HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
NIKA ZHOLDOSHEVA 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
HİDAYET ORUÇOV 4
Kardeş Kalemler 5
SEYFETTİN ALTAYLI 6
Emrah Yılmaz 7
“Çünkü ben büyüyecektim, talebe olacaktım, sonra da yazar olacaktım ve o kitapların yırtılmış, kaybolmuş sayfalarını yeniden yazacaktım.” (Elçin, Ak Deve) Giriş Modern Azerbaycan Edebiyatı’nın yaşayan en büyük ustalarından biri olan Elçin, 13 Mayıs 1943 yılında Bakü doğumludur. Edebiyatla ilgili bir çevrede doğan Elçin’in babası da ünlü hikâye ve roman yazarı İlyas Efendiyev’dir. Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Filoloji Fakültesi’nde öğrenim gören Elçin, Nizami adına kurulmuş Edebiyat Enstitüsü’ne asistan olarak kabul edilmiştir. 1968 yılında Sovyetler Birliği Yazıcılar İttifakı’na üye kabul edilmiş ve 1970 yılında “Azerbaycan Bedii Nesrinin Edebi-Tenkidi” konusundaki çalışmasıyla filoloji doktoru olmuştur. Hariçteki Azerbaycanlılarla kültürel ilişkileri yürüten Vatan Cemiyeti başkanlığını da yürüten Elçin, 1993 yılında bu görevinden ayrıldıktan sonra Azerbaycan hükümetinde başbakan yardımcısı olarak çalışmaya başlamıştır. Edebi çalışmalarına 1959 yılında yayınladığı bir hikâye ile başlayan Elçin’in 1966 yılında ilk hikâye kitabı “Min Geceden Biri” yayınlanır. 1975 yılında “Baladadaşın İlk Mehebbeti” adlı kitabı Rusça’ya tercüme edilir. 1977 yılında “Talvar” adlı hikâyesi yılın en iyi hikâyesi ödülünü alır. 1982 yılında roman ve hikâye alanındaki başarılı çalışmalarından ötürü Sovyetler Birliği Lenin Komsomola ödülüne hak kazanır. Yine aynı yıl “Baladadaşın Toy Hamamı” adlı hikâyesi Sovyetler Birliği Yazıcılar İttifakı tarafından en iyi hikâyeye layık görülür. İlk romanı Mahmut İle Meryem 1983 yılında yayınlanır. Bu romanı 1985 yılında yayınlanan Ak Deve romanı izler. 1989 yılında ise sistemin zorbalıklarını dile getiren Ölüm Hükmü yayınlanır. Hikâye ve romanlarıyla Azerbaycan Edebiyatı’nda tam anlamıyla bir yol açıcı, aydınlığın geldiği bir ocak olan Elçin’in eserleri İngiliz, Fransız, İspanyol, Arap, Fars, Macar, Alman, Çek, Slovak, Bulgar ve diğer dillere tercüme edilmiş, Türkiye Türkçesi’ne de aktarılmıştır. * Doç. Dr.; Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Elçin’in başlıca eserleri şunlardır: Bin Geceden Biri (hikâyeler), Açık Pencere (uzun hikâye), Sos (uzun hikâye), Gümüşü Narıncı (hikâyeler), Bu Dünyadan Gatarlar Geçer (hikâyeler), Bir Görüşün Tarihçesi (hikâye ve uzun hikâyeler), Tenkit ve Edebiyatımızın Problemleri (inceleme ve eleştiri), Bülbülün Nağılı (hikâyeler ve uzun hikâyeler), Mahmud ve Meryem (roman), Beş Dakika ve Edebiyat (hikâyeler ve uzun hikâyeler), Ağ Deve (roman), Ölüm Hükmü (Belgesel roman) Bu eserlerin dışında Elçin’in çok yönlü yazarlığını ortaya koyan, tiyatro eserleri, tercümeleri, biyografileri ve araştırma eserleri de bulunmaktadır.
I- Sanatı Sovyet rejimi tarafından benimsenen Toplumcu gerçeklik, Marksizm’in sanat ve edebiyat alanına yansımasıdır. 1934 yılında Moskova’da toplanan Yazarlar Birliği Kongresi, Maksim Gorki tarafından özetlenen dört ilkeyle toplumcu gerçekçiliğin ilkelerini ortaya koymuştur. Bunlar:
1. Toplumcu gerçekçilik pragmatik bir edebiyattır ve bir tezi savunur.
2. Edebiyatta insanı belirleyen en temel öğe kolektivizmdir.
3. Yeryüzünde yaşayan insanın ulaşmak isteyeceği en son amaç yeryüzünde yaşamak mutluluğudur. Yani yaşam maddesel ve doğal olanla sınırlıdır.
4. Sosyalist bireyselliğin getirilmesi bu edebiyatın ana amacıdır. Toplumcu gerçekçilik didaktik bir amaç taşır. Bu bağlamda edebiyatın siyasetin güdümüne girmesi ve giderek sisteme angaje olması, yazarların serbest hareket edebilecekleri özgür düşünce alanları yaratabilmelerinin önünü kapamıştır. Sovyet yazarı, ideolojinin bu kısıtlamalarından 60’lı yıllardan sonra kurtulmaya başlar ve daha serbest hareket etme imkânına kavuşur. 1960’dan sonrası bir başka dönemdir: “1960’lı yıllar Azeri edebiyatında yeni bir devrin başlangıcıdır. Çağdaş Azerbaycan hayatı veya çağdaş insan ele alınmış; nispeten ideolojik yaklaşımlardan uzak, realist eserler, değişik teknikler ve anlatım yollarıyla ortaya konulmuştur.”(Akpınar 1994:78) Bu dönemde Azerbaycan Edebiyatı’nda kendilerini gösteren Elçin, Anar, Yusuf Samedoğlu, Mevlüt Süleymanlı gibi yazarlarla yeni bir nesil ortaya çıkar. Artık edebiyatta gerçek insanı görme, insanı ruhi durumuyla, iç dünyasıyla ortaya koyma gibi önemli meseleler ön plana geçer. Bu, bir bakıma insanı anlamak, anlatmak, edebiyatı ideolojinin hâkimiyetinden kurtarmak, edebiyata kaybettiği canlılığı yeniden kazandırmak, edebiyat aracılığıyla geçmişi ve bugünü birleştirmek amacı da taşır. Bu nesli önemli kılan, insanı ön plana çıkararak, edebiyatı ideolojinin dar gerçekliğinden kurtarmış olmalarıdır. Bu durum elbette perestroyka gibi edebiyatın yeniden yapılanmasıdır. Kendine, kendi toplumuna ve insanına dönme, kişinin kendi benliğine dönmesi için edebiyatı yeniden inşa etmesidir. 60 lılar Edebî Ekolü ya da bir başka ifadeyle yeni nesil, 1930-1960 yılları arasında Sovyet sisteminin edebiyattan dışladığı “insan”ı ve “insanın iç dünyası”nı, yeniden edebiyatın gündemine taşıyan önemli bir edebî nesildir. Azerbaycan Edebiyatında, bir devre adını da veren 1960 kuşağı edebî neslin güçlü kalemlerinden ve en üretken yazarlarından biri de Elçin Efendiyev’dir. Yaşadığı ve eser verdiği dönemin toplumsal, siyasal ve ekonomik özellikleri yanında; o dönem insanının iç dünyasını ve ruh hâlini roman, hikâye ve tiyatro eserlerinde büyük bir başarıyla işleyen ve 60’dan sonra gelişen yeni nesrin önde gelen yazarlarından biri olan Elçin Efendiyev, eserlerinin büyük bir kısmını Sovyet ideolojisinin zirvede olduğu bir dönemde yazmış olsa da, sisteme angaje olmak yerine Azerbaycan Türk Edebiyatı’na hizmet etmeyi amaç edinmiş ve eserlerini bu yolda vermiştir. Elçin’in, roman ve hikâyelerinde halk kültürüne ait unsurlar oldukça belirgin ve belirleyicidir. Onun eserlerinde Azerbaycan Türklerinin kültürü ve Sovyet döneminde karşılaştıkları problemlerin ön planda yer alıyor olması, -geçmişe ait edebi birikimin toplumun içinde yaşadığı dünyada yitip gitmemesi için tarihselliğini sağladığı düşünüldüğünde yazarın, toplumun bu metinlere tutunarak, onlar aracılığıyla geçmişiyle bağ kurması ve bu günü anlamlandırmasına katkı sağladığının en belirgin göstergesidir. Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Milli Edebiyatın İcat Edilişi” adlı kitabında bir milletin millet olabilmesi için iki şeye ihtiyacı olduğunu söyler: “Sınırlarını genişletmek ve kendi edebiyatını yaratmak” (Jusdanis 1998, s. 76). Bu ifade, ortak değerler yeniden inşa edilirken, edebiyatın bu inşa sürecine katkısı olarak da değerlendirilmelidir. Milli kültür, toplumsal belleğin mülküyse ve insanların duyarlılığına etki ederek, toplumsal bir mutabakat oluşturmada bir araç olarak kullanılacaksa, bu etkilemenin edebiyatın katkısıyla olacağı açıktır. Toplumsal ve bireysel anlamdaki tüm kazanımların ortak ifadesi olan milli kültür, bu anlamda bireysel kimlikleri daha büyük bir birliğe bağlar. Bu bağlantıyı sağlayan şey, edebiyattır. Bu bağlamda 60 sonrası, edebiyatın kuru kelimelerin bir araya gelerek oluşturduğu metinler topluluğu olmasından daha çok, nıspi bir bağımsızlığın doğurduğu özgürlük ortamının edebiyata yansımasıyla, hemen her edebi türde problemlerin ideolojinin kuşatmasında olmadan işlenmeye başlamasının önünü açmıştır. Edebiyatın kendine, kendi insanına dönerek öze dönüş metni haline gelmesi, kaybedilen insanı ve insani birikimi arama ve yeniden ortaya koyma noktasında önemli bir çaba olarak değerlendirilmelidir. Bu durum,: “Yürü Ayvaz’ım dönelim dağlara” demektir, yani aslına dönmek demektir.
II- Elçin ve Türkiye Türkçesi’ne Aktarılan Eserleri Doksanlı yılların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, bu coğrafyada yaşayan Türk toplulukları da birer birer bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu önemli süreç, aynı ruhu, aynı kültürü ve aynı dili paylaşan toplulukların yakınlaşmasını da beraberinde getirdi. Bu yakınlaşmanın başında, ortak değerlere sahip bu toplulukların yetiştirdiği edebi şahsiyetler ve onların kaleme aldığı eserler gelmektedir. Bu iki önemli unsur aynı zamanda Türk Dünyası’nın ortak temellerini oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği öncesi sözlü ve yazılı kültür yollarıyla sürekli bir ilişki içinde olan Türk Dünyası, Sovyetler Birliği döneminde bu ilişkilerin devamını sağlayamamıştır. Ancak uzun süre kopuk olan kültürel ve edebi ilişkiler Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra tekrar başlamış ve çeşitli Türk şivelerinden eserlerin Türkiye Türkçesi’ne aktarılmasıyla yeniden başlamıştır. Yeniden başlayan ortaklıklar bağlamında Azerbaycan ve Türkiye arasındaki edebi kültürel ilişkiler 1990’lı yıllara kadar sınırlıdır. Ancak 1990’lı yıllardan sonra “popüler yayın anlamında edebiyat eserleri, özellikle de roman aktarmaları yoğunlaşmaya başlamıştır.” Bu anlamda en yaygın eserleri aktarılan yazarlardan birisi de Elçin’dir. Elçin’in Mahmut İle Meryem, Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü, Ak Deve, Ölüm Hükmü gibi eserleri Türkiye Türkçesi’ne aktarılmıştır. Bu eserler bir taraftan Çağdaş Türk Dünyası Edebiyatı’nın bizim geçmiş edebiyatımızı, bugünkü edebiyatımızı içine alan büyük bir ortak miras olduğu, bir taraftan da Azerbaycan Türk Edebiyatı’nın edebiyat ve kültür bağlamında büyük bir zenginliğe ve derinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Açıkçası, yukarıda sözü edilen ortaklık, zenginlik ve derinlik bağlamında, adları farklı olsa da, aynı kökten doğmuş ve aynı kaynaktan beslenen dünyanın bir başka yerinde yaşayan Türk topluluklarının ortaya koyduğu eserlere bakıldığında bugün bile bu ortaklığın izlerini sürmek mümkün olmaktadır. O halde, eğer Türk dünyası edebiyatlarının ortak temellerinden söz edeceksek, Duymaz’ın haklı tespitiyle, ortak ve bütüncül bir Türk Edebiyatı kavramı, siyasi ve coğrafi sınırları aşarak kültürel sınırlar içerinde gelişebilir. Bunun yolu da Elçin gibi edebi tecrübelerin öğrenilmesinden geçmektedir. (Duymaz, 2012)
Hikâyeler
Özellikle 60’lı yıllar Azerbaycan hikâyesinde en güzel örneklerinin verildiği, deyim yerindeyse öykünün çiçek açtığı zamanlardır. Stalin’in ölümünün ardından yazarların eskiye göre daha serbest davranma imkânına kavuşmaları, Elçin, Anar, Yusuf Samedoğlu, Ekrem Eylisli, Sabir Azeri Mevlüt Süleymanlı gibi yeni nesil yazarlarınca Azerbaycan’da milli şuur, kendine dönme, kaybolan insanı yeniden keşfetme ve özgürlük gibi önemli düşüncelerin uyandırılmasında büyük katkılar sağlamıştır. Açıkçası bir milletin geçmişindeki dinamikleri fark etmesi ve onları yeniden benimseyerek yüceltmesi de buna bağlıdır. Bu kültürel ve edebi inşa, kimliği yeniden kurgularken, o zamana kadar yaşanan sıkıntıları da hafifletmiştir. Elçin’in bu nesil içindeki önemine vurgulayan Adıgüzel, onun özellikle özgürlük idealinin en güçlü yazarlarından birisi olduğunu ifade eder ve 60’lı yıllar Azerbaycan nesrinin gelişiminde özel edebi tarihinde yeni bir merhale olduğunu ekler (Adıgüzel 2001:70) Özgürlük ideali açısından onun hikayelerine bakıldığında Sovyet sisteminin her şeye rağmen güçlü olduğu zamanlarda bile Elçin’in yazdıklarını değiştirmeden okuyucusuna ulaştırdığı görülür. Türkiye Türkçesi’ne “Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü” adıyla aktarılan kitapta Elçin’in ondört hikâyesi bulunmaktadır. Kitabın ilk hikâyesi Değişim, yirmi sekiz yaşındaki genç besteci S. Gayıblı üzerine kuruludur. Yazar, sosyalist toplumun monotonluğunu kahramanı üzerinden anlatır. Bu monotonluk, insanları kapalı, kötü evlerde yaşamaya alıştırmıştır. Kişinin bu monoton çirkinlik denizinde güzeli bulması için araması gerekir. Hikâyenin adı olan Değişim’de bu tespiti doğrulamaktadır. Yazar, problemi, kahramanın sürekli giydiği ama bir taraftan da nefret ettiği sarı ceketi üzerinde somutlamıştır. Sarı ceket bütünüyle bir tekdüzelik sembolüdür. S. Gayıblı evden dışarı çıkmak için sarı ceketi üzerine giydiğinde ceketin sürekli renk değiştirdiğini fark eder. Ceketi üzerinden çıkartmak ister ancak Aslı’nın düğmelerinin çözülmediği gibi, S. Gayıblı’da ceketi üzerinden çıkaramaz. Öylece kendini evden dışarı atar. Eve geri döndüğünde de sarı ceketi çöp bidonlarından birine fırlatır. Sarı ceketin sürekli renk değiştirmesi bir değişim arzusunun ifadesidir. Bu ifade, monoton bir çirkinlik denizinde bir güzellik adasıdır. Elçin, hikâye kahramanına bu teklifi götürür ve diğer ceketi telkin eder. Böylece, yaşamdan koparılıp kutulanan, evlere hapsedilen insanlar yeniden gerçek hayata dönerler. Kitabın ikinci hikâyesi Tiren, Picasso, La Tour, fantastik öğelere yer veren bir hikâyedir. Hikâyenin kadın ve erkek iki kahramanı Mavi döneminde akrobatların ve sirk yaşamının hüzünlü yanlarını yansıtan Picasso’nun “Fakirler Sofrasında” ve tablolarında karanlık temalar ve onları aydınlatan mum ışıklarını sıkça kullanan Fransız ressam Georges de Latour’un “Aziz Sebastian’a Yas Tutan Azize İrene” tabloları üzerine bir tren yolculuğu sırasında konuşurlar. Her iki hikâye kahramanının ortaklığı bu tablolarda anlatılanları ve tablodaki kahramanlarla tanışmış olduklarını sanmalarıdır. On Yıl Sonra hikâyesi liseli gençlerin ilk aşklarından bahseder. Hikâyenin kahramanı, Senuber adlı annesiyle yaşayan bir genç kıza âşıktır. Baş başa olduklarında sürekli evlilikten söz açarlar. Ancak henüz öğrenci olduklarından bu hayalin gerçekleşmesi için uzun zaman gerekecektir. Senuber’in ise hayatını geçirdiği küçücük odadan kurtulmak için beklemeye tahammülü yoktur. Senuber, hikâyenin sonunda kendisinden daha büyük biriyle evlenmeye karar verir. Sevgi, aşk, romantizm; kapitalist modern gerçekliğe yenik düşer. Baladadaşın İlk Aşkı, dünyanın en karşı konulmaz akışlarından biri olan aşka dairdir: Baladadaş’ın Sevil’e duyduğu imkânsız aşk. Aşk sayesinde insan sosyal statü, gelenek, töre vb. farklılıkları aşarak bütün olumsuzlukların üstesinden gelir ve özgürlük arzularını gerçekleştirir. Ancak hikâyede anlatılan tutkulu yöneliş ve bağlanma hali sadece Baladadaş için geçerlidir. Sevil, onun için aynı şeyleri hissetmez. Elçin, imkânsız da olsa tek taraflı olan bir aşkın bile insan için bir tutunma noktası olduğunu, dünyanın karmakarışık boşluğunda insanın yitip gitmemesini sağladığını vurgular. Romanın sonunda ilk aşk macerasını trene binip giderken bir kez hatırlaması bile aşkın insanı kendine götürdüğünün ve onu kendinde kıldığının ispatıdır. Kış Masalı, Bakü’nün birbirine bitişik eski, bir iki katlı binalarının çevresinde küçük, yuvarlak bir adaya benzeyen avlulardan birine sıkışmış ihtiyar Kerim Kişi’nin karın yolları kapattığı günlerin birinde her gün gittiği Birheh’teki bağ evine gitme arzusunun anlatıldığı bir hikâyedir. Dışarıda tipi şiddetlidir. Gitmesine imkân yoktur ancak köpeği Nabran orada zincirli kalmıştır. Oğlu ve gelinini tüm engellemelerine rağmen Kerim Kişi deyim yerindeyse Birgeh’e kaçar. Hikâyenin sonunda hasta yatağındadır, görülmeye değer bir güneş vardır. Yazar, şunları söyler: “Bundan sadece iki gün evvel Nabran gibi koca bir köpeğin kulübede kalıp tipiden inildediği kimsenin aklına gelmezdi.” Kerim Kişi, tıpkı Toprak Ana romanındaki Tolgonay gibi hatıraların, geçmişte yaşanmış anıların mekânı olan Birgeh’e gitme arzusundan vazgeçmeyerek, kendisine açılan içtenlik değerlerine karşılık verir. Yazar, böylece evrensel anlamda yaşama refleksinin sadece insanlar için değil, insan dışındaki canlı/cansız varlıklar için de geçerli olduğunu vurgular. Çardak hikâyesinde, emekli insanların hayatlarından bahsedilir. Aliabbas kişi, adlı sanlı bir dülgerdir. Ancak her şey geride kalmış, yaşlanmış, birkaç sene önce emekli olmuştur. Eskisi gibi çalışabileceğini göstermek için sokak kapısında bir bank yapmaya başlar ama elini yaralar. Kendisini avludaki yüz yaşındaki dut ağacına benzetir. Şimdi sanki güz mevsimidir ve dalları da dut gibi kupkuru olmuştur. Kara dutun yüz yaşını tamamladığı gün her şeyden elini ayağını çekmek ve tüm aletlerini satmak ister. Kapının önünde bir tezgâh açar ama çekiç ve bıçkısına müşteri bulamaz. Çünkü makineler de modernleşmiştir. Aradan üç gün geçer. Dördüncü gün Aliabbas elini yaraladıktan sonra yarım bıraktığı bankı tamamlar. Hem kendi hem de komşu evlerin pencereleri tamir edilir. Balacahanım’ın evinin önüne de bir bank yapar. Bir de çardak yapma sözü verir. Çardağın bitmesi için bir günlük işi kalmıştır. O gece uykusunda ölür. Sabah görülmemiş bir hadise olur. Çardak yapılmıştır. Artık herkesin arasında Aliabbas kişinin çekiç ve bıçkısının gece ustalarının yarım bıraktığı işi tamamladıkları konuşulmaktadır. Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü hikâyesi, Şuşa’dan bahseder. Karabağ Hanı Penah Ali Han Cavanşir tarafından kurulan, başı dumanlı Şuşa. 8 Mayıs 1992 yılında Ermeniler tarafından işgal edildikten sonra yağmalanmış, büyükten küçüğe herkesin, başındaki dumanın çekilip yeniden öz yurtlarına kavuşacaklarına inandıkları güzel şehir. Şuşa tatilevine nenesiyle birlikte istemeye istemeye tatile gelen Cavanşir, aynı yerde tatil yapan ve Cavanşir’e aşık Dürdane ve Cavanşir’in ilgi duyduğu mimar Medine Hanım. Ca vanşir, genç kızların peşinde koştuğu bir delikanlı. Kimseyi beğenmez. Dürdane’yi bile. Bir gün gezi parkında otuzlu yaşlarda güzel ve alımlı bir kadına rastlar. Medine Hanım, Şuşa’dan, onun güzelliğinden, Şuşa’da sevginin arınıp güzelleştiğinden bahseder. Bir gün Medine Hanım Cavanşir’i odasına davet eder, ancak Cavanşir bu davete icabet etmez. Ayakları onu başka bir yere götürür. Şuşa tatilevi arkada kalır. Karanlık, karşıda görülen köylerin ışığı yüreğine bir başka sıcaklık getirir. Yarınki günün yeniden doğduğu gün olacağını düşünür ve tercihini Dürdane’den yana yapar. Bülbülün Nağılı hikâyesiyle Elçin arasında bir bağlantı kurulabilir. Şafağın açması ve günün doğmasıyla başlayan hikâye, yazarın da geleceğe umutla baktığını gösterir. Hikâyede adından da anlaşıldığı gibi kafese konulmuş bir bülbülden bahsedilir. Bir kafesin içindeki bülbül, hüzün dolu nağmelerden dolayı sararıp solmuştur. Bu nağmeler dünyanın gamından, kederinden haberler verir. Bülbül kocaman bir kafesin içinde olmasına rağmen yalnız ve mutsuzdur. Bir süre sonra bülbül kafesten çıkarılır, özgür olur. Kafesten çıkış: “Sarı bülbül dağlarv aşıb, dereler keçdi, çaylarda çimip, bulaglardan su içdi, az getdi, çoh getdi, dere depe düz getti.” Gibi masalsı söyleyişlerle anlatılır. Sarı bülbül, yaşlı meşe ağacının yanına gelir. Meşenin üzerinde en güzel nağmelerini okur ve bunun üzerine meşe canlanır. Ancak kısa bir süre sonra nağmeler kesilir ve bülbül ölür. Baladadaşın Düğün Hamamı, askerliğini bitirip köyüne geri dönmüş ve bir süredir inşaat dairesinin kamyonunda çalışan Baladadaşın düğünüyle ilgili bir hikâyedir. Elekber, köyün tek hamamının müdürüdür. Köyün bütün gençleri düğün hamamını bu hamamda yaparlar. Baladadaş’ın Elekber’le tartışması büyük bir problem olur. Acaba düğün hamamı nerede yapılacaktır. Baladadaş Elekber’den özür dilemesi için yalvaranlara nuh der peygamber demez. Hikâyenin sonunda köyün geçleriyle hamam denizde yapılır. Ayakkabı’da, Bakü’nün “medeni” restorantlarından birinde çalışan Bebir’in hikâyesi anlatılmaktadır. Bebir, çalıştığı yerde sürekli yükselecek ve belki de bir otelin müdürü olacaktır. Şu anda tek sıkıntısı ayakkabısının bir ölçü küçük olması ve ayaklarını sıkmasıdır. Bebir’in burada çalışmasının tek sebebi bu restorantta bulduğu kültürü başka yerde bulamayacağını düşünmesidir. Bir akşam restoranttan içeriye Bebir’in çocukluk arkadaşları girer. Canı sıkılır. Çünkü uzun yıllardır köyle arasına büyük mesafeler girmiştir. Onları bir masaya oturtur, mesafeli davranır. Arkadaşı Sarı Zakir, bir süre sonra bağırarak Bebir’i yanına çağırır ona öğretmenleri Ebdülkerim muallimden, onun vefatından söz eder. Birlikte onun hatırasına kadeh kaldırmayı teklif eder. Bebir, önce reddetse de sonra kabul eder. Kadehler ardı ardına içilir ve en sonunda Bebir kendine gelir. Ağlamaya başlar. Restoran çıkışı ayakkabılarını çıkarır. Artık yalnız ayakları değil bedeni de özgürlüğe kavuşmuştur. Hotel Bristol, kahramanların kendileriyle, yalnızlık, hayat ve ölümle ilgili düşünceleri etrafında gelişir. Elçin, hikâyenin kahramanı Hotel Bristol, asıl ismiyle Meleyke’nin etrafında, milyonlarca yıl evvel doğan güneşin bugün de yarın da yine eskisi gibi çıkacağına bu devamlılığa rağmen tabiat karşısında insanın güçsüzlüğü ve ölümlülüğüne vurgu yapar. Hüngürtü hikâyesinde ise vicdanı ile uyuşamayan kahraman, kendisini bir çınar ağacına sorgulatır. Sistem yıllar boyu bozuk bir nesil yetiştirmiştir. Güçlü olanlar zayıf olanları ezmiş ve insanlar sistemin amaçları uğrunda bir kerelik kullanılmışlardır. İşler kanunsuzluk ve düzensizlik içinde yürümektedir. Rüşvet ve ahlaksızlık alıp başını gitmiştir. Böyle bir birikimin içinde yetişen ve ona göre hareket eden hikâye kahramanı da Çınar ağacıyla konuşarak kendisine yol gösterici olmasını ister. Çınar, vatanı simgeler. O halde çınar hikâyede vatanın savcısıdır. Grilik içinde İki Kişi artık emekli olmuş ve hastalıklarla boğuşan kahramanın ölümü, yalnızlığı ve evliliğini sorgulaması üzerine kurulmuştur. Paris’te Bir Trafik Kazası, Kerim Hocanın damadının Paris’te bir kaza geçirmesi üzerine Paris’e kimin gideceği üzerine yapılan tartışmaları anlatır.
Romanları
Ak Deve
Ak Deve, II. Dünya Savaşı yıllarında Bakü’de geleneksel hayatın tüm canlılığıyla yaşandığı bir mahallesinde geçen dramatik olayların küçük bir çocuk olan Aliekber’in bakış açısıyla anlatıldığı önemli bir romandır. Romanın önemi, sadece tarihî ve siyasî bir arka planı/ geçmişi değil, geleneksel hayata ait pek çok bilgiyi içerinde barındırmasından kaynaklanır. Halk arasında hâlâ canlılığını sürdüren masallar, efsaneler, rivayetler vb. romanın zengin bir görünüme sahip olmasını sağlar. Ak Deve romanında ana mekân önemli bir hayat alanı olan mahalledir. Kültürü yapan, taşıyan ve devam ettiren insanlar bu mahalle içerisinde yaşarlar. Bu çerçevede mahalle, yazarın geçmişiyle bağ kurarken yararlandığı, içerisinde yaşayanların mazisini, kültürünü ve tarih içerisinde varoluş macerasını temsil eden bir bellek mekânıdır. Elçin, bu mekân içerisinde yaşanan insanî ilişkilerle ortaya koyduğu ortak değerler aracılığıyla, milletine ait yaratıcı gücü ve atalarının sesini bugüne taşımıştır. Bu mahallede terkibi idare eden şeyler, manzara, mimari onlarla kurulmuş, onlarla beraber olmuştur. Mahallenin bu anlamda geleneksel birikimi bütünlüklü bir şekilde ifade eden bir unsur olması, kolektif bilince de işaret eder. Bu bilinç öylesine güçlüdür ki, mahallenin yaşlı adamlarından Aliabbas kişi, çocukları kendisini yanlarına almak istediği zaman, “Beni öldürmek mi istiyorsunuz, mahallesiz bir gün bile yaşayamam ben.” der. Şehrin içindeki mahalle kentten koparılmış, kültürü ve dini hayatı tüm canlılığıyla yaşatan bir mekândır. Elçin, kültürel malzemeyi kullanarak karşı olduğu düşünceleri eleştirmekte ve yabancı olanın karşısına yerli olanı koymaktadır. Elçin, milletine ait değerleri ortaya koyarak toplumun dinamiklerini yeniden harekete geçirme arzusunu Dede Korkut’a, Köroğlu’na, Sabir’e, masallara, tekerlemelere, halk inanışlarına vurgu yaparak ortaya koyma gayreti içindedir. Mircea Eliade, mitlerin, efsanelerin, destanların, kişilerin tarih içerisindeki yerini kavradığı kültürel bellek mekanları olduğuna vurgu yapar (Eliade 1993:12) Elçin’de, hem Azerbaycan kültür geleneğindeki bu malzemeyi kullanarak hem de gelenekteki önemli metinlere gönderme yaparak, sıkıntılı zamanları, bu malzemenin ortaya koyduğu enerjiyle aşmaya çalışır. Eserin önemli arka fonlarından biri de savaştır. Elçin, savaşı, insanı ve insana ait bütün değerleri ortadan kaldıran karanlık/şeytani bir yüz olarak işler. Çünkü savaş başladıktan sonra bütün mahalle, bütün sokak boşalır. Mahalleye bir yetimlik çöker. Gençler savaşa gider ve geri dönmez. Bu yalnızlık ve yetimlik romanda Aliabbas Kişi ve Ziba teyzenin evlerinin kapısına vurulan kocaman kara kilitlerle ifade edilir. Üstelik bu kilitler sadece iki eve değil, bütün mahalleye asılmış gibidir. Savaş başladıktan sonra sadece Aliekber’in değil mahallenin hayatı da savaştan önce ve savaştan sonra olmak üzere ikiye ayrılır: “Savaş başladıktan sonra adeta dünyanın bütün toyları düğünleri ebedi bir uzaklıkta, geçmişte kalmıştı. Bütün mahallemizde evlerin kapısı ağzında taziye çadırları kurulduğu bir vakitte birilerinin evlenmek istemesi, dünürcülüğe gitmesi insanı hayrete düşürüyordu, üşütüyordu.”(Elçin 1999:172) İfadeleri, savaşın insanlar üzerindeki tesirini, mahallede hiç erkek kalmayışını, yoksulluk ve sefaleti oldukça gerçekçi bir şekilde ve ürpertici bir üslupla ortaya koyar. Yalnızlığın, kimsesizliğin, yetimliğin, kendi toprağında garip kalmanın ve ölümün insanları üşüttüğü bu romanda Ak Deve ölümün simgesidir. Yarı bilge yarı meczup Balakerim, Aliekber ve arkadaşlarına ak deveyi ve üzerindeki yolcuyu anlatır. Yolcu elbette insandır ve kaderi binlerce yıldır hiç değişmemiştir. Doğumla başlayan hayat, ölüme doğru akmaktadır. Ak deve insanı aktığı yere taşıyan hayattır. Aliekber, mahallesindeki hiç bir insanın kapısına ak devenin yatmasını arzu etmediği halde ak deve/ölüm herkesin kapısını birer birer yoklayacaktır. Sonuçta bu mahalle bir yandan geleneksel olanı devam ettirmeye çalışırken, bir yandan da yeni hayat tarzına yani Sovyet hayatına alışmaya çalışmakta ve eski ile yeni düzen sürekli çatışmaktadır. Ancak, sistemin etrafında bürokratikleşme, savaş, şehirleşme, şeyleşme, hayatın yavaş yavaş ekonomiye/paraya tahvil olması, şiirsel gerçekliğin yavan gerçeklik karşısında mağlubiyetini hazırlar.
Mahmut İle Meryem
Mahmut İle Meryem romanı, Kerem İle Aslı hikâyesinin Azerbaycan varyantından yararlanılarak kurgulanmış bir aşk hikâyesidir. Romanı aktaran Duymaz’ın ifadesiyle bu türden eserler için romanlaşan destan ya da destanlaşan roman ifadesini kullanmak doğrudur. Destan, Osmanlı hakanı Yavuz Selim ve Safevi Türkmen Hanı Şah İsmail’in çatışmasını tarihi bir zemine oturtarak anlatmaktadır (Duymaz 1997:7) Kaya’ya göre, halk değerlerinden yola çıkarak yeni ürünler ortaya koyma geleneği sanatta çağdaş gerçekçilik anlayışının önemli unsurlarından biridir. Türk edebiyatında da pek çok romancı ve şairin ürünlerinin, halk motiflerinden yola çıkılarak güncel bir yorumla yeniden yaratıldığına tanık olunmaktadır. (Kaya 1993:41) Çok zengin bir sözlü kültür geçmişine sahip olduğu bilinen Azerbaycan Edebiyatı’nın da bu paydan nasibini almaması elbette düşünülemez. İnsanlığın durmadan devam eden hayatı, hep istikbale yönelik olduğu halde, yeni nesillerin hayat kaynağı ve mirasının geçmişin tecrübeleri olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bu mirasa sıkı sıkı sarılmanın bozulmayı engellediği de bilinmektedir. Edebî nevilerde bu malzemelerin kullanılması, işlenilmesi millî mirasın, geleneklerinin, edebiyatının korunarak bir sonraki nesle aktarılmasında önemli bir yer tutmaktadır. Burada şunu da vurgulamak gerekir ki, Manas destanı, nasıl Kırgızların millî hafızalarının bir metniyse ve bu destan Aytmatov’un eserlerine temel teşkil eden kültür mirasından biri, hatta en önemlisi ise, Dede Korkut, Kerem İle Aslı, Azerbaycan’ın millî hafızasının ve yazarlarının eserlerinin temel metnini teşkil eden önemli bir kültür mirasıdır. Bu durumun” Her halk kendi kültürünü, kendi dilini, folklorunu kullanmakla büyük olur.” düşüncesiyle ilgili olduğu açıktır. Mahmut İle Meryem romanı, 16. Yüzyıl başı ve sonunu kapsayan dönemi içine alır. Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim’in çağa damgasını vurduğu bir devirdir. Azerbaycan’da beylikler dönemidir. Yazar, bu iki gücün mücadelesinin nelere sebep olabileceğini bir aşk hikâyesi üzerinden anlatmaya çalışır. Mahmut’un babası Ziyat Han, başında bulunduğu Karabağ Beyliğini elde tutmak için pek çok kişinin kanını akıtır. Annesi Kamer Banu’da oğlu için pek çok günah işlemiştir. Bu günahlardan sonra Mahmut’un mutlu olma şansı yoktur. Bütün egemenlik çabalarına karşın Mahmut hiçbir zaman ne annesi ne de babası gibi asıp kesen biri olmayacaktır. Yüreği cam gibidir. Bu cam gibi yürek bir gün keşiş kızı Meryem’e vurulur. İmkânsız bir aşktır bu. Meryem İsevi, Mahmut Muhammet ümmetindendir. Meryem istese de baba razı gelmez bu duruma. Meryem gibi bir kızın Mahmut gibi bir oğlanla sevdası tüm dünyanın alev alev yanması demektir. Baba Keşiş’in kendi dinine ihanet etmesi mümkün değildir. Yoksa dünyaya kendisini bağlayacak başka ne olabilir. Baba keşiş bohçasını toplar ve Meryem’i de alıp Gence’den kaçar. Bundan sonraki macera her şeyi geride bırakıp aşkının peşine düşen Mahmut’un hikâyesidir. Meryem ve babası kaçar Mahmut kovalar. En sonunda Erzurum hâkimi Süleyman Paşa’nın yardımıyla bir araya gelirler. Ancak Baba Keşiş’in kızına giydirdiği elbise âşıkların sonu olur. Meryem’in düğün elbisesi üzerinden çıkmaz. Bunun üzerine Mahmut’un sinesinden bir ah kopar, bu ah bir küme ateş olur ve önce Mahmut’u sonra da Meryem’i bir avuç küle döndürür. Roman, hiçbir geleneğin, dünyaya ait hiçbir kısıtlayıcı bağın sevgiye karşı çıkamayacağı düşüncesi üzerine kurulmuştur. Romanın tarihsel bağlamda kapsadığı dönemin kaotik ortamı düşünüldüğünde, aşk; her an ensede hissedilen ölümün ve ölümün yok edici tehditi karşısında konumlanan insan soyunun karanlık bir boşlukta yitip gitmemesini sağlayan soylu bir değer olarak karşımıza çıkar. Yüreklerini din engelini bile aşarak birleştirerek bütün güçlüklerin karşısına tek yürek çıkan ve tek yürek ölüme giden Mahmut İle Meryem’in bu soylu tavırları, tüm evreni yeniden tanzim edecek niteliktedir. Korkmaz’ın ifadesiyle, zaman ve mekân ötesindeki ruhun özgür yitimi olan aşk, sonsuz varoluşlara, doğuşlara açtığı insanı zincirlerinden koparır ve ölmezliğe eriştirir.(Korkmaz 2008:142) Elçin, aşktan söz ederken, milliyetçilik, Türklerin birliği, turan düşüncesi, din-mezhep, tarihteki devlet yönetimi anlayışı gibi fikirleri de sorgular. Erzurum hâkimi Süleyman Paşanın şahsında milliyetçilik ve Turan fikri, Baba Keşiş şahsında ise Hristiyanlığı, Yavuz Sultan Selim’le Osmanlı yönetimi ve Sünni İslam’ı, Şah İsmail’in şahsında ise Şii İslam’ı eleştirir. İki büyük güç, egemenlik alanlarını genişletmek için yaşadıkları çağı cehenneme çevirirken, bu durumdan en çok etkilenen, sefalet içerisinde yaşayan sıradan insanlardır. Açıkçası, savaşarak kendi varoluş kaynaklarına ihanet eden insanların, yüzlerini bir aşk hikâyesiyle yeniden hayatın kutsallığına çevrilmesi zorunludur. Bu yüzden Mahmut İle Meryem bir umut simgesidir. Romanda da Mahmut’un sadece Meryem’in peşine değil adeta hayatı öğrenmeye çıkması ve Elçin’in onunla insan sevgisini de anlatmaya çalışması bu durumu doğrular niteliktedir.
Ölüm Hükmü
Sovyet sisteminin baskısı altında kendilik değerlerini kaybetmeye zorlanan Orta Asya Türkleri, Sovyet Milleti idealine sürekli direnmiş ve millet kimliklerini ellerinden geldiği kadar korumaya gayret etmişlerdir. Kültürü ön plana çıkarmanın milliyetçilik yaftasıyla sürgüne ya da ölüme gönderilmeye sebep olduğu böylesi kaotik bir dönemde, kültüre sahip çıkma ruhunu canlı tutan yazarlardan biri de Elçin’dir. Ölüm Hükmü romanında rejimin baskılarını ve insanlık dışı uygulamalarını dile getirmiştir. Eser, “Sovyet devrine siyasi, iktisadi ve sosyal bakımdan ışık tutan çok yönlü bir eserdir.” Roman, yetmiş yıllık rejim tarihi boyunca kâğıt üzerine oldukça sempatik görünen ifadelerin, uygulamada ne kadar zalim, ne kadar adaletsiz bir şekle bürüneceğinin en güzel ifadesidir. Merkezinde insanın/insan sevgisinin olmadığı bir sistemin, insanı kısa sürede bilinci formatlanmış mekanik bir görünüme dönüştüreceği açıktır. Elçin’in on sekiz bölüme ayırdığı romanında sistemin yetiştirdiği mekanik insan görünümlerinden bahseder. Romanda leit motif gibi sürekli kendisinden bahsedilen Tilki Geldi kabristanlığı, burada yavruyken beslenen ama büyüdüğünde oradan ayrılmak zorunda kalan kabristanlığın köpeği Gicbeser, edebiyat fakültesinde öğrenci olan Murat Yıldırımlı, kabristanlığın müdürü olmanın imkânlarını kullanarak her türlü yasa dışı işe bulaşan Abdül Gafarzade, Stalin’in şerefine kadeh kaldırmadığı için sürgüne gönderilen Hıdır Muallim, sistemin elinde insanın/ kültürün ne hale geldiğini gösterir. Özellikle Tilki Geldi kabristanlığı müdürü tarafından ticaret yerine çevrilmiş/ içi boşaltılmış bir mekân olarak sistemin kendisidir. Elçin’in dikkat çekmeye çalıştığı bir başka nokta, 27 Nisan 1918’de Rus ordusunun Bakü’yü işgali ve Sovyet Rusya’ya ilhak etmesinin ardından Azerbaycan Türklerinin iki senelik özgür hayatının sona ermesi ve Azerbaycan Cumhuriyetini kuran aydınların sistematik olarak yok edildiği gerçeğidir. 1920-1921 yılları arasında binlerce insanın katledilmesi, sürgüne gönderilmesi, bu insanlık dışı durumun büyük bir trajedi olduğunu da göstermektedir. Bolşevik devrimi sonrası bir süreliğine esen yalancı bahar havası, devrimin taşlarının yerli yerine oturmasıyla kısa sürede yerini kışın dondurucu soğuğuna bırakmış ve devrim, masum insanları çarkları arasında hızla öğütmeye/tüketmeye başlamıştır. Binlerce insan hayatını kaybetmiş, evlerinden/yurtlarından koparılarak, bilmedikleri/görmedikleri yerleri yurt tutmak zorunda kalmışlardır. Devrim sonrasında Sovyet Rusya’nın hâkimiyetine giren Azerbaycan, büyük zulümlerle karşılamıştır bu yeni ve karanlık dönemi. Kolektifleştirme, Sibirya’ya gönülsüz sürgünlük, hapis ve ölümler, Azerbaycan’ın çektiği acıların kâğıda yani Ölüm Hükmü’ne dökülen kısa bir listesidir sadece.
Sonuç
Sonuç olarak, Sovyetler Birliği döneminde ortak köklere ve geleneksel birikime vurgu yapan bağların kesilmesi, -geçmişe ait edebi birikimin toplumun içinde yaşadığı dünyada yitip gitmemesi için tarihselliğini sağladığı düşünüldüğünde toplumun bu metinlere tutunarak, onlar aracılığıyla geçmişiyle bağ kurması ve bugünü anlamlandırmasının da yolunu kapatmıştır. Ancak, 1960 sonrası yeni nesil, egemen ideolojinin sanat anlayışının karşısına, merkeze insanı alan, sisteme angaje olmamış yeni bir bakış açısıyla, edebiyatta yeni bir yapılanma başlatmış ve edebiyat metinlerinde milli tarih, milli bilinç, milli hayat işlenmeye başlamıştır. Elçin’de 1960 sonrası yazdığı hikâyeleriyle, romanlarıyla; insanı ve insanın tarih içinde yaşama tutunmasını ve ayakta kalmasını sağlayan geleneksel değerleri ön plana çıkararak, edebiyatı ideolojinin dar gerçekliği dışına çıkarmaya katkı sağlamıştır. Başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi, edebiyatın kendine, kendi insanına dönerek öze dönüş metni haline gelmesi, kaybedilen insanı ve insani birikimi arama ve yeniden ortaya koyma noktasında önemli bir çaba olarak değerlendirilmelidir. Bu durum: “Yürü Ayvaz’ım dönelim dağlara” demektir, yani aslına dönmek demektir.
Kaynakça
ADIGÜZEL, Sedat (2001), Elçin Efendiyev’in Romanları Üzerine Bir Çalışma-Oluşumsal Yapısalcı Bir İnceleme Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s.70 ADIGÜZEL, Sedat (1999), “Ölüm Hükmü ve Tarihi Gerçekler”, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, s. 12.
AKPINAR, Yavuz(1994), Azeri Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul: Dergâh Yayınları.
DUYMAZ, Ali (2011), “Türkiye Türkçesine Aktarılmış Azerbaycan Romanları Üzerine Bir Değerlendirme”, Yayınlanmamış Bildiri, Azerbaycan-şünaslığın Aktual Problemleri 3. Beynelhalk Elmi Konferans, 2-5 Mayıs 2012 Bakü.
EFENDİYEV, Elçin (1994), Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü Hikâyeler (Aktaran: Yusuf Gedikli), İstanbul: Ötüken Yayınları.
EFENDİYEV, Elçin (1997), Mahmut İle Meryem (Aktaran: Ali Duymaz), İstanbul: Ötüken Yayınları. EFENDİYEV, Elçin(1999), Ak Deve (Aktaran: Ali Duymaz), İstanbul: Ötüken Yayınları
EFENDİYEV, Elçin(1996), Ölüm Hükmü (Aktaran: Yusuf Gedikli), İstanbul: Ötüken Yayınları.
ELİADE, Mircea (1993). Mitlerin Özellikleri (Çev. Sema Rifat), İstanbul: Kuram Yayınları.
JUSDANİS; Gregory (1998), Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür Milli Edebiyatın İcat Edilişi, İstanbul: Metis Yayınları.
KAYA, İ. Güven (1993). Yugoslavya’da Türk Halk Edebiyatı. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları.
KORKMAZ, Ramazan (2008). Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri. Ankara: Grafiker Yayınları.