HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
- Bu hikâyeyi yazmalıyım, diye yerimden kalkarak salonunun ortasına doğru yürümeye başladım.
- Olmaz, dedi . Hikâyesi olmaz bunun.
- Nasıl olmaz? İnsanlar bu yaşanan acıları öğrenmesin mi? Bu acıların unutulması zalime destek değil mi?
Kendisi de hikâye yazarı olsa bulduğum konuyu kıskandı mı acaba diye düşünürdüm.
Oturduğu koltuğun ön tarafına doğru yaklaşarak başını kaldırdı.
- Yazılmalı elbette ama bilim adamları yazmalı. Hikâyede, romanda anlatılınca okuyucu olayın vahametini anlamaz.
- Niçin anlamasın ki?
- Anlatılanların ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu kestiremeyecek. Kafasında soru işaretleri kalacak. Bu konuların bilim adamları tarafından yazılması, okuyucuya bilimsel metinler olarak sunulması daha doğru olur.
Haklı gibiydi. Yaşanan acılar o kadar büyüktü, olaylar o kadar akıl almazdı ki hikâye olarak yazıldığında okuyucular bunu, kendilerini derinden etkilemek için yapılmış abartı hatta acemilik bile sayabilirlerdi. İyi de sanatın, edebiyatın gücünü nereye koyacaktık?
Yerime oturup arkama yaslandım. İnsanların yaşadıkları içimi kavurmaya devam ediyordu. Yazmadan rahat edemeyeceğimi düşündüm. Başımı kaldırıp ona baktığımda bu büyük acının en az benim kadar onun yüreğini de dağladığını adeta gördüm.
- Ama dedim, bilim adamları “Kazakistan’da açlıktan üç milyon insan öldü.” diye yazınca olayların büyüklüğünü anlattık sanıyorlar. Rakam daha büyük olsa daha etkili anlattık sanacaklar. Üç milyon insan! Bir insanın hatta bir canlının açlıktan ölmesi ne demek? Açlıktan nasıl ölünür? Üç milyon can bu! Bir de ölmeyenler var! Ölmeyip de yaşamaya devam etmek zorunda kalanlar... Yani yaşayanlar… Yaşadılar mı gerçekten? Nelerin pahasına hayatta kalabildiler? Sonraki hayatları nasıl geçti?
Koltuğun ucunda dik oturuşu ve kendini zorlayışı sinirlerine hâkim olmasına yetmedi. Ayağa kalkıp salonun ortasına kadar yürüdü, orada dimdik durup Stalin’e ve topuna lanet okumaya başladı. Bir değil, beş değil, üç milyon insanın açlıktan ölmesi ne demekti?
Durdu bir an, ses tonunu düşürerek sordu:
- Hikâye değil de romanı yazılsa… Hiç yazılmamış değil mi?
Aslında bu sorunun cevabını kendisi de biliyordu.
- Roman yazmak bir yana, ölenlerin ardından ağıt bile yaktırmamışlardı. Yasaktı! Ancak Stalin’in aparatı yıkılınca yeni yeni konuşulmaya başlanmıştı.
Gözlerini pencereden yana çevirdi. Dışarıda belirsiz bir noktaya bakarak derin bir nefes aldı. Aklından geçenleri tahmin etmek benim için güç değildi. Ailenizden, akrabalarınızdan halkınızdan üç milyon insan gözlerinizin önünde açlıktan ölecek, benzersiz acılar yaşayacaksınız ve size ölen yakınlarınızın ardından ağlamak bile yasaklanacak. Bunları düşündüğü belliydi.
Yerimden kalkıp yanına gittim.
- Açlığı anlatan Smagul Elübay’ın Arasat Meydanı romanı var. Romandan sonra bir de açlık abidesi diktiler, dedim.
Yüzüme baktı.
- “Kazak, gördüğün azap!” diyorlar değil mi?
Acı acı gülümseyerek “evet” anlamında başımı salladım.
Bu Kazak deyişini tekrarlayıp duruyordu: “Kazak, gördüğün azap!” Her söyleyişinde acı, merhamet, kahır, sabır karma karışık duygularla göğsü şişip şişip iniyordu.
- Azap! Hem de ne azap, dedim. Hangi anne diğer çocuklarını kurtarmak için bir çocuğunu kurtların önüne atar! Atar da sonra nasıl yaşar! Yaşar mı? Böyle bir azaba can dayanır mı?
Bildiği hadiseyi yeniden dinlemek ister gibi yüzüme bakıyordu.
- Hani o kıymetli edebiyatçı profesör vardı ya, onun annesi yapmış, dedim.
Hatırlamıştı ama ben yine de anlatmaya devam ettim:
- Stalin yönetiminin halkın elinden bütün varlıklarını aldığı yıllar... Kazak halkı hayvancılıkla geçiniyor. Siz zenginsiniz diye koyunlarını ellerinden alıyorlar, kalanların da yünlerini istiyorlar. Halk eriyor mecburen. Yünü kırkılmış koyunlar, kışın başlamasıyla hastalanıp ölüyorlar. Halkın elinde yiyebileceği hiçbir şey kalmıyor. Profesörün annesi de üç çocuğu ile birlikte akrabalarının köyüne gitmeye çalışıyor. Babaları ölmüş üç çocuk… En büyüğü 5 yaşında küçüğü henüz altı aylık… Günlerdir bir şey yememişler. Çocuklar ağlıyor. Anne de aç. Bebeği emziriyor ama aç annenin sütü olur mu? Bebek de aç.
Canlarını dişlerine takarak akrabalarının köyüne ulaşmaya çalışıyorlar. Mevsim kış, bozkır kar altında. Buz gibi rüzgâr esiyor. Bozkırın kurtları da aç. Aç kurtlar, çocukların ağlama seslerini mi duyuyorlar, yoksa kokularını mı alıyorlar bilinmez, kesiyorlar anne ve çocuklarının yolunu.
Anne hayatının en büyük sınavındadır.
Üç çocuğu ile bozkırın ortasında aç kurtlarla karşı karşıya kalan anne ne yapar ki?
Altı aylık ciğerparesini atıyor kurtların önüne. Kurtlar el kadar sabiyi parçalarken o diğer çocuklarını bağrına basarak oradan kaçıyor.
Hangi kelimeleri seçersem seçeyim bu acıyı anlatmak için kelimelerin yetersiz kalacağını biliyorum. Yine de bu anne ve yavrularının acısı mutlaka anlatılmalıydı.
Sesimi saygı sınırlarını aşmayacak kadar yükselterek konuştum:
- Şimdi bu hadise yazılmasın mı? Yaşanan bu acılar bilimsel metinlerin “Üç milyon insan açlıktan öldü.” ifadesinin içinde kaybolup gitsin mi?
Dokunsam ağlayacaktı. Ben de öyleydim.
Şimdi oturduğumuz yerlerden uzaklara bakarak, derin derin nefesler alıyorduk.
Hırsını, kahrını, acısını sesine yansıtarak tek kelimeyi iki kez söyledi:
- Yaz! Yaz!
Gerçekten ben bu acıyı nasıl anlatacaktım ki?
Kazak gördüğün azap!