KAVGANIN BAŞLAMASI


 01 Temmuz 2022



                                                           

Dua 

Sabahın erken saatinde güneş dağlara ışıklarını dağıtıyordu. Canlılar kıpırdayarak su kenarına toplanıyordu. Adam hayvanlarını gütmeye götürüyor, anne çocuğuna meme veriyor, yeni bir gün başlıyordu.

Biri gri biri mavi renkli çadırlar sıralanmış gibi duruyor; anneler, çocuklar, yaşlılar, gençler hepsi güneşin doğduğu yöne bakıyordu. Birazdan güneş gökyüzünde doğunca herkes elini kaldırarak, kimi ağlayarak, kimileri de üzgün şekilde içtenlikle dua ediyordu:

-Tanrı’nın yüzü güneş! Merhametinle ışık dağıtarak hayat veren, soğuğun dondurduğu her şeye kadir güneş! Bize rızık ver, iman ver; güçlülere, kuvvetsizlere, yaşlılara gençlere de iman ver!

Millet iki elini uzatarak, güneşin ışığına sığınarak baş eğdiler. Kimse başını kaldırmıyor, yaşlı adamın konuşması oradaki herkesin derdini, isteğini anlatıyordu.

-Aydınlık güneş! Senden başka çaremiz yok, senden başka sığınağımız yok. Rızık ver, iman ver!

Dua bitince evdekiler eve, dışarıdakiler işine, yolcular yoluna devam etti.

Ormanda ağaçlar arasındaki ceylan gürültüden ürkerek ardına baktı. Sinsice yaklaşan kurt ceylanlara saldırıyor, gürültü ormanda yankılanıyordu.

 

Kağan

Kocaman otağın yukarısına mavi bayrak asılmış, güneş resmi yapılmış, rüzgârda dalgalanıyordu.

Kara Kağan, kartal simgesi olan tacı giymiş, üzerinde ipekten yapılan post, ayaklarında şahane ayakkabılar, belinde siyah yılan simgesi olan kuşak vardı. Sarı sakalı, sert yüzlü Kağan kafasıyla beraber kurutulmuş aslan derisinin üzerinde oturuyordu. Sağında kırmızı postlu veziri, sol tarafında mavi postlu bilgini oturuyordu.

-Ee ne haber dünyada?

-Halk arasında: “Kağan dedikodulara inanarak en iyi bilginlerini gizlice öldürtüyor diyorlar.”

-İyi o zaman, bundan daha iyi haber olur mu? Düşmanının değil dostunun senden aşağıda olması iyidir.

Darkan bilgin: 

-Komşu memleketin Kağan’ı askerlerinin kuvvetini arttırmış, savaşacak düşman bulamıyormuş. Komşu memleketlerle mücedele başlıyormuş.

Kara Kağan biraz suskun şekilde düşünmeye başladı. Kimse de ona karışmadı:

-Kötü haber o zaman! Dost ayakta durunca, kuvvetlenince sana karşı bir şeyler yapar. Devlet, yer tartışır. Değil mi?

Yanındaki herkes Kağan’ı destekledi:

-Doğru söz! Doğru diyorsunuz!

 Kapı açıldı:

-Sayın Kağan, elçiniz geldi. Kara Kağan kapı tarafına bakarak, düşenceli bir şekilde elçiyi içeri almalarını işaret etti. Ortalık sessizdi. Kağan yerinde sessizce oturuyordu. Elçi kapıdan başını yere eğerek dizleriyle yürüyerek girdi. Kağan’ın ayakkabısını alnına dokundurdu. Kafasını kaldırmadan o şekilde selamdı:

-Sayın Kağanım! Nasılsınız?

-Memleketin, milletin iyi mi, ben de iyiyim. Hoş geldin dünyayı dolaşan elçim!

Elçi Kağan’ın eteğine alnını dokundurdu. Kağan yeni haberleri öğrenmek için sabırsızlanıyordu.

-Buyur elçim, can kulağımla dinliyorum.

-Meşhur Ruma evin üzerine ev yapıyormuş, aşağıdan bakınca en üst katı gözükmezmiş. Bin senedir yapılan evlerin boyası hâlâ silinmemiş. Yepyeni gibi duruyor.

-Sahi mi? Çok müthiş! O evleri yapanlar da yaşıyor muymuş?

-Yoo… O mimarlar çok önceden vefat etmiş, hatta kimlerin yaptığı da unutulmuş.

Kara Kağan bir süre düşündükten sonra konuşmasına devam etti:

-Tanrı ebedi yaşayacak kimseyi yaratmadı, yıkılmayacak evi yaratır mı?

İnsan kendini düşünmüyor galiba… Bu dünyaya bir kez gelen insanın sadece beş günlük ömür sürecek kadar az vakti var. Ne gerek var? Göğe ulaşan evlere, boşuna çabalamaya…

Elçi:

-Ruma halkı ata nal takmazmış, eğersiz ata binermiş, kılıcı kısaymış.

-Ata nal takmazsa yolu kısadır, eğer kullanmazsa atı kuvvetsizdir, kılıcı kısa ise kolu kısadır.

-Görmediklerini akıllı insan, zihniyle fark eder. Doğru diyorsunuz!

Kara Kağan:

-Bilginlerim dinleyin, buradaki bilginlerin hepsi dinlesin. Herkes Kağan’a bakarak:

-Can kulağımızla dinliyoruz. Güneş yüzlü, Tanrı’nın oğlu gibi derecesi yüksek Kağan! diye seslendi.

-Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan derler. Dikkatli olmamız bizim yararımıza. Komşu memleketin Kağan’ı mücadeleye başlamış. Dikkatli olmamız lazım, onlardan bize zarar gelmesin.

-Suyu yüce Kağanımız, sen varken bizim barış içerisindeki yaşamımızı kimse bozamaz. Sen merak etme!

Kara Kağan, insan kafatasını ortaya attı:

-Eren Kağan, askerleri kuvvetlenmişse, savaşacak düşman, yapacak iş bulamıyorsa, bizden öcünü alır. Babalarının bu kurumuş kafatasını arar, bize gelir.

Darkan Bilgin:

-Kan dökmek iyi değil! Tanrı korusun savaştan.

Deri kitapçı ve diğer bilginler:

-Tanrı korusun diye seslendiler.

Kara Kağan:

-Sağda on bin, solda on bin asker hazır olsun! Savaşa hazırlanın!

-Senin cesaretin Tanrı’nın cesareti! diye herkes onu destekledi.

 

Bilgin

Darkan Bilgin’le Kara Kağan, kadir gecesinde yüz yüze oturuyor, ortalarındaki elmas parlayarak ikisinin düşünceli yüzünü gösteriyordu.

Darkan Bilgin:

-Ey muhteşem Kadir Gecesi! Sen gelince çukurlu dağ birleşerek düz olur. Düşüncelerimize aydınlık verirsin. İnsanlara iman, merhamet verirsin. İnsanların birbirine karşı iyi davranmalarını sağlarsın.

Kara Kağan:

-Seni uyumadan gece yarısına kadar bekleyene rızık, gönlüne merhamet, nefsine şükretmeyi getirirsin. Kurbanın olayım, aydın nurlu gece! İkisi de suskun oturuyordu. Gecenin sessizliğini baykuşun sesi bozdu. Gecenin karanlığına gökten bir ışık inmiş gibi ortalık aydınlanıyordu.

Kara Kağan:

-Ey hilâl! Bu dünya kadir gecesi gibi doğru düzgün değildir. Kimi zorlanır, kimi rahat yaşar. Hiçbir zaman sıkıntıları bitmez insanoğlunun. Zar zor ayakta kalmaya çalışır.

Darkan Bilgin:

-Bu dünya onun için ilginç işte!

-Bilginim! Sen Çin’e, Mısır’a, Ruma’ya gittin, deri kitaplar okudun, bilgi kazandın. İyiyle kötüyü öğrendin, bilginlerin hocasından dersler aldın. Şu soruma cevap ver:

Çok yaşadık, çok şey öğrendik, ne kazandık bununla? Ama yine de bu dünyanın sırını çözemedik! Neden bilginim?

-Düşüncelerin sonu, dünyanın sınırı yoktur Kağanım! Düşünmek, dünyanın güzelliklerini görmek insanoğluna Tanrı’nın verdiği hediyedir.

İkisi de susuyordu. Gece yarısında baykuşun yorgun sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Ormanın yakın yerinden yavrusunu kaybeden geyiğin sesi geldi.

Kara Kağan konuşmasına devam etti:

-Belki nedeni insanoğlunun açgözlülüğü, şükretmeyi bilmemesidir.

Darkan Bilgin:

-İnsanın gönlünde iki başlangıç noktası vardır. Biri aklı, birisi canavar karakteri. Tanrı insanı diğer canlılardan farklı olarak kendi nurundan, nefesini üfleyerek yarattı. İnsanoğlu dünyaya bir parça et olarak gelir de Tanrıya seslenir.

“Ey Tanrım! Sen beni bu dünyaya zorlanmaya mı gönderdin? Uçmaya kanatım, tutmaya tırnaklarım, süsmeye boynuzum, saklanacak yerim yok! diye şikâyet etmiş. Tanrı cevap verir:

-Ey aziz kulum, başını yuvarlak yaratıp içine zekâ verdim, işte o zekâyı kullanırsan istediğin bütün şeyleri elde edersin. Gökyüzünde uçabilirsin, suda yüzebilirsin, kaçarsın, kovalarsın. Seni bu dünyaya sahip ol! diye yarattım.

Kara Kağan:

-Eyvah, işte insanoğlu yaratılıp yere gönderilince keşke at sütünü emseydi kibar olurdu, koyun sütünü emseydi sakin olurdu, inek sütünü emseydi merhametli olurdu. Ama ne yazık ki kırk memeli kurt sütünü emdi ve açgözlülüğü kurttan insana da geçti. İnsanın hangi başlangıç noktası ebedi kalıcıdır?

Darkan Bilgin:

-Aklı ve Tanrı’nın verdiği merhamet duygusu, insanoğlunun aklıyla büyür, çoğalır, yaşar. Aklını kullanarak uzağı yaklaştırır, zorlukları kolaylaştırır, geçimini sağlar. Kırk memeli gök kurttan geçmiş olan kötü huylarını düzeltir.

Kara Kağan:

-Keşke herkeste öyle olsaydı; ama insanoğlu birbirinden farklıdır. Aklıyla bütün işlerini kolaylaştırdıkça insanoğlu daha fazlasını ister, açgözlülüğü bırakmaz. O zaman yerdeki hayvanlar, sudaki balıklar, gökteki kuşlar biter. Yemyeşil bu dünya kurumuş çöle döner, değil mi bilginim?

-İnsan aklı bu işlere yol açar mı? İyi ile kötünün farkını bilir, hayat kuralları vardır.

Uzun zaman ikisi de suskun oturdu. Sabahın yaklaşmakta olduğundan haber vererek ortadaki elmasın ışığı sönüyordu. Kara Kağan yukarıya baktı, otağın yukarısındaki delikten aydınlanmakta olan gökyüzüne baktı.

-Kim bilir dünyanın sonuna kim ulaşacak? Aklını kullandı diyelim; ama aklı çoğaldıkça insanın istekleri de çoğalır. Ölmemeye çalışır, daha çok zaman hayatta kalmak, eğlenmek ister. Eğlenmek isteyen insan bütün kuralları bozar tabi.

-İnsanoğlu zekâ sahibi, iyiliği fark eder, barış içerisinde yaşamayı öğrenir. Birbirine yardımlaşma duygusuyla karınca gibi büyük bir aile şeklinde yaşar. Geçmişinden ders alır, deri kitaplara kadar gelir, geçmişteki insanlardan şimdikileri, şimdikilerden gelecektekiler daha akıllı olur.

İkisi de kendi düşüncelerine daldılar, gecenin son saatlerinde suskun suskun oturdular. Tanrı’ya tövbe ettiler.

Sabah oldu. Güneşin ışıklarından dolayı elmasın ışığı söndü. Halkla beraber Kara Kağan’la Darkan Bilgin de Gök Tanrı’nın yüzünü karşılamaya çıktılar.

 

Mura

Bitmek tükenmek bilmeyen tarlalar… Tabiatın yeşilliği sarıya dönüyor. Gökyüzünün yerle birleştiği yere kadar dağlar uzanıp gidiyordu.

Bir tarafı gölle kaplıydı. Dalgalara bakınca uçmaya hazırlanan kuşa benzer. Derinliğinden şiddetle koparak dalgalanıyor ve kıyıya çarpıyor. Kenarda yumurtalamaya uygun yer arayan kuş sesi geliyordu.

Bu güzel manzarayı insanoğlunun hıçkırması bozuyor. Bembeyaz çardaklar (kuş türü) gökyüzüne yükseliyor. Yumurtalamak üzere olan anne kuş, gölün üzerinden uçuyor. Su üzerinde kuyruğunu sallamakta olan büyük mavi balık suyun içine kendini sokuyor. Dağlarda gezen ceylanlar ürküyor. Yılan gibi atılan oklar, havada sürekli ses çıkarıyordu.

Siyah atlı delikanlı, ceylanların peşinden oklarını saymadan çıkarıp atıyor. Yaydan atılan okundan iki ceylan yere düşüyor ve son kez ses çıkarıp son nefesini veriyor. Belki annesinden, belki az önce beraber otlamakta olduğu kardeşlerinden yardım isteyerek seslenmiştir zavallı ceylan. Yedi boynuzlu annesi de, kardeşleri de insanoğlunun oklarından kendi canlarını kurtarmaya çalışıyor. Yere düşen ceylanın üzerinden alelacele koşarak gidiyor. Yerde yatan, acılara dayanamadan üzgün ses çıkaran ceylana acır mı hiç insanoğlu! Sevinerek kendinden memnun bir şekilde yere bakıyor. Dağ eteğinin öbür tarafından Kara Kağan, siyah atıyla geliyor. Uzaklardan duman, göğe yükselen fırtına gözüküyor. Bir canlıyı atın eğerine asarak bir insan daha geliyor. Bu iki delikanlının giysileri de atları da iki damla su gibi benziyor. Boyları da aynı, kurt gibi sert, gözleri de alev gibi parlıyordu.

Kara Kağan:

-Av nasıl geçti oğullarım?

Edil Oğlan:

-Kırk ceylana ok atıp birini vurdum.

Er Oğlan:

-Attığım bütün oklar boşa gitmedi.

Kara Kağan, bu birbirinden pehlivan, cesur ikiz oğullarından memnun, içten içe seviniyordu.

Yanındaki adamlarından biri ceylan kesiyor, biri ateş yakarak yemek hazırlıyordu.

İki oğlan birbirine avlanmanın zevklerinden bahsederek, övünerek oturuyordu. Kara Kağan, çoktan avlanmanın zevkini unutmuştu. Onun düşündüğü şey başkaydı. O, kafasındakileri oğullarına nasıl anlatacağını, eğer anlatırsa oğullarının onu anlayıp anlayamayacağını düşünüyordu. Onların durduğu yere yakın yerde ayın ışıklarının yansıttığı göl dalgalanıp Kağan’ın düşüncelerini de her tarafa götürüyordu sanki.

Kara Kağan düşünerek göle yaklaşıyor, babasının bir şeyleri düşünmekte olduğunu fark eden ikiz oğlanlar peşinden geliyordu. Kağan göle bakıyor, diğer tarafı gözükmeyen göl dalgalanıp duruyordu. Genç delikanlılar gözükmeyince Kağan durdu. İki oğlu babasının konuşmasını bekliyordu.

Kara Kağan: Avcılık yapabilmişsiniz, demek ki savaşa da gidebilirsiniz. Dinleyin oğullarım!

Halkı, memleketi yönetmek artık sizin elinizde, size memleketi yönetmenin kurallarını anlatayım…

Edil Oğlan:

-Buyur baba!

Er Oğlan:

-Anlat Kağan baba!

Kara Kağan, bu birbirinden farklı, her yönden gelişmiş oğlanlarından memnundu. Nasılsa babalarıydı. Ama bunların Kağan’ın yerine geçmek istediklerinin de farkındaydı. Kurt gibi ikisi de babasının yerini boşaltmasını bekliyordu.

Kara Kağan:

-Kağan olursan bilginlerin iyi düşüncelerini hemen kabul etme, kötülerine de hemen kızma; iyilerini kabul edip, kendi fikrin gibi kullan. Hiç kimseye açıkça gülme, açıkça kızma! Bulutlu hava gibi ol ki karşındaki insan düşmanınsa baş eğsin, dostunsa da anlaşılır. Meşhur olmak istersen iyilik değil kötülük yap! İnsan kafasının kemiklerinden minare yaptır. Adını duyunca ağlayan çocuklar da sussun. Bundan sonra yaptığın ufak bir iyilik de dağ gibi görünür. Başka memleketleri de feth etmek istersen uykuyu, kadınların sımsıcak yatağını, deri kitapları okumayı bırakacaksın. Bunlar amacına ulaşmanda engel olur. İstediğin memleketi fethettikten sonra onları kendi milletin gibi gör ve ilk önce onların deri kitaplarını yak. Bilginlerini, tarihi bilen insanlarını yok et. Bundan sonra o millet, seni baba kabul eder. Evlat edindiğin çocuk gibi emrini bekler. Kulun kölen olur. Duyduklarınızı aklınızdan çıkarmayın! Bu kurallar bize babalarımızdan miras. Bu bizim için göl gibi derin, tarla gibi geniş, dağ gibi yüce kurallar!

Edil Oğlan babasıyla yüz yüze bakarak:

-Baba, kime söylendi bunlar? diye sordu.

Er Oğlan:

-Sımsıcak kadın yatağı, uyku, deri kitap okuma zevki kime kalacak?

İki oğluna bakan Kağan, düşünceli düşünceli duruyordu.

-Evet, sadece bir kişi kağan olabilir.

Edil Oğlan:

-Ben Kağan olacağım.

Er Oğlan:

-Ya ben?

Kara Kağan, cevap vermeden dolanıyor, Kağan’ın düşüncelerini göl üzerinde uçmakta beyaz çardakların sesi engelliyordu. İki oğlu birbirine rakip olmaktan vazgeçmiyor, birimizi seç dercesine babasını bekliyorlardı.

Kara Kağan:

-İkiniz de kağan olmaya layıksınız. Ben elime kılıç alıp dünya gezdim, nice yerler fethettim, atımı yordum. Vatanı genişlettim. Sağımda on bin, solumda on bin askerim var. Birini sağıma, birini soluma aldım. Uykuyu bırak! Ata bin, at üzerinde şekerleme yap. Toprakları fethet, vatanını genişlet. Böyle yaparsanız ikiniz, iki tarafta kağanlık yaparsınız.

Edil Oğlan:

-Ben hazırım!

Er Oğlan:

-Ben de hazırım!

Kara Kağan bu kimsesiz yerlere sadece avlanmak için, dinlenmek için gelmedi. O, çok zamandır düşünmekte olduğu “Baba mura” sırrını ikiz oğullarına anlatmaya, onların düşüncelerini, gelecekten beklediklerini veya tembelliklerini öğrenmeye geldi. Kağan kendinden başka kimseye güvenmez, Gök Tanrı insan şeklinde yanında oturursa ona da güvenmezdi. Soyuna yedi kökünden kalmış “baba mura” kağan için her şeyden üstündü. Duvarın da kulağı var, dedi galiba. Darkan, kul bilginlerine de uzak yere, göl kenarına geldi. “Baba mura” sırrını öğrendikten sonra iki oğlunun kendini düşüncelere sokmadan kağanlık için tartışması, birbiriyle kazanmak için mücadele etmeleri kağanı sevindiriyordu.

Kara Kağan, göl kenarından uşaklarının yanına döndü. Uşaklar çoktan ceylanın etini pişirmiştir. Ama avcılığın yemeğinden tatmadan Kara Kağan yola hazırlanır. Simsiyah atına binip yola çıkar; iki oğlu da babasının peşini bırakmaz. Atına ara sıra kamçıyla vurarak hızlıca gidiyor, Kağan’ın iki oğlu da birbiriyle yarışırcasına peşinden geliyordu.

 

Güç

Kara Kağan, bugün bütün bilginlerini, binbaşılarını, yüzbaşılarını topladı. Ne diyeceğini, ne emredeceğini kimse bilmiyordu. Kağan ciddi oturuyor, içinde senelerdir gizlediği sırlarını saklamakta olduğu yüzünden belli oluyordu. Ama bir şeye üzgün gibi suratı asıktı.

İki tarafında iki oğlu kırmızı alev gibi postlarıyla oturuyor, babasına karşı konuşanın canını alacakmışçasına şiddetleri insanı korkuturdu. Bu iki oğlanı eskiden çocuk gibi gören bilginleri şimdi onları görünce ödü kopuyordu. Kara Kağan, bunun farkındaydı ve iki oğlanın şiddetinden memnundu. Herkes Kağan’a bakıyordu.

Kara Kağan:

-Yol gösteren bilginlerim, komutanlarım, çoktan beri beni rahatsız eden bir düşünce var. Çözümünü kim bulacak, cevabını kim bilecek, herkese anlatayım, iyice dinleyin.

Herkes:

-Anlat derecesi yüksek Kağan! Bulursak cevabını söyleriz, bulamazsak cezamızı ver. Her şeyin iyisini sen bilirsin Kağanımız. Senin cesaretin Tanrı’ya ait!

-İnsanoğlunun mahlûkların en üstünü olduğu belli. Tanrı insana; toprağı kazsın, yırtıcı hayvanlardan korunsun, rızkını kazansın diye akıl vermiş. Gök Tanrı’nın emriyle insanın yemyeşil ormanda, yüksek dağlar, geniş tarlalar arasında hayatını sürdürmesi yeğdir. Ne kazandı ki meşhur Babil… Gökyüzüne kadar yükselen evlere ne gerek var? Kağan, Gök Tanrıyla rekabet ederek kule yaptırıp, kendini tanrıyım diye ilan etti. Kulesi bir anda yıkıldı,  halkı eziyet çekti.

Gök Tanrı korusun! İnsanoğlu böyle giderse önceki kurt haline döner. İnsanın yaptığı şeylerden biri deri kitaplar. Deri kitaplar insanı suda yüzdürür, kuş gibi gökyüzünde uçurur, derler. Öyle ise insanoğlu dört bacaklı yırtıcı hayvanlar değil, kendisi gibi insanlardan da, hatta Tanrı’dan da üstün gelmek ister. İstekleri artar, kazandıkça daha çok şey ister. Böylece bu dünyayı su basar, ormanları çöle dönüştürür. Tanrı’nın vermediği şeylere ulaşmaya çalışmak insanoğlu için günahtır, sonu cezayla biter. Herkes duysun! Deri kitaplar insanoğlunu Tanrı’nın yasakladığı şeylerin sınırından çıkarır!

Darkan Bilgin:

-Kağanım! İnanamıyorum duyduklarıma! İnsana Tanrı’nın verdiği aklı varken o kitapları kabul etmemen beni şaşırtıyor. Sen memleketi yöneten bilgi sahibi insansın. Böyle demen senin damarlarındaki kurt kanından kaynaklanıyor. Bırak artık, aklını başına al!

Kara Kağan:

-Duysun herkes! Bu aldatmadan şimdiden kurtulmak lazım.

Darkan Bilgin:

-Dur Kağanım! Sen bir kağansın, dediğin her söz atılan oktur. Kendi milletine senden zarar gelmesin sakın. Kinin varsa beni diri diri toprağa göm, akla baltayla vurma!

Yanındaki binginler, vezirler herkes “Gök Tanrının oğlu” sayılan Kağan’ın dediklerine karşı bir şey yapamaz… Herkes tartışınca ortalıkta gürültü oldu. Kara Kağan, yerinden kalkınca herkes sustu.

Kağan emreder:

-Hiçbir zaman sözle tartışma bitmez. Sözle çözüm bulunmayan şeyler kılıçla çözülür. Deri kitaplar yakılsın! Deri kitap yazan, kendilerini Tanrı’nın kalbi, insanların akıllısı sayan deri kitapçıları da öldürün!

Kağan’ın emrini yapmaktan hiçbir zaman çekinmeyen uşağı olan iki delikanlı, hemen kitapçıların kollarını arkasına çevirerek kağanın karşısında baş eğdirdi.

Kul Bilgin olaya şaşırır. Kağan yanlış yapar mı? Yoksa ben rüya mı görüyorum? diye kafası karışır.

Dün, “akıllı baba” sayılan kitapçılar bugün ölüme gidiyor. Uşaklar kitapçıları diri diri yere gömüyordu.

Darkan Bilgin de suskun oturuyordu; çünkü Kağan’ın dediklerinden vazgeçmeyeceğini, merhamet etmeyeceğini iyi bilir. O sırada üzeri toprakla kapatılmakta olan bir kitapçının Tanrı’ya yalvaran sesi ortalıkta yankılandı. Kadılar da şaşkındı. “Gök Tanrı sen de güçlüyü mü destekleyeceksin!” diye son sesleri duyuldu. Kitapçının son sözleri toprak altından geldi ve son defa nefesini aldı. Sıra şimdi Darkan Bilgine geldi. Kara Kağan “o işimize yaradı. Yaptığı işleri için ona Darkan dedik, bunun dokuz hatası affedilir, baba geleneklerimizde böyledir” dedi.

 

Kin

Kağan’ın ikinci hanımı kendi otağında yatmaya hazırlanıyor, üzerinde ince elbise, dizlerine kafasını koyarak oturuyordu. Gece yarısında odayı sadece elmasın ışıkları aydınlatıyordu. Işıklar hanımın yüzüne çarptığında, onun üzgün suratından içinde bir derdi olduğu anlaşılıyordu.

Tepeden atın kişnemesi ile birlikte seyisin küfürleri duyuluyordu. Tekrar ortalık sesizliğe büründü.

Az sonra, yakınlarda kuşun ötmesi duyuldu. Birisi kuşun sesini tekrarlıyordu. Hanım kapıya doğru koştu. Kapıdan Kul Beren girdi.

Kağan’ın hanımı ona başını eğerek iltifat gösterdi:

-Hoş geldin güneşim. Kul Beren’in suratı asıktı.

-Kağan sinirli! Kitapçıların hepsini diri diri toprağa gömdürdü. Yere gömülen insanın son sözleri yer altından duyuldu. Hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Korktun mu?

-Niye korkayım ki… O, benim için kağan değil, kendi milletinin kağanı. Benim için o sadece güçsüz kuvvetsiz, inatçı bir yaşlı. Bana sen lazımsın Beren’im! Niye endişeleniyorsun? Kul atın senin cesaretini kaybettirmiş galiba.

Kul Beren, kafasını kaldırmadan konuştu:

-Ne yapayım kulum, halkım öldürüldü, yurdum yok oldu. Ben kazanın içinde saklanarak sağ kaldım. Hepsi hatıramda; ama ne yapayım. Sadece seninle avunurum, senin için bu ejderha ordusunda “kul” denilip geçiniyorum. Kul Beren’in senelerdir beslediği kini uyanmıştı...

Hanım:

-Yolunu aydınlatan elmasını kendi ayaklarıyla kapatırsa biz niye üzülelim Kağan’a. Benim yurdumu Kağan’ın fethettiği gün, cariye olarak geldim. O gün bütün hayatım değişti, hayattan ümidim kesildi. Sen de benim gibi bir kadına benzeme. Kul bile olsan kartal gibi yaşa. Askerleri yönetmek senin işin, bu sana uygun iş. Zira leş yiyen kuzgun kuşu bin yıl yaşar; ama kartal bir defa taze kan içip ölmeye de razı.

-Kağan’ın kanına susuyorum ben! Ne yapayım… Kağan’ı öldürürsem seni de genç hanımı diye yanına gömerler.

Hanım:

-Bana acıma Beren’im, beni de Kağan, öbür dünyada da hanımıyla yaşasın diye yanına gömerler. Seni de hizmet etsin diye beraber öldürürler. Bedenimiz ölürse de ruhumuz yaşar öbür dünyada.

Uzun zaman sessizce oturdular. Az sonra Kul Beren, yerinden kalktı:

-Kedi gibi korkak olmuştum, aslanlığımı hatırlattın. Şimdi nasıl duracağım!

Cariye de beraber kalktı:

-Umudumuzu kırma, ilk önce kurnaz Kağan’ı öldür. Onun aslan gibi iki oğlunu da öldür. Kağanlıktan bize ne fayda var. Bilginlere bırak! Biz dağlara gideriz seninle…

Kul Beren, arkasına bakmadan aceleyle dışarı çıktı. Cariyenin kaderine üzüldü. Gelecek günlerinden umutlu, oturduğu yerde kalakaldı.

Deri kitapların saklandığı “bilgi salık” mağarası işte! Dört köşesinde mum yakılmış. Taşlara deve derisi kapatılmış, rafları kat kat deri kitapla dolu. Darkan Bilgin sorusuna cevap aramışçasına birini alıp okuyor, tekrar başkasına geçiyor, düşünceli oturuyordu. Darkan Bilgin:

-İnsan aklı ilginç! Kara Kağan, yanlış yapıyor. Başlangıcı böyle oldu, sonu nasıl olacak… Dışarıdan dili kesilen kul girdi. Darkan Bilgine birisi geldi, diye işaret etti. Bilgin, içeri al diye işaret etti. Kul dışarı çıkınca, dışarıdan birisinin sesi duyuldu.

Kul Beren içeriye girdi:

-Nasılsın büyük baba?

-Halkım iyi değilse ben iyi olsam ne olur! Kağan’ın siniri bozukken sen benim hâlimi sormaya mı geldin Beren’im?

Kul Beren:

-Çaresizim… Ne dersen kendin bilirsin! Gece yarısında geldim, yürek delen derdim var.

-Ne imiş o yüreğini delen dert?

-Birisi akla sığmaz iş yapıyorsa bilmemekten, görmemekten gelebilir mi insan? Bu ne demek?

-Yanında olan olayları görmemekten gelmek; haramı, güçlü ile güçsüzü fark etmek, akla karayı ayırmak aklın işi Beren’im.

Kul Beren, kılıcını eline tutarak düşünceli düşünceli etrafı dolaşıyordu.

-Ne oldu bu kadar Beren’im? Yüzünden kan, gözünden nefret görünüyor.

-Yarın siyah güneş doğarsa ölmüşümdür, kırmızı güneş doğarsa kazanmışımdır, diyerek Kul Beren dışarı çıktı.

Kara Kağan, uyuyordu. Kağan’ın yatağının aşağı tarafında yatan aslan esnedi. Birazdan üzerine yılan atılmışçasına yerinden kalkarak, dışarıdan giren insana saldırdı. Kılıç gürültülerinden Kağan uyanıp başucundaki kılıcını eline alıp rastgele salladı. Yaralı aslan kapının yanında yatıyordu. Kara Kağan, köşedeki davula çarptı. Hemen dışarıdan bekçileri içeri girdi. Kara Kağan:

-Uyuyor muydunuz? Lanetliler!

-Kapıdaki bekçiler ölmüş, ne oldu Kağanım?

-Ne olduğunu ben nereden bileyim, uyuyordum!

Bekçi yerde yatan yaralı insanın yüzüne mum ışığını yaklaştırdı. Yanında yaralı aslan ve aslanın ısırdığı Kul Beren yatıyordu. Kara Kağan:

-Kimmiş bu benim kanıma susayan! Bekçi kafasını yere eğerek:

Gözlerime inanmıyorum, söylemeye dilim varmaz!

-Kimmiş? Oğullarımdan birisi miymiş?

-Kul Beren’in galiba!

Kara Kağan inanmayıp kendisi gelip bakar.

-Kul Beren işte! Bu lanetlinin halkını öldürüp, kızlarını götürdüğümde küçük hanımıma köle olarak gelmişti. Kin beslemekte olduğunu fark etmemiştim. Köpeğim gibi hizmetimi yapardı, artık benim oldu diye düşünmüştüm. Kara Kağan, ölmüş aslanın yanına gelip oturdu. Bekçi ne gidebiliyordu, ne de Kağan’ın yanına gelip koltuk altından tutarak yardım edebiliyordu. Kara Kağan, aslanın kafasını okşayarak:

-Yediklerin helâl olsun aslanım! Bana aynı kandan olan kardeşim, ne oğullarım, ne de kullarım senin gibi olamaz! Gök Tanrı insanoğluna akıl verip cezalandırmış. Sende akıl yok, kurnazlığı bilmezsin, gözüne kötü görünene, hoşuna gitmeyene, hemen saldırırsın. İyilik yapanın canını korumak için kendi canından vazgeçersin. Elveda! Öbür dünyada buluşuruz aslanım! Bu dünyada ödeyemediğim borcumu öbür dünyada öderim! Dışarıdan Kağan’ın genç hanımı girdi. Bekçi hanımı selamladı.

 -Ne var?

Kağan üzgün bir şekilde:

-Sorma, kendin bak!

Cariye Kağan’a şaşkın şaşkın bakarak yerde yatan Kul Bereni görünce bağırarak üzerine düştü. Hanım kendine gelir gelmez cebinden küçük bıçağını çıkarıp Kağan’a saldırdı. Bekçi Kağan’ı koruyarak kendisi, bıçağı göğsüyle tuttu. Bıçak bekçiye battı ve bekçi yere düştü. Kağan olaylara şaşırıp kaldı. Diğer bekçiler cariyenin kolunu arkasına çevirip Kağan’ın karşısında baş eğdirdiler.

-Bıçağa zehir koymuştum, senin ölümün için. Günahsıza battı.

Kara Kağan:

-Milletinin su gibi akan kanı için kin beslemişler. Verdiğim tuzumu, yaptığım iyiliklerimi unutmuşlar. Kara Kağan kızarak emretti:

-Ordusuna götürüp, yüzüne siyah sürün, saçını kesin. Kendini öldürüp kolayca kurtulmasın! Kapısına bekçi koyun. Bu kul oynaşının derisine saman doldurup karşısına bırakın, bu yüzü karaya ceza olsun. Bekçiler cariyenin kolundan tutarak dışarıya götürdüler.

 

Saldırı

Yüksek tepede Kara Kağan atla duruyordu. Giysisi de atı da siyah, yüzünde nefret dolu, başladığı işten vazgeçmeyecekmişçesine sert bakışlarıyla etrafa bakıyordu.

Peşinde ikiz oğulları duruyor. Yüzlerinde Kağanınki gibi nefret belirmiyor. Yuvasından yeni çıkmış, karşısına çıkana saldırmaya hazır duran kartal gibi. Savaşa hazır bekliyorlar. Etraf yere serilmiş halı gibi yemyeşil otlar ve çiçeklerle dolmuş.

Kağan’ın durduğu tepenin eteğinde silahlarıyla hazır askerler bekliyor. Askerler sayısızcaydı. Sadece fısıldayarak konuşan askerlerin, atların hapşıran sesleri duyuluyor. Atların nal sesinden Tanrı’nın sakin gününde etrafta yavrularıyla gezen ceylanlar gözükmüyor. Bütün canlılar yuvasına girmiş, hatta yılanlar bile ortalıktan kaybolmuştu. Sağ taraftaki askerlerin komutanı ile sol tarafın komutanı atını koşturarak Kağan’ın karşısına gelip baş eğdiler:

-Sağ kanadındaki sayısız askerin hazır, emrini bekliyor, Kağanım dedi.

-Sol kanadındaki askerlerin de hazır, emret Kağanım! Kara Kağan atını yürüttü. İki oğlu peşinden geliyordu. Komutanlar Kağan’ı överek askerlere sesleniyordu:

-Derecesi yüksek kağanımız Tanrı’yla konuşan, insanlara iyilik eden, merhametli Kağan geliyor! İkiye ayrılın askerler!

Askerler de ikiye ayrılarak Kağan’ı karşıladılar. Askerler komutanı desteklediler.

Sol kanadın komutanı:

-Sayısız millet! Şiddeti aslan gibi yetmiş ejderhaya saldıran pehlivan kağan geliyor!

Davullar çalınıyor, atlar yerinde duramıyor, askerler sesleniyordu. Kara Kağan, askerleri selamlayarak, tanıdık berenlere başını sallıyor. En sondaki askerlere de atın üzerinden kalkarak selam veriyordu.

-Kaplan askerlerim! Ölüme dik bakan, her işime hazır berenlerim, can kulağınızla dinleyin!

Davul sesleri kesildi. Ortalık sessizliğe büründü.

-Deri kitap kavgası hâlâ devam ediyordu! Şimdi işte büyük savaşa hazırlanın. Gök Tanrı kuvvet versin, dünyanın sonunu getirecek deri kitapların peşindeyiz, bütün kitapları yok edin! Nal seslerine davul sesi, askerlerin sesi ve sesi yüksek çıkan Kağan’ın sesi karışıyordu.

Kara Kağan:

-Çift kanat askerlerim! Gök Tanrı’nın emrini çizdiği sınırı bozup, deri kitap yazan, gökyüzüne yükselen binalar yapan milleti fethedin! Dinleyin, sağ kanadı Edil Oğlan, sol kanadı Er Oğlan yönetecek. Gök Tanrı yolunuzu açık etsin! Aniden düşen şimşek gibi, sel gibi saldırın! Kanınızı su gibi akıtın! Binalarını yıkın! Deri kitaplarını ateşe atın!

Berenleri:

-Senin cesaretin Tanrı’ya ait, Tanrı’nın cesareti sende! diye onu desteklediler! Kara Kağan’ın acımasız emri dağlarda yankılanıyor, canlıları ürkütüyor, nal seslerine ağlayanların sesleri karışıyordu.

 

Acı

Yerdeki otların kuruduğu, ağaçların yaprağından soyunduğu sonbahardı.

Tek bir çadır duruyordu. Her gün sabah bütün milletin Tanrı yüzünü karşılamaya çıktığında bu çadırdan çok zamandır kimse çıkmıyordu. Mezarlığın en sonundaki kabir gibi bu çadırı da kimse ziyaret etmiyordu.

Ama millet işe başlayınca bu çadırdan her gün defalarca ağlama sesi duyuluyordu. Bazen üzülüyor, bazen ağlıyor zavallı cariye. Kimse hâlini sormuyor, çadıra gelmiyordu. Herkes gizlice zavallıya acıyarak evinin yanından bakarak geçer, ormandaki ceylan, kurt da cariyenin ağlama sesinden ona acırdı.

Kara Kağan memnuniyetle oturuyordu. Bu cariye her gün kulun cesedine bakarak, geçmişteki soyunun kinini kalbinde büyüterek her gün ağlayıp sızlasa da Kağan’ın gönlü yumuşamıyordu. Daha başka cezalar da bulabilirdi.

Köşesinde Kul Beren’in cesedi duruyor, her gün ona bakarak yas tutuyordu. Kanı su gibi akan annesini, babasını, arkadaşlarını hatırlıyordu. Bu hatıraları düşününce hayâllere dalıyordu. Gençliği, sevgisi, sevinci, at yarıştırarak oynayan arkadaşları gözünün önüne geliyordu. Hatıraları canına teselli veriyordu. Sonra milletine Kağan’ın saldırdığını, su gibi akan kanları, kuş gibi kafese kapatıldığını, yaşlı Kağan’a cariye olduğunu hatırlayarak ağlıyordu.

Yeryüzünde milletinden bir tek kendi kalan cariye Gök Tanrı’ya darılmıştı. Tanrı’nın yüzünü karşılamaya çıkmıyor, sadece Gök Tanrı’dan ölümünü istiyordu. Tanrı yardım ederse de kızarsa da ölüm verir diye düşünüyordu. Küçük çadırda ölümünü arıyor, eline ne bir bıçak, kendini atmaya yüksek dağ, batmaya su bulamazdı. Sonunda da kuvvetsizlikten yere düşerdi.

Her gün ağlayan cariyenin sesine alışan millet bugün şaşkındı. Kağan uşağına cariyeyi karşısına getirmesini emretti. Uşak çadıra girince Kul Berenin cansız bedeni dirilmişçesine göz önüne gelir. Yanında cariyenin cansiz bedeni yatıyor. Uşak cesedi çevirip bakar. Güzelliği dillere destan cariyenin beti benzi bembeyaz, saçları kuş gibi olmuştu. Uşak, kız yaşlıya dönmüş diye korkarak dışarıya çıkar.

 

Rüya

Gece, Kara Kağan yatağında yatıyordu. Başucundaki elmas, önceki gibi etrafı aydınlatmıyor ve Kağan’ın asılı suratını zorla gösteriyordu. Yanında aslanı kır kır diye esneyerek yatıyordu.

Gece yarısı, herkes uykudayken Kara Kağan yerinden kalkıp hemen kılıcını eline alır, rastgele sallar. Aslanının yerinden yılan etrafına bakarak Kağan’a doğru yürür. Dışarıdan bekçisi girer. Kara Kağan etrafına bakarak kendinin selamette olduğunu fark edince yerine tekrar yatar. Bekçiye gidebilirsin diye işaret eder.

Kağan yorgun nefes alarak:

-Ya Gök Tanrım bu neye işaret?

Kara Kağan’ın uykusu gelmez. Yerinde kıpırdayarak uzun zaman düşünür. Aniden dışarıdan baykuşun sesi gelir. Buna da kötülük getirir, diye yorum yapar. Yerinden kalkar. Odasında dolanarak kendi kendine korkmaya başlar.

Ertesi gün Gök Tanrı yüzünü karşılamaya çıkan berenleri, uşakları şimdi Tanrı oğlunu ziyarete gelirler. Kara Kağan düşünceli, o günkü toplantıya Darkan Bilgini ve fala bakan insanı da götürmelerini emreder. Kağan’ın ne düşündüğünden kimsenin haberi yok. Sormaya cesareti yetmez.

Birazdan dışarıdan “Büyük Baba” denilen insanı getirirler. Saçları uzamış, sakalı uzun, gözünün altı karanlıkta çok oturduğundan morarmış, ışığa bakamıyordu. Kağan’a yaklaşmadan durdu. Kara Kağan oturduğu yerde “Büyük Baba” denilen insana bakıyor, bilginleri umrunda bile değildi.

-Dün gece bir rüya gördüm. Müthiş bir iş gördüm. Rüyamda da kağanmışım, ordumda et yerken ağzımdaki et siyah dumana dönüşmüş, etrafa dağılmış, bütün dünyayı sarmış. Sonra siyah yılana dönüşüp benim boynuma sarılmış. Bu rüyaya yorum yap! Gök Tanrı ne işaret ediyor bana!

İyi ya da kötü diye kimse yorum yapamaz. Kağan gittikçe merak ediyor. Sinirli bir şeklilde yanındakilere bakıyor.

-Hadi anlat bakalım, kara cinli falcım! Kırk taşında bir sır, cinlerinde dil varsa yorum yap. Kötülükse gizleme, iyilikse büyütme. Doğruyu söyle!

Adam dayağını yere vurarak, yukarıdan birisi gelecekmişçesine bakıyor. Türlü sesler çıkararak cinlerini çağırıyor sanki. Sesi korkunçtu.

-Hey, Çift boynuzlu siyah yılan, hemen gel ok gibi, yelden yaratılan pehlivan kız, iki memesi sallanan kız, yel gibi hızlı gel, yerin yedi kat altından!

Kara cinli adam otağın her tarafına koşarak dayağına sarılıyor, çağırdığı cinleri gelmiş gibi kuvveti artıyor, ortaya zıplıyor, sesi yükseliyor. Kara Kağandan başka kimse kafasını kaldırmıyor herkes kara cinli adamdan endişeleniyor. Kara cinli adam sürekli koşuyor, birilerinin yüzüne bakarak, yanından geçiyor. Böyle yaparak Kağan’ın düşmanlarını arıyor. Kimi işaret ederse Kağan hemen onu öldürür. Kağan’a yaklaşarak falcı bir uşağı işaret eder. Zavallı uşak arka tarafa gizlenmesine rağmen bekçi onu dışarıya götürür. Herkes kendi canını düşünüyor. Falcının işaret etmesinden korkuyor. Falcı ortalıkta zıplayarak ayakkabısını da çıkarıp atıyor. Falcı orağı Kağan’ın başından dolandırıp atıp, çam ağacının ince dallarını yakarak:

-Alas alas her kötülükten uzaklaş! diye etrafta geziyor. Şimdi cinleri falcıya bir şeyler anlatmışçasına Kağan’ın karşısına oturdu. Rüyasını yorumlamaya başladı:

-Rüyanda Tanrı sana iyilikten haber veriyor. Rüyanda kağan olduysan hayatta da kağansın zaten. Siyah duman sayısız askerin, dünyaya dağılmışsa dünyayı elde edeceksin, yılan boynuna sarıldıysa başından, bütün evlatlarından kağanlık gitmez.

-Oo Aferin! Geleceğin kutlu olsun Gök Tanrı oğlu diye yanındakiler destekledi.

Kara Kağan şimdi sen yorum yap bilginim:

-Siyah duman kötü düşüncelerin, dünyaya dağıldıysa sağ sol kanat askerlerin dünyanın batısıyla, doğusuna ulaşmıştır, Tanrı akıl veren kaynak olan deri kitapları yok etmiştir. Siyah yılan boynuna sarıldıysa ve bütün ordunu kapladıysa; bütün evlatlarından ve yedi babandan gelmiş kağanlık gitmiş demektir. Yaptığın kötülük kendi başına kurşun olmuş demektir. Kara Kağan şaşkın şaşkın oturuyordu. Yanındakiler Darkan Bilgini azarlıyordu.  Kağan onların susmasını emretti.

-Nasıl senden iyi şeyler söylemeni beklerim! Sen benim düşmanımsın. İnanmam sana, düşman ne demez.

-Doğru diyorsun Kağanım! diye herkes destekledi. Kara Kağan: 

-Daha dokuz yanlış yapmadın sana ölüm yok şimdilik!

 

Duyuru

Kamışlı nehrin kenarında uşaklarıyla Kara Kağan avlanıyor. Simsiyah atı hızlı gidiyor, elindeki kartalı gökyüzüne doğru yükseliyor. Kartal kamışın arasından çıkan kuşun peşinden gelip gökte yakalıyor. Kağan peşinden gelen kuşu kartala, biraz kanından içirir. Kartalını eline kondurarak avcılık zevkini hissediyordu.

Yoldan bir atına binen birisini ipinden çeken yolcu geliyordu. Kendisinin beti benzi bembeyaz olmuş ve atı da zayıftı. Yolcu atından inerek Kağan’a başını eğip selamladı.

-Deri kitap yazan, okuyan bütün milletleri yok ettik, güneşin yuvası ak denize kadar gittik. Beni, babama müjde ver diye Edil Oğlan gönderdi.

-Edil Oğlan iyi mi?

-On kanat askerlerin savaşta çoğu öldü, kar kalın yağdı soğukta öldü. Askerlerin sayısı azaldı. Edil Oğlan kağan olmak üzere kalanlarını halk edinip durduğu yere ordu kurdu.

Yanındakiler Kağanı kutladı:

-Ya derecesi yüksek Kağan, maksadına ulaştın! Kara Kağan sevinerek elindeki avlandığı kuşu yolcuya atar:

-Al, müjdene şimdilik bunu al, yarın bir sürü askere başçı olursun! Yanımda sağ kolum olursun!

Yolcu bir daha baş eğerek Kağan’a iltifat gösterdi. Kağan ordusuna doğru yönelir. Uşakları peşinde. Bu haberi bütün millet duyar. Kağan, müjdeyi askerine ve halkına söyletir.

Kara Kağan:

-Kartalın yuvası bir, yaşamı başka yerde olur. Tamam, geri dönmesin, durduğu yerde memleket kursun, halkını yönetsin. Boz at kesip Edil Kağan için Tanrı’ya kurban edin. Atlara yarışma yaptırıp kazanana cariye hediye edin! Bekçi dışarıdan girip sol kanattan haber geldiğini söyler. Kağan hemen içeri almasını söyler. Yorgun asker yolcu gelip Kağan’a iltifat göstererek selamlaşır.

-Hemen söyle haberi asker. İyi haber söylersen dereceni yükseltirim, atının yerine at, üzerine postun alırsın. Sevincimi artır, kötü haber getirdiysen canın tehlikede, der Kağan.

Yolcu eline kopuzunu alıp anlatmaya başlar. Kopuzuyla neşe dolu müzik çalar. Birazdan neşe yerini üzgün müzik alır. Dinleyen herkes şaşkın, Kağan kopuzun çaldığı üzgün sesten kötülüğü fark edip gözleri dolar. Yerinden kalkarak:

-Hey asker bu kopuzun ne diyor gerçekten oğlanım vefat etti mi? Durdur müziğini! Asker kopuzunu bırakır. Kötü haber söylediğin için kulağına demiri eritip dökün!

-Ya Tanrı oğlu, haberi ben söylemedim, kopuzum söyledi. Demiri benim kulağıma değil kopuzuma döktür! Adaletli ol! Kağan demiri eritip kopuza dökmelerini emreder. Sımsıcak eriyen demirden kopuz yanar.

-Şimdi sana ölüm yok. Anlat kemikleri nerede oğlanın?

-Sol kanat askerlerin bütün dünyaya dağıldık. Karşılaştığımız bütün memleketlerin binalarını bozduk.

Kanını su gibi akıttık. Dünyanın bir ucu olan mavi denize ulaştık. Oğlanına ok değdi. Cesedini yıkattık, deveye asıp ana vatana getirdik.

Dışarıdan askerler Er Oğlanın cesedini getirirler. Kara Kağan cesedin yüzüne bakıp Er Oğlanı görünce bağırarak ağlar:

-Oo cansız yatan yavrum! Gönlü sevinsin diye ata bindirdim, düşmandan korunsun diye demirden giysi giydirdim. Şimdi seni kaybettim. Halkım şimdi ne yapalım? Yatakta ölmek kötülük, savaşta ölmek pehlivanın işidir. Çam ağacından cesede tabut hazırlayın. Öbür dünyada da hizmetini yapacak dokuz uşak ve dokuz cariyeyi de öldürün. Savaşa binen atını, en sevdiği kadını, yanına uşaklarını, cariyelerini de gömün!

 

 

Ateş

Uzaklardan davul sesi geliyor. Darkan Bilgin Ruma, Hindi, Mısır yazılarına bakarak deri kitapları okuyor. Kendisinin oluşturduğu harflerle bir şeyler yazıyor deri üzerine.

Davul sesine falcının sesi karışışıyor. Darkan Bilgin, siniri bozulup tekrar yazmaya devam eder.

Gürültü yaklaşıyor. Falcı davuluna çalarak cinlerini yanına çağırıyor.

Dışarıdan dili kesilmiş olan kul alelacele girer, bir şey işaret eder. Darkan Bilgin dışarıya çıkar. Bu sırada dışarıdan davulunu çalarak falcı girer.

Elinde yanan dal var. Onu her tarafa sallayarak cinlerini çağırmaya başlar:

-Çift boynuzlu yılanım, çift memeli pehlivan kız gelip bana yardım et. Gü gü gü! Diğer falcıları da eşlik eder. Darkan Bilgini elinden tutarak aralarına alırlar. Bilginin kafası döner. Dili kesilmiş kul birini döver, birini yumruklar. Ama birazdan kendisi yere düşer. Kara cinli falcı deri kitaplar arasına girer.

-Buraya cinleri ev yapmış, çift memeli pehlivan bana yardım et, ateş üfür! Gü gü gü! Falcılar her taraftan deri kitapları yakmaya başlar. Kara cinli falcı ateşin yanında zıplayarak, atlayarak geziyordu… 

 

Vedalaşmak

Gölde fırtına kopuyor, serin rüzgâr esiyor. Gökyüzü bulutlu, güneş gözükmüyordu.

Kağan’ın davulu çalınıyor. Genelde bu davul ya savaş başlayınca ya da Kağan’ın toplantısında çalınırdı. Yaya, atlı herkes meydana toplanmaya başladı.

Meydanın bir tarafında sarı tepede yanında aslanı ile birlikte Kağan duruyordu. Askerleri etrafında toplanmıştı. Kağan davul çalınan tepeye geldi ve davul sesi kesildi. Ortalık sessizliğe bürünmüştü. Tam bu sırada bembeyaz eğersiz atla Darkan Bilgini getirirler. Davul çalmaya devam ederler. O gün Darkan Bilgine son defa iltifat göstererek beyaz ata bindirip ve mavi postunu giydirip ölüme getirdiler. Darkan Bilginin yüzünde ölüm korkusu yoktu. Kara Kağan:

-Yanılan bilginim, sen bembeyaz ata binip, mavi postunu giyip milletin karşısında saygıyla ölüme gidiyorsun. Son defa söyleyeceğin nedir. Hayatta ne tür yanlışlar yaptın? Neler sevindirdi? Ne üzüntün kaldı dünyada?

-Kötü niyetli Kağanım, ben yanlış yapmadım. Sevincim benimle gidiyor, üzüntüm kaldı bu dünyada.

-Milletin karşısında doğruyu söyle!

-Zavallı halkın senin kötü niyetlerinin zararına uğradı. Zorla toplayan aklını ateşe atarak, karanlığa götürdün bütün milleti, bu benim üzüntüm.

-Ben Gök Tanrı’nın emirlerine baş eğmeyen, Tanrı’nın çizdiği sınırı bozan ve insanların nefsini bozan zararlı kitapları ateşe attırdım. İnsanoğlunu yoksulluğa üzülmeyen, zenginliğini övünmeyen günlerine döndürmek istedim. İnsan çok şey öğrendikçe daha fazlasını ister. Böylece Tanrı’nın sınırından çıkar. İnsanoğlu yaşadığına ve günü geçirmekte olduğuna sevinsin. Darkan denilen insanlar fukaralar gibi boğarak, keserek ve atılarak öldürülmez. Beyaz deriyle örterek ata bindirilir ve zorlamadan öldürülür.

Darkan Bilginin iki kolundaki damarlarını yanındaki iki asker kılıçla keser. Kanı su gibi akarak beyaz atın üzerinden geçer. Darkan Bilgin bunu umursamaz. Darkan:

-Ey zavallı Hun milletim, suyu dolu göl gibi idin, öyle döndün! İçinden siyah duman çıkıp dünyaya dağıldı. Millet azalır, devlet kuvvetsiz olur. Azaldıkça güçlülerin altında kalır, kaybolursun milletim…

-Yoo… Benim halkım dünyada ebedi kalır!

-Ey milletim, sen dinle! Sende akıl yokken başkasına tafsiye etmek ayıp şey. İnsanlığın senin aklın, aklın yoksa hayvandan farkın olmaz. Aklınla yap her işi. Kavganın başlanmasına da bitmesine de sen şahid olursun. Doğruyu seç, yolunu kaybetme. Elveda milletim!

Darkan Bilginin kanı aktıkça kuvvetsizlenir ve beyaz atın üzerine düşer. Yanındaki askerler, “Darkan baba seni nereden buluruz! Seni kaybettik” diye geleneğe göre bağırarak halkın ortasından tabutla geçer.

Milletin gürültüsünü şimşek sesi keser. Gökyüzünde siyah bulutlar dolanır ve yağmur yağar. Bütün halk ortalıktan kaybolur, karanlığa doğru gider aydın ışıklar.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 187. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 187. Sayı