Kasabanın Öbür Ucunda


 15 Mart 2026

Çaldığım kapı açılmayınca şaşkın kalakaldım kapının önünde. Hava buz gibiydi ama benim ellerim terlemeye başladı. İkinci kata bahçedeki merdivenden çıkmıştım. İnerken evin pencerelerinde bir hareketlilik aradım, yoktu. Sıkı sıkı örtülmüştü perdeler. Bacalardan tüten dumanın kokusu genzimi yaktığında alt katta oturan ev sahibi kadının bahçede odun kırdığını hatırladım. Nerde olduklarını o bilirdi.

Kolay gelsin deyip Zehraları sordum. “Dün Ankara’ya gittiler.” dedi. Ne yapacağımı bilemeden kendimi bahçeden dışarı attım. Cebimdeki paranın Ankara’ya gitmek için yetmeyeceğini hatırlayınca geri ev sahibi kadının yanına döndüm. Anlattım durumu. “Bende de yok.” deyip kafasını çevirdi, odun kırmaya devam etti.  Hiç böyle bir tepki beklemiyordum. Benim annem olsa zorda kalanı geri çevirmezdi, yoktan var ederdi. Baltayı oduna değil de bana indirmiş gibi içimde keskin bir boşluk hissettim. Gözlerim doldu, kendimi zor tuttum.  Çaresiz, tekrar bahçeden çıktım.

Başkent’in ilçesine bağlı bir kasaba değil basbayağı İç Anadolu’nun bir köyüydü burası. Çocukluk arkadaşım Zehra, ailesi vermeyince sevdiği bir öğretmenle kaçarak evlenmişti.  Bizim oralarda dedikoduların ardı arkası kesilmeyince kocası Ankara’nın bu uzak kasabasına tayin istedi.  Ben de üniversite okumak için Ankara’ya geldiğimde ilk iş bu kasabaya gelip onları ziyaret etmiştim. Zehra’nın bu küçücük kasabada günlerini nasıl geçirdiğini düşünüp duruyordum. Üstelik şimdi hamileydi. Evlerinde telefon olmadığı için jetonlu telefonla yurdu aramış hamile olduğunun müjdesini vermişti. Nasıl sevinmiş, heyecanlanmıştım. ‎En kısa zamanda yine gelirim, canının istediği bir şey var mı, diye sordum. Canı kestane istiyormuş, kasabada yokmuş. Bebeğe su yeşili yünden bir şeyler örmek istiyormuş. O kadar çok görmek istiyordum ki vizelerim biter bitmez heyecanla gitmeye karar vermiştim. Babam henüz bu ayki harçlığımı göndermemişti. Gidiş dönüş parasını ayırıp elimde kalanla kestane ve istediği renkte yün almıştım.  Pazartesi de gelirdi harçlığım. Gelmezse arkadaşlarımdan borç alırdım nasıl olsa. Oysa evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Kasabanın minibüsüne zam gelmişti. İki saat bekleyip dolunca hareket ettiğimiz için mecburen ödemiştim ama param dönüşe yetmeyecekti.  Önce korkmuş sonra arkadaşımdan dönüş parasını alırım deyip kendimi rahatlatmıştım. Şimdi şimdi bana yabancı bu kasabada elimde yünler ve kestanelerle ortada kalakalmıştım.

Minibüsten indiğim meydana yürüdüm.  Kahvenin içi kalabalıktı ama ‎ soğuk havaya rağmen kahvenin önündeki masalarda bir kaç kişi oturuyordu.  Etrafta başka kimse görünmüyordu. En kenar masada oturanlara yaklaşıp Ankara'ya kalkacak minibüsün saatini sordum. Ankara’ya gidecek direk arabaya binebilirsem saatimi rehin verirdim. “Minibüsler ilçeye de Ankara’ya da sabah erken kalkar,  bu saatten sonra gidecek minibüs yok!” dediler. Hemen arkamı dönüp uzaklaştım oradan. 

Ne yaptığımı, nereye gittiğimi bilmeden yol ortasına bohça gibi bırakılmış hayvan pisliklerine basmamaya çalışarak hızlı hızlı yürüdüm. ‎Köyden çıktığımı boş tarlaları fark edince anladım, geri döndüm. Kadın başıma kalmıştım, bu hiç bilmediğim yerde.  Etrafta derin bir sessizlik vardı. Sadece bahçelerden tavukların gıdaklamaları duyuluyordu. Karşımda bir kaz sürüsü göründü. Oldum olası korkardım kazlardan, tıss deyip insanın üzerine doğru gelirlerdi. Ördekler öyle miydi? Renkleri güzeldi. Kendileri ürkekti, sakindi. Türküsü de vardı: “Aman ördek…” Oyunu da vardı kaşıkla oynanan ne güzeldi. Kazlar karttı, sertti, sinirliydi. Sürü bana doğru yönelince geri çekildim, arkamdaki sokağa girdim. Köşedeki evin bahçe duvarı alçaktı. Kazları oradan görüyordum. Diğer taraftan geçip gittiler. Bahçe duvarları ne kadar alçak diye düşündüm. Üstünde çit yok, tel yok; hoplasam duvarın üzerinden bahçeye atlayıverecektim. Hırsızdan, uğursuzdan korkmuyorlar mı? Tekrar ana yola çıktım ama kahve tarafına gitmeyecektim. Nereye gidecektim? Kimden yardım isteyecektim? Türkü içimde devam etti. “Aman ördek yeşil yeşil ördek...”‎ 

Köyde, kasabada yaşayanların öğleden sonra şehre gitmesi gerekmez miydi? Hiç tanıdığım yok ne yapacağım diye düşünürken önceki geldiğimde ilkokul öğretmeni Ali Rıza Öğretmenlere gittiğimizi hatırlayıverdim. Hatırladığım için çok sevindim. Onlar da beni hatırlar mıydı? Ev sahibinin karısı gibi arkalarını dönerlerse ne yapacaktım? Okulun karşısındaki sokağın sonunda kasabanın öbür ucundaydı evleri.  Koşar gibi okulun önüne doğru yürüyüp karşısındaki sokağa girdim. Sokağın sonunda elimle koymuş gibi buldum. Etrafına iki sıra çit çekilmiş bahçenin boyasız tahta kapısını itip girdim. Evin tek kanat mavi demir kapısına vururken kafamda söyleyeceklerimi tekrar ettim. Çocuklardan biri açtı. “Anneee!” diye bağırdı içeriye. Ali Rıza Öğretmen’in karısı geldi. Daha önceki görüşmemizi söyleyip kendimi hatırlatacaktım, hemen tanıdı beni. “Zehralar Ankara’ya gitmişler.” dedim. Boynum bükük, sesim cılızdı. Güler yüzle, beklediği bir misafirmişim gibi içeriye buyur etti. İnsan yakından tanımadığı birinin evine girerken nasıl da çekiniyormuş. “Rahatsızlık vermeyeyim, geri Ankara’ya gideceğim.” dedim. “Hele buyur gir içeri de sonra gidersin.” dedi. 

Gösterdiği odaya girip sobanın yanındaki somyanın kenarına iliştim. Sobadan gelen sıcaklığı hissedince ellerimin, ayaklarımın ne kadar üşüdüğünü fark ettim. Kahvenin önünde oturanların minibüs yok dediklerini ama olur da bir minibüs kalkarsa burada oturarak kaçırabileceğimi söyledim. “Hadi koş kahveye, babana haber ver.” deyip oğlunu gönderdi. Beş dakika geçmeden Ali Rıza Öğretmen çocukla beraber geldi. Durumu öğrenince “Bu gece burada kalırsın, yarın sabah yedide direk Ankara’ya kalkan minibüsle gidersin.” dedi. Bilmediğim bir kasabada yeterince tanımadığım bu insanların evinde gece kalmak fikri beni çok endişelendirdi ama başka bir çare yok gibiydi. “Belki Ankara’ya olmasa da ilçeye giden bir araç olur… Oradan Ankara’ya bulunur herhâlde…” diye ağzımda geveledim bir şeyler. “Bu saatten sonra minibüs olmaz, olursa ben haber veririm.” deyip tekrar kahveye gitti. Ben sobanın sıcağından karıncalanmaya başlayan ellerimi nereye koyacağımı bilemeden sıkılganlıkla oturup kaldım. Türkünün nakaratı içimde susmadı. “Aman ördek yeşil yeşil ördek‎/Kanadını düşür düşür ördek...”‎ 

Öğretmenin adını biliyordum ama karısın adını bir türlü hatırlayamadım. Hatırlamamayı ayıp saydım, soramadım da. Kadın ortadan kayboldu. Ben yaşları üçle on arasında değişen dört çocukla konuşmaya daldım. Biraz sonra çaydanlıkla demliği getirip sobanın üzerine bıraktı. Yere bir sofra bezi serdi. Üzerine bir kasnak koydu. “Ben tokum benim için bir şey hazırlamayın.” dedim. “Yok, yok biz de tam yiyecektik zaten.” dedi. Kadına tokum dedim ama sabah yediden beri yollardaydım, karnım gurulduyordu. Kasabanın minibüsünü -iki saat beklediğim yetmiyormuş gibi- yolda saplandığı çamurdan da epeyce uğraşıp zorla çıkarmışlardı. Saatin de açlığımın da farkında değildim.  Kocaman bir siniyi getirip kasnağın üzerine yerleştirdi. Sininin içinde çay bardağı, çatal, zeytin, peynir, çökelek, bal, üç dört çeşit reçel, bir sahan yumurta vardı. Ekmeği dilimleyip sobanın üzerine koydu. Çayı doldurdu “Hadi buyurun.” dedi ama bir kere ben tokum demiştim öyle aç gibi oturamazdım. Teşekkür ettim. “Ben yemeyeceğim, tokum.” dedim. Çekiniyordum. Ben yok dedikçe ısrar edip zorla oturttu beni sininin başına. ‎Hemen gidip mutfaktan iki üç bardak çatal daha getirdi. Çocuklarına “Hadi siz de gelin!” dedi. En küçük sininin yanına geldi hemen. Diğerleri “Yemeyeceğiz.” dediler, zorla onları da oturttu. Kendisi de oturup yemeye başladı. Sobanın üzerinde kızaran ekmek mis gibi kokuyordu. Çok acıkmıştım, yavaş yavaş bir iki lokma yedim. Kadın hem bana hadi yiyin diye ısrar ediyordu hem çocuklarına. Çocuklardan biri “Anne daha yeni yedik ya!” deyiverdi. Kadın kaşlarını çatıp sus işareti yaptı. Kaç saat oldu yiyeli, acıktık diye çıkıştı. Aklıma pişmiş kestaneler geldi. Kestaneleri çantamdan çıkarıp çocuklara uzattım. Yünleri de Zehra’ya verirsiniz, deyip kenara bıraktım. 

Karnımız doyunca kadın siniyi aldı mutfağa gitti. Biz de çocuklarla televizyonda Kara Şimşek’i seyrettik. Çok severdim bu diziyi ama aklım bir taraftan nasıl para isteyeceğime takılıp kalmıştı. Ev sahibinin karısının tavrından sonra para istemek çok zor geliyordu. Zihnimde cümleleri kurup kurup farklı planlar yapıyor, para istiyordum ama hepsinin sonunda “Bizde de yok!” diyorlardı. Akşam yemeği, haberler, hava durumu, Kuruntu Ailesi… Nasıl zor bir gün ve akşamdı. Sabah yedide Ankara’ya direk giden bir midibüs kalkacakmış. “Altıda kalkar kahvaltı yaparız, yatalım.” dediler. Televizyonu kapatıp çıktılar. Kadın elinde yorgan yastıkla geri geldi. Somyaya bembeyaz bir çarşaf serdi, kanaviçe işli yastığı koydu, üzerine kenarları dantelli kırmızı saten bir yorganı açıp örttü. Sobanın içine bir iki odun daha attı, çıktı. Işığı kapattım ama sokak lambasının ışığı perdeden içeriye sızıyordu. Sobanın deliklerinden süzülen turuncu ışık tavanda şekilden şekle giriyordu. “Aman ördek yeşil yeşil ördek/ Gece oldu uyur musun ördek”

Yatana kadar para konusunu açamamış, ertesi sabaha bırakmıştım. Gözlerime uyku girmiyordu. Gün boyu düşündüğüm para isteme cümlelerini tek tek prova ediyordum. İyi insanlardı, bana evlerini açmış, misafir etmişlerdi. İsteğime olumsuz cevap vermezlerdi. Ya gerçekten paraları yoksa… En iyisi istememekti. Ankara’ya kadar gidecekti midibüs, şoförle konuşup gidip arkadaşlardan para alıp getirebilirdim, fakat bana güvenmeme ihtimali var. Binmeden önce konuşamam Ali Rıza Öğretmen yolcu etmeye gelebilir, araç kalkmadan da oradan ayrılmayabilirdi. Hareket ettikten sonra şoförün yanına gidip sessizce söylerdim. Şoför bana güvenmezse saatimi size bırakayım, parayı getirince saati alırım, derim. Evet, en makul olan bu. Ya şoför yüksek sesle cevap verirse… Midibüstekilere rezil olmak da istemem. ‎

Ne zaman uyuyabildim bilmiyorum uykumda da bütün yolları denemeye devam ettim. Uykum bana gündüzden planlamadığım seçenekler de sundu. Biri kâbus gibiydi. Ali Rıza Öğretmen’in karısı, çocukları bana bırakıp akşam bir düğüne gitmişti. Düğünde ev sahibinin karısıyla karşılaşmış, Zehra’nın arkadaşı bizde kalıyor demişti. Ev sahibinin karısı aramızda geçen para muhabbetini anlatmış böylece durumdan haberi olan Ali Rıza Öğretmen’in karısı gelip bana bağırmış ne arsızsın önüne gelenden para istiyorsun, demişti.  “Aman ördek yeşil yeşil ördek/ Sabah oldu uyan uyan ördek”

Sabah altıda uyandım. Yatağı topladım. Para istemekle istememek arasında gidip gelen duygularım yine beni bırakmadı. Tuvalette son kararımı verdim. İstemeyecektim. İndiğim zaman yazıhaneden arkadaşlarımdan birine telefon açacak, arkadaşım parayı getirene kadar kendim garajda bekleyecektim. Odaya döndüğümde kadın kahvaltı sinisini içeriye getirivermiş. Benimle oturdu kendi de yedi. Çocuklar ve kocası uyuyorlardı. Hazırlandım. Tam kapıdan çıkarken sarıldım, her şey için teşekkür ettim. “Paran var mı?” dedi. Gözlerim doldu, sesim çatallaştı “Zam gelmiş yol paralarına, yetmeyecek.”  dedim.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 231. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 231. Sayı