lefkara, sen de arınacaksın. Toyluğundaki siyahlanmalar engel olamayacak arınmaya, toyluğundaki hırslar, öfkeler, açlıklar engel olamayacak. Hepsinden geçilip gidiliyormuş o mertebeye.” 

Kadim, tuvali boyamaya başladığı ilk anda kestiği ve kademeli boyamalar boyunca bıraktığı kâğıt bandı en sonunda kaldırdı. Bu, onun en başından beri planladığı lefkara motifiydi. Elleri hattatlaştı, fırçaları inceldi, gözleri keskinleşti, ruhu aşk adası Kıbrıs’tan miraca doğru yol aldı: 

“Ey benim lefkaralım, Akdenizlim, derin denizlerimdeki sığlığım, sığlığımdaki benliğim, benliğimdeki hiçliğim ve hiçliğimden taşan varlığım! Ey benim ruh yanım, ey benim dünya halim ey!..”   

Kadim işte tam bu anda Yaradan’ın “Ol” emrini tecelli ettirmekteydi. Çünkü “Ol” emrinden önce varlık yoktu, ten yoktu, nefes yoktu. Ve “önce söz vardı.” Kadim renklerini söze döktü, varlığını sözle kutsadı, yokluğunu sözden yonttu: 

“Ey Kıbrıs adası! Ey Kıbrıs’ın içinde yaşayan ve sanatımı görmezden gelen, kelimelerimi zehirden sayan, bakışlarımı kayadan yontan insanlar! Önce söz vardı ve siz benim fırçalarımla haykırdığım önceyi, renklerimle var ettiğim sözleri görmediniz, duymadınız ve bilmediniz! Ey benim al yemenim(3), ey benim dolamam(4), ey benim her biri kalbimde ilmek ilmek işlenmiş Beşparmak Dağım(5), şimdi: “Ben söz değil miydim!” diye sitem edecek olursanız, bana da susmak düşer. Bu yüzden değil miydi asi ve huysuz kabuklarım, bu yüzden değil miydi aksi sözlerim, bu yüzden değil miydi gümbürtülü az ve öz kelimelerim? Her katman bir kabuk, her kabuk bir korunak, her korunak biraz daha özü korumak adına değil miydi? Oysa şimdi bana neler söylüyorsun ey lefkaralı gelinim, ey kalbimin Afroditli toprağı! Ben mi körelttim kendimi, kolaya mı kaçtım, kendimi korumak bahanesiyle kendimi mi kabalaştırdım? Tamam öyleyse, işte asıl benliğimi senin sokaklarına vuruyorum. Gelen geçen herkes görsün benim çaresizliğimi, örttüklerimi, duygularımı, sevdalarımı, hülyalarımı; görsün yedi kat sarıp sarmaladığım en çıplak, en yalın, en saydam yaralarımı.” 

Kadim bugüne dek herkeslerden sakladığı o canından kıymetli tuvalleri, o sırlı emanetleri tek tek gün ışığına çıkardı, -ki güneş ışığına bile çıkarıp göstermeye eli varmayan bu tuvalleri kaç saatler beklemişti kurusunlar diyeevinin bahçesine koydu. Sonra Eflâ’yı aradı: 

“Kızım, evet hep seni öyle sevdim kızım Eflâ, hadi o çok meraklı gazetecileri, zenginleri, fakirleri, yazarları, şairleri, kimi diliyorsan ara, bütün tablolarımı satışa çıkardım. İsteyen gelip dilediği fiyata bunları alabilir.” 

“‘Lefkaralı Ruhum’u da mı!” diyerek hafif bir çığlık kopardı Eflâ. 

  “Evet, ‘Lefkaralı Ruhum’u da.” 

Eflâ, bu telefon konuşmasının ardından travma mı geçirdiğini, şaşkınlık mı yaşadığını, sevindiğini mi yoksa üzüldüğünü mü kestiremedi: 

“Ey Kadim Babam, ne yapmaya çalışıyorsun? Bu bir intihar mı, yeniden doğuş mu?” 

“Önce söz vardı kızım, şimdi susmak sırasıdır. Gayrı sen karar ver bu ölüm müdür, doğum mudur?” 

Çok değil, birkaç saat sonra gazeteciler, kameramanlar, meraklı ressamlar, ilham kaynağı olacağı düşüncesindeki yazarlar ve şairler Kadim’in evine doluşmuşlardı bile. Kadim’in evi onlar için yüzyıllar sonra keşfedilmiş bir mabetti sanki. Her resim farklı bir boyut, her fırça darbesi bir dünya idi şu kâinatta. Gözleri değerli eserleri ucuza almanın ışığıyla yananlar, yoklukla varlığın çizgisini fark edip gözyaşlarını tutamayanlar, şekillere anlam çıkarmaya çalışanlar, sadece meraktan buraya gelip boş gözlerle anlamadığı sanatın eleştirmenliğine soyunanlar ve daha kimler kimler vardı... Bu kalabalık, farklı meslekleri icra eden şahsiyetlerden ve farklı kişiliklere sahip insanlardan oluşsa da tümünün ortak bir paydada buluştuğu kesindi: Kadim’in resimleri, dünyanın önde gelen ressamların eserleriyle yarışabilecek kalitedeydi. 

Evin önünden geçen bir kız çocuğu, kalabalığı merak edip Kadim’in evine girdi. Durumu anlayınca resimlere alıcı gözle bakmaya başladı. Her biri büyülü birer hikâyeyi anlatan bu tablolar arasında gözüne ‘Lefkaralı Ruhum’ ilişti. Kalp atışları hızlandı, elleri terledi, yüzündeki daimi gülümseme daha da büyüdü. Resmi alıp alamayacağını bilmiyordu; ama şansını denemek istiyordu. Odadaki insanları tek tek inceledi, sürekli etrafı kalabalık olan ve bir şeyler anlatan bir kadın dikkatini çekti. Resimlerden sorumlu olduğu anlaşılan bu kadına ulaşmalıydı. 

Eflâ, bir yandan insanlarla ilgileniyor, bir yandan da Kadim’in bu çılgın tavrının gerisindeki düşünceyi merak ediyordu. Bunca yıldır tanıdığı Kadim Baba hayatı boyunca sakladığı   tabloları neden gün yüzüne çıkarmış, hatta bununla kalmayıp hepsini satışa sunmuştu? 

Eflâ kalabalıkla ve bu düşüncelerle boğuşurken küçük kız, kalabalığın arasından usulca sıyrılıp Eflâ’nın yanına geldi. Ona ‘Lefkaralı Ruhum’ isimli resmi almak istediğini söyleyip tablonun fiyatını sordu. Eflâ, Kadim’in kesin bir tavırla dile getirdiği “Resmin değerini resmi almak isteyen kişi belirleyecek” telkinini kulak ardı edemeyerek çocuğa: “Fiyatı sen belirle.” dedi. 

Eflâ, konuşmanın sonunda ‘Lefkaralı Ruhum’u bir yemiş parasına küçük kıza vermişti. “Ah Kadim Baba, niye bu resmi benim almama izin vermedin? Niye diğer resimleri benim almama izin vermedin?” içerlemesi ve “Tabloların gerçek değerinde satılması” düşüncesi genç kadının aklından geçer geçmez Kadim’in sesi yankılandı kulaklarında:

 “Önemli olan çok para değil evlâdım, önemli olan sahibine ulaşan resimlerle az ve öz olsa da anlamıyla, maneviyatıyla ulaştırılan para. İşte bu, tabloların gerçek karşılığıdır. Tek başına para ne anlam ifade eder ki? Güzel Eflâm karşılıklar, emek ve hediyesi, doğum ve ölüm, acılar ve derinlik, fedalar ve aşk; tıpkı elektrik ve lamba, gazete ve kâğıt, dağlar ve çiçekler gibi iç içe geçmiş kadim öğretiler gibidir, tabi anlayabilene.” 

Eflâ farkında değildi; küçük kız, harçlığın ne demek olduğunu bilmeyen o yetim çocuklardandı. İlk defa bugün harçlığı olmuş ve bu parayı yemişlere değil, çok özel bir şeye; o renkli, camlı, lefkaralı, gökkuşağıyla sarılı tuvale hediye etmişti. O günü en mutlu bitiren herhalde bu küçük kızdı. Küçük kızın adı Arın’dı. 

Kadim mi? Tüm yaseminler Kadim’in adımlarına kulak verdiler, kokusuna büründüler, Kıbrıs’ın mistik taşlarında, burçlarında, sedasında ve sevdasında dolandılar. Kadim bu seslerden kilometrelerce uzaktaki diyarlardan birine, altmış altıncı yaş günü olan bugünde tam yedi yüz kırk bir yıl önce gerçek sevgiliye ulaşan bir ereni ziyarete gitmek için yola koyuldu bile.

 ***

  1. Kıbrıs türkülerinden biri.     
  2. Kıbrıs’a özgü el işi.
  3. Kıbrıs’a ait kırmızı işlemeli bir yemeni türü ve Kıbrıs türkülerinden birinin adı. 
  4. Kıbrıs türkülerinden birinin adı. 
  5. Kıbrıs’taki bir dağ.   

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 100. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 100. Sayı