HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Giriş
Modern Kazak Edebiyatı, gerek sanatsal içerik ve form açısından gerekse ideolojik ve kavramsal olarak güncellenmiş ve gelişmiş edebiyattır. Ulusal ruhun yeniden doğuşu, edebiyat dünyasında olumlu değişikliklerin ve fenomenlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kazakistan bağımsızlığını kazandıktan sonraki dönemde özgür düşünceli genç Kazak yazarları nesir sanatında yeni arayışlara girmiştir. Bağımsızlık dönemindeki küçük hacimli epik türde kendi eserlerini veren yazar Madina Omarova’nın Kazak nesir sanatına hem içerik açısından hem de o yeni içeriği tasvir etmede yeni bir format türünü kullanarak zenginlik getirdiğini incelediğimiz edebi eserlerinden görebilmekteyiz. Okurların dikkatini çeken Madina Omarova’nın çalışmaları hakkında zamanında birçok eleştiri de yapılmıştır. Onun yaratıcılığı, karakteristik yazı tarzı bazen övülürken bazen de sert eleştirilere maruz kaldığı olmuştur. Yeni çizgisiyle bağımsızlık döneminde Kazak edebiyatına yeni bir nefes kazandıran Omarova’nın çalışmaları zamanla geniş okuyucu kitlesi tarafından desteklenmiş ve nesir alanında oldukça tanınmışlık kazanmıştır.
Edebiyat severler arasında tartışmalara neden olan konulardan biri, Madina Omarova’nın öykülerinde kullandığı kelimelerin sadeliği ve basitliğidir. Yazarın yazım üslubunda, basit bir ifadeyle başlayarak karmaşık cümlelere geçiş yapan Sovyet yazarlarının yazım özellikleri kesinlikle görülmemektedir.Örneğin, “Mahabbat” (Аşk) adlı hikayesinden bir alıntı getirelim:
“O kanepede televizyon seyrediyor. Futbol. Hiçbir şey anlaşılmayan, anlamsız futbol. Ne kadar uzun, bitmeyen şey. Yavaşça gidip önüne oturdu. Bütün dikkatiyle ekrana kilitlenen o, sadece elini çekmiş ve pek önemsememişti. Yüzüne baktı. Kirpikleri uzun. Koyu kahverengi. Yumuşacık. Parmağını değdirdi…” (http://adebiportal.kz/kz/news/view/2922).
Edebiyatçı, bilim adamı Ardak Nurğazıoğlu yazarın “Kadir Tüni” (Kadir Gecesi) adlı kitabı hakkındaki yorumunda: “Sovyet edebiyatı açısından bakıldığında yukarıdaki satırlarda birçok eksiklik vardır. Üstelik, bunun bir nesir eserinin başı olduğu bile iddia edilemez. Basında Madina Omarova’ya yönelik eleştirilerin temelinde de yazarın eserlerinin kısa, basit, hatta tek kelimelik cümlelerin olduğu, bunun da dile yeterince hakim olmadığını, nesre hazırlıksız geldiğini göstermektedir, gibi yorumlar vardır. Burada söz ustaları sayılan Muhtar Auezov ile Sabit Mukanov’a, yazı diliyle konuşan Kalihan Iskak ile Dulat İsabekov’a, hatta cümlelerini çok kısa kesen Oralhan Bökeyev’e bir benzerlik de yoktur. Sovyet edebiyatının kriterleri açısından söylemek gerekirse, bu tamamen yabancı bir şeydir. Küçük, derli toplu duran yukarıdaki satırların doğası monoloğa, zaman ve mekan arasındaki geçişi daha iyi hissetmeye ve bundan ortaya çıkan doğadaki sessizlik ile boşluğun tezahürüne eğilimlidir. Eser, dil açısından beyan etmekten ziyade kelimenin şiire has doğasına yaklaşmıştır” diye belirtmiştir (Omarova 2012: 7).
Yazar, eserlerinin kısa ve basit olmasıyla ilgili yapılan eleştiriler hakkında: “Kazak halkı yüzyıllar boyunca sözlü edebiyatı canlandırmıştır, edebi eserleri kulaklarıyla algılamaya alışkın halktır. Genetik düzeyde dilin ahengini, güzelliğini arama nedeni bundandır. İnsan da zaman da değişir. Ben dili kullanırken minimalizm taraftarıyımdır, kelimeler benim için amaç değil, sadece bir araçtan ibarettir” şeklinde açıklamada bulunmuştur (http://adebiportal.kz/kz/news/view/2922).
Görüldüğü gibi, Madina Omarova’nın çalışmaları kısa oluşlarıyla farklılaşmaktadır. Yazar kısa hikayelerinde binbir çeşit önemli meselelere değinir. “Kadir Tüni” (Kadir Gecesi) adlı kitabında genellikle yarım sayfayı aşmayacak kırk kadar öyküsü yer almıştır. Öyküleri kısa, bazen oldukça kısa-minyatür, etüt, tasvir gibidir. Bununla birlikte, ele alınan sorunun büyüklüğü ile yaşam malzemesinin derinliği açısından çok ciddi ve önemlidir. “En iyi nesir, doğru ve kısa bir şekilde yazılmış nesirdir” şeklindeki Puşkin’in deyişine dayanacak olursak, yazarın bireysel ve sanatsal imzasının dikkat çekici tarafı da budur.
Madina Omarova’nın eserlerinin sadece cümle oluşturma yeteneği açısından değil, aynı zamanda edebi türünün de farklı oluşu açısından da edebiyatçı bilim adamları tarafından göz ardı edilmemiştir. Yazarın derlemeye giren eserlerinin çoğu kısa, yarım sayfa veya en fazla iki-üç sayfadan oluştuğunu belirten Ardak Nurğazıoğlu: “Aslında, kırıntılardan oluşma, Madina Omarova’nın genel olarak bütün eserlerinin ana ve genel bir özelliği olarak adlandırılabilir. Bunun arka planında, yazarın dünyayı anlama konusundaki biliş özelliği vardır. Sonsuza kadar yaşayacağı sanılan, değişmeyen gerçeklerden oluşan bir toplumun yıkılmasından sonraki dönemde ortaya çıkan böyle bir bilgi, aklın dış dünyayı sınırlı şekilde kavradığını, hakikatin çok yanlı olduğunu, onu hissetmek için ruhun derinliklerine nüfuz etmek gerektiğini farkettirmektedir. Bu düğüm, yazarın estetik seçimini etkilemiştir. Bu nedenle de Madina Omarova’nın kaleminden ortaya çıkan yukarıdaki metninin çok doğal, bağımsızlık sonrası ortaya çıkan yeni toplumun gerçek bir eseridir diyebilmek için önemli bir sebep vardır” (Omarova 2012: 7) diye, yazar hakkındaki olumlu düşüncelerini paylaşmıştır.
Ancak, Madina Omarova’nın eserleri modern Kazak nesrine bağımsızlıkla birlikte yeni bir nefes getirdiği tartışılmazdır. Yazarın düşüncelerini anlamak için sadece okumak yeterli olmuyor, onun eserlerini iç dünyamızla anlayıp hissetmek gerekir. Bunu da ancak eserlerini inceleyerek görebileceğimiz açıktır.
Genç yazarın bir öyküsü “Jumbak” (Bulmaca) diye adlandırılmıştır. Olay örgüsü ve kurgusu, gece saat iki civarında kendi evinde televizyon izlemekte olan bir adama dışarıdan arkadaşları telefon ederek kaza geçirdiklerini haber vermesiyle başlar. Arkadaşlarını kurtarmak isteyen kahraman, acil servise haber verir ve kaza yerine kendisi de taksiyle ulaşır. Ulaştığında gördüğü, arkadaşlarının sabahleyin, yani yarım gün önce hayatlarını kaybetmiş olduğu olur. Kahramanı arayan hayatta olan kimse değil, arkadaşının ruhu olduğundan emin olduktan sonra öyküyü baştan başlayarak yeniden okuma htiyacı duyarsınız. Okurken de tüyleriniz diken diken olur. Elbette, her şey insanın bunları nasıl kabul etmesiyle de ilgilidir. Örneğin, günümüzün okurları ya da seyircileri bir gerilim olayını izlerken psikolojik depresyona maruz kalabilir, çünkü modern psikoloji, gerilimli eserlerin bilince zarar verdiğini ispatlamaktadır.
Yazar, eleştirmen Talasbek Asemkulov, “Modern Kazak Nesrinin Gidişatı” adlı makalesinde: “... Gerilim kendiliğinden ortaya çıkmadı ya. Dünya halklarının demonolojisi, gerilimdir. Bugünün korku filmleri, romanlar sadece gelişmiş bir demonoloji biçimidir. Geleneksel kültürlerde gerilim, katarsist türe aitti. Diğer bir deyişle, bir gerilim izleyen, misteriaya katılan insan, gördüklerine alışır ve ruhsal olarak iyileşir. Başkasını bilemem, ama bana bu öykünün düğümü Ernest Hemingway’in “Wyoming Şarabı” hikayesindeki kavramları hatırlattı” gibi ifadelerde bulunmuştur (Asemkulov 2004: 149).
“Kadir Tüni” (Kadir Gecesi) nesirler derlemesindeki Madina Omarova’nın “Jol Üstünde” (Yol Üzerinde) adlı öyküsündeki insan doğasına yabancı karakterler, vicdanı karşısında bunalım geçiren genç kızın durumu, okurlarını düşündürmeden bırakmıyor. Bize bu öykünün yakın gelen tarafı, hayalet, ölü ile diri arasındaki diyalog, onların birbirlerinden manevi olarak ne kadar uzak olduklarını göstererek okurunu birçok derin düşüncelere itmesidir. Olay, Almabek ihtiyarın rahmetli olan oğluyla köye dönmekte olan genç kızın hikayesiyle sürüp gitmektedir. Doğuştan kekeme olan delikanlının kusurunu ciddiye almayan genç kızın bu kadar insanlıktan uzaklaşmasına sebep nedir? Yaşamla ölüm arasındaki uzaklık şu aşağıdaki satırlarda daha açık görünmektedir:
-Merkeze öylesine mi gitmiştiniz?
- Ben mi?
O kadar şaşırmıştı ki, alışılmış hızını kaybederek yüzüme bakmıştı. Daha sonra sakinleşmiş gibi olup o eski hızına kavuşmuştu. “Aklı yerinde değil midir, ne?” şeklindeki düşüncenin kafamda oluşuvermesine ben de şaşırmıştım. Hem kekeme, hem de deli. Allah’ım, benim günahım neydi?
-Aksine, melkezden geliyolum. Köyde acil bil islelim çıkıp. Önemli bil sey değildi, fakat kendim gelmezsem bitmeyecek gibiydi.
- Hımmm, anlaşıldı ( Omarova 2012: 159).
Bu hikayede, yazar, kıyıda kalmış birçok sorulara adeta cevap arar gibidir. Konuşmakta olan genç kızın kekeme gencin önünde kendini üstün görmesi ve o şekilde davranması, insanlığa sığar mı? İnsanlar arasındaki eşitsizliğin, birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmalarının, daha hayatı yaşamamış sayılan, yolun başında olan genç bir kızın deminki gibi acıma ve aşağılayıcı biçimde bakma şeklinin nereden geldiğine, nasıl böyle bir karaktere büründüğüne şaşırırsınız. Kendimiz farketmediğimiz birçok yanlışlarımızı yazar bize yeniden hatırlatır gibidir. Bu, Abay’ın “İnsanın hayattayken iyisi yok, öldükten sonra kötüsü yok” fikriyle bağdaşır gibidir.
Yolda yürümekte olan genç kız, kekeme gencin aslında ölmüş biri olduğunu bilmemektedir.
Daha sonraları annesiyle arasındaki:
- Tek başıma gelmedim. Almabek ihtiyarın oğluyla geldik, diye doğruyu söyledim.
- Hangi Almabek?
- Hani, köpekleri olan var ya.
Annem dudaklarını büküverdi.
- Onun oğlu ölmemiş miydi?
- Hayır, ölmemiş, yaşıyor. Beraber geldik diyorum ya.
Annem sandığın üzerine oturuvermişti.
- Onun kekeme olan tek oğlu kazada vefat etmişti... İşte, neredeyse on sene oluyor.
- Kekeme mi diyorsun? (Omarova 2012: 161).
şeklindeki diyalogtan sonra asıl olayı anlayabiliyorsunuz.
“Jol Üstünde” (Yol Üzerinde) adlı öyküde kahramanın pişmanlık duyması, yersiz söylediği sözleri için kendi kendini yiyip bitirmesi, tükenmesi hakkında hiçbir şey bahsedilmemektedir. Aksine, okuru düşünmeye sevk etmektedir. Genç kızın öykü dışındaki ima ve işaretleri, okurun ruh haliyle kaynaşmış durumdadır. Eserin sonu, yanıtı bulunmayan sorularla sona erer.
“Ertesi gün uluyan köpek seslerinin yükseldiği köy, Almabek ihtiyarın vefat ettiğini duyar” (Omarova 2012: 161) diye son bulan öyküde esas vurgulanmak istenen şey, Almabek’in ölümü de değildi. Asıl söylenmek istenen düşünce, insanın bu hayattaki mutluluğunun, nereye yöneldiğini, yaşamın içinde nasıl bir yol aldığını bilmesinde gizli olduğunda idi. Burada bir daha dikkat edilmesi gereken bir nokta, Madina’nın bu öyküsünde kahraman düşüncesi aracılığıyla her insanın içinde var olan manevi engelliliği açığa çıkarmak istemesidir. Öyküdeki: “En azından elimi cebine koyabilseydim. Fakat, karısı var mı, yok mu, onu öğrenebilsem, iyi olurdu. Hem aklı başında olmadığı doğru ise, muhtemelen bekârdır. Gülmeğim geldi” (Omarova 2012: 161) gibi bir anı hayal edildiğinde, tuhaf bir duruma düşen kahramanın yüreğini huzursuz eden bunca şeytani düşünceler, aslında bilinçli okurları hayatla ilgili meselelerle savaşmaya iter gibidir. Madina, gizemli olaylar ağını konu alarak insan psikolojisinde karşımıza çıkan bencilliği ortaya koyabilmiştir. Almabek’in oğlunun kekemeliği dışında, aklı başında değildir dedirtecek kadar ne tür bir kabalık gösterdi ki? Ya da, genç kızın ondan daha üstün olan tarafı nedir? Bu öyküde, yazar, kahraman ve okur olarak üçü, bütün bir eser dışında «hayatın anlamı» gibi bir soruya birlikte yanıt arar.
Bu öykü hakkında Talasbek Asemkulov, “Zamanında Gelip Yetmiş Yıl Geciken Ecel Hakkında” diye adlandırılan ve bir zamanlar Kazaklar arasında yaygın olan efsanedeki olayları hatırlattığını ifade eder (Asemkulov 2004:153).
Yazara göre, Madina Omarova’nın yazı stilinde hayat hakikatlerine dokunma gibi işaretler vardır. Ve tabii ki, burada, öyküdeki durumları yazarın kendi yaşamıştır demek istemiyoruz. Tümü kurgusal, sanatsal kurallara uygun, hayatta yaşanılabilir şekilde denkleştirilmiştir. Ancak, yazar makalesinde Madina’nın öykülerindeki cümlelerin arasındaki mesafelerin çok zor kapandığını da belirtir. Bunun ise, yazarın kendi kurguladığı olayın etkisinden, büyüsünden kurtulamamasıyla ilgili olduğunu hissettiğini dile getirir.
Ayrıca, Madina Omarova’nın bu öyküleri, Jacques Cazotte, Charles Nodier, Petrus Borel gibi gotik tarzda yazan yazarların eserlerini anımsattığını ve şimdilerde Rusya’da Larisa Petruşevskaya’nın da aynı tarz eserler yazdığını belirtmiştir.
Bu öyküler hakkında edebiyatçı bilim adamı G. Orda: “Bu dönemde (Bağımsızlık dönemi) Kazak hikayeleri tür açısından daha da zenginleşmiştir. Yabancı edebiyattaki mistik eğilimi örnek alan M. Omarova, mistik motifler üzerine kurulmuş “Jumbak” (Bulmaca), “Jol Üstünde” (Yol Üzerinde) adlı öykülerinde milli biliş ile modernist akımlar sistemini birleştirmeye çalışmıştır” (ХХІ. Ğasırdağı Kazak Adebiyeti 2011:183) şeklinde görüşlerini ortaya koymaktadır.
Bunun yanı sıra bilim adamı, devrim, boşluk, savaş dönemlerinde halk arasında “düşük” bir demonolojinin yaygınlaştığını, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet İmparatorluğu’nun her yerinde insanların karşısına bir kadın kılığında çıkarak savaşın zaferle sonuçlanacağını bildiren ölülerin ruhu hakkındaki hikayelerin oldukça yaygın olduğunu belirterek, tür ve yeni bir formun yazarın sezgilerinden, bilinç dışı ortaya çıktığının üzerinde durmaktadır. Onun düşüncelerine göre Madina, adı geçen öykülerinde bağımsızlığın ilk zor yıllarını tasvir etmeye çalışmıştır.
Eleştirmen ve yazar Talasbek Asemkulov, “Madina Omarova’nın eserleri, Kazak edebiyatındaki gotik nesrin başlangıcıdır, desem yanılmış olmazdım” diye, bir makalesinde değerlendirmede bulunmuştur (Asemkulov 2004:154).
“Gotik” terimi, Büyük Roma İmparatorluğu’na güçlü darbeler indiren savaşçı kabile olan Gotlar’ın adından doğmuştur (Mambetov v.d. 2016: 4).
Rönesans Döneminin ilk yıllarında, Ortaçağ dönemindeki sanat eserleri çok kaba ve oldukça çirkin bir görünüme sahipti. Bu nedenle halk o tarzı saldırgan kabile adıyla, yani “Gotik” diye adlandırmıştır (Mambetov v.d. 2016: 4).
Her devir, kendi dönemindeki duruma uygun, kendi zamanındaki insanların anlayış ve seçimlerine layık eserlerin meydana gelmesini sağlamıştır. Madina Omarova’nın birkaç satırdan oluşan eserleri, günümüzün gereksiniminden doğmuştur diyebiliriz. Bu, genel olarak modern düşünce biçiminin, sanatsal ve estetik seçimin tamamen değiştiğinin kanıtıdır.
Bununla ilgili olarak yazar “Edebiyat Portalı’na” verdiği sohbetinde:
- Siz, düşünceyi de, cümleyi de kısa olarak sunan yazarsınız. Bu ise, Çehov’un “Kısalık, yeteneğin kardeşidir” şeklindeki ülküsüne mi dayanmanızdır veya günümüzdeki zamanı ile hevesi azalan okurların tarafını mı tutmanız oluyor? şeklindeki soruya Omarova:
Buradaki sebep, Çehov’un ülküsü de, okurların tarafı da değildir, kendi doğam gereğidir diye düşünüyorum. Tarz, yazarın karakteridir. Siz onu, bir yazarı çok okuyup daha sonra onunla iyi bir iletişim içinde olursanız hissedersiniz. Şahsen ben, söz ustası değilim. Yazarken de öyle. Benim amacım, güzel, süslü cümleler kurmak değil, enerji kaynağını, o atmosferi okurlara ulaştırmaktır. Yani, ana fikri, düşünceyi kelimelerle, doğrudan mesaj vererek değil, imalarla, ikinci, üçüncü, dördüncü sırada ulaştırmaktır. Üç çok kısa kelimeyle büyük bir hikaye yazılabilir. Taşıdığı yük, oldukça büyüktür. Üç kelimenin anlamı bilincimize ulaştığında, bütün ruhumuzu etkileyecek hikayeye dönüşür. Bu, benim tarzım. Oysa bunu, yapay bir şekilde sunmak, ya da bir beceri, uğraş sonucu ortaya koymak mümkün değildir. O, kanımdadır. (http://adebiportal.kz/kz/news/view/2922) diye yanıt verir.
Son yılları Kazak nesrinde kahramanların «dünyadan tiksinmesi», çevresinde temizlik, saflık arayışları daha çok yer almaya başlamıştır. “Küzgi bir keş” (Bir Sonbahar Akşamı), “Jol Üstünde” (Yül Üzerinde) hikayelerindeki Almabek’in oğlu ile Janna isimli kızın (ölenler) bu dünyadaki sadece bazı kişilerle buluşması çok oldukça şaşırtıcıdır. Altı yaştaki kızın Ashat adlı beş yaşındaki çocuğa aşık olması, diğer insanları umursamaması, dikkate almaması, insanın saflığı, temizliği özlemesi, yaşamın bir anlamının kalmadığını gösterir gibidir.
Yazarın: “Ben tek odalı bir dairede yalnız yaşıyorum. Büyük şehirde, bir milyondan fazla insanın yaşadığı bir şehirde yalnız olmak ne kadar ürkütücü. Bu durumda, insan insana destek olamıyor demektir” (Omarova 2012:138) şeklindeki fikirlerinden, toplumdaki iyileşmesi zor olan hastalığın yaygınlaştığını görmek zor değildir. Bu arada, Janna adlı melek kız Ashat’ı neden arıyor? Çünkü, Ashat temiz, o saf. Onun, kocasını başkalarından kıskanan veya sigarayı püfür püfür tüttüren yalnız kadınla ne işi olabilir? Fakat yalnız kadın, Mariyaş ile kıyasla daha düzgün bir karakterdir. O, düşünebiliyor. Meleğin (belki de ölmüş bir kız) ona yaklaşması, bu nedenle olmalıdır. “Şimdilerde o, büyük şehrin neresini mekan etmiş olabilir? Hâlâ Ashat’ı seviyor mu? Neden geldi, nereye gitti?” diye biten küçük mistik hikayenin söylemek istediği oldukça fazladır (Omarova 2012:138).
“Kısta” (Kışın) adlı hikayesinde de üzerine çöken bir huzursuzluğu göstermektedir. Her bir kelimesi yerli yerinde kullanılan küçük hikayede yazar, çok şeyler ifade etmek istemektedir. Yine o kimsesiz, ihtiyarın evindeki Marks, Lenin eserleri, Stalin’in resimleri, eski çapan, eski ceket gibi çoktan atılması gereken eşyalardan yalnızlıkla hayal kırıklığının kokusu hissedilmektedir. Yazar, daha dün sefa süren şahsiyetlerin de, toplanan mülkün de zaman tozuna karışacağını ve ebediyet karşısındaki çaresizliğini bu şekilde tasvir etmektedir.
“Lapa lapa yağan kara sevinen insanlar bu sevincin ardından gelecek ayaz hakkında hiç düşünmemişlerdi. Şimdi ise çirkin gökyüzüyle birlikte hepsi somurtmuş durumda” (Omarova 2012:130).
Bu sadece bir tasvir değildir. Bu, tabiat ile insan kaderi saklı paralelliğe yaşam felsefesinin oldukça ustaca oturtulmasıdır. Dedesinin evindeki huzursuzluk veren ortamdan çıkarak durağa doğru ilerleyen o, “Yakında bahar gelecek diye kendimi ne kadar inandırmak istesem de, bir türlü buna inanamadım” (Omarova 2012:143) der. Kahraman tabiat baharını değil, insan yaşamındaki bahar arayışındadır. Buna benzer umutsuzluklarla sınırlandırılmış, iyilikten çok kötülüğü bekleyen soğuk bakış açısı, Madina Omarova’nın bütün kahramanlarında bulunan ve sürüp giden bir özelliktir.
“Aktaban”, “Mısık” (Kedi) adlı hikayelerindeki tipler ise yine şaşırtıcıdır. İnsanda bulunmayan merhamet, iyi niyet neden dilsiz yaratıklara geçmiştir?
“Gözleri bazı insanların gözlerinden daha derindi. Konuşuyorlardı” (Omarova 2012: 144). Demek ki köpek kadar bilinci olmayan fani insan bir başka insandan hayır beklemesin, gibi bir düşünce ortaya çıkıyor. Fakat, hep hazıra konan sarı kediyi güveneceği kimsesi olmayan arkadaş olarak görecek kadar, dayanağı olmayan ihtiyar çağında aç susuz halde, dört gözle dünyaya getirdiği evlatlarını uzun bir süre beklemeye mahkum olan ihtiyarların ne günahı vardı? Toprağa zamanında giremeyecek bir cesedin suçu nedir? Bilinç sapmasıdır. “Bu mudur benim bütün insanlığım? Ben kendi iyiliğimden de, kötülüğümden de yoruldum” (Omarova 2012:136).
Madina Omarova’nın kahramanları, başlarından geçen gerçekleri “kendince” doğru değerlendirerek sadece anlatmakla yetinirler. Kimsenin aklı onlara lazım değildir. Onları binbir çeşit sosyal çatışmalarla, çelişkilerle dolu toplumun etkileri terbiyelemiştir. Yokluk ve sosyal eşitsizliğin “olgunlaştırdığı” bu kahramanlar, başkalarını perişan eden durumlar karşısında tam aksine yıkılmayan tiplerdir. Üstelik, kendi davranışlarının doğru olmadığına da kafa yormazlar. “Antikahraman, kendi varlığında hem insanlığı hem de dünyeviliği barındıran bir insan tipidir. Bazı eserlerde acımasız, kayıtsız, hiçbir şeyi önemsemeyen ve kötülük yapabilen biri iken, bazılarında da üzgün, ince ruhlu olsa da çevresi onu anlamayan, kendisi de ileriye yönelik çabalar harcamayan çelişkili bir karakter” olduğunu dikkate alırsak, yazarın “Aje” (Nine) adlı hikayesindeki Gülziraş’ın ilk sıralamaya girmeyeceğini kabul edebiliriz. Bunu, kendisi de açıkça belirtir.
“Ninem vefat ettikten sonra ben, kendi biyolojik annemin yanına yatılı okullarda kalıp yetim kalan beni evlatlık edinmeye niyet bildiren bütün akrabaların yanında bir süre misafir olduktan sonra döndüm. Böyle çetin bir yaşam sürdüğüm için midir, ben biraz, yumuşak bir ifadeyle söylemek gerekirse, özgürlüğüme düşkündüm” (Omarova 2012:180).
Ninesi vefat ettikten sonra o, çocukluğunu kaybeder. Tasasızlığın yerini üzüntü almış. Belirsiz bir mutsuzluğa kapılan kara kızı asında, akrabaları değil, acımasız hayat terbiye etmiştir. Bu nedenle de o, “inatçı, bencil, acımasız, ahmaktır”. O, çok bilmiş, genel olarak sağlıklı bir psikolojiye sahip, merhametli, düzenli, girişken kızlardan nefret eder. Hatta, ondan kendi annesi bile tiksinerek, “her şeye burnunu sokan, geçimsiz, sevimsiz, işe yaramaz” gibi bir değerlendirmede bulunmuştur. Fakat, böyle bir şey karşısında yılmış bir karakter yok. Çok zorlanmadan ve hiç aldırmadan: “Aslında ben annemi insan olarak görmüyordum” der. Kendine uygun bir şeyi aldırmak için, sadece bu durumu kullanmak için annesiyle birlikte gelmesi, sıradışı bir bencilliğini ortaya koymaktadır. “İnsan insanın kurdudur (canavarıdır)” şeklindeki kapitalist toplumun temel ilkelerini çocukluğundan beri benimsemiştir.
“Evin içi karmakarışık. Kavga, dövüş oyunları. Gücü yeten zayıf olanı döverek bağırtır. Sigaranın tadına da o dönemde baktık. Hatta içki de içtik” (Omarova 2012: 180).
Geriye sürüklenen hayatı için üzülen annesinin ruhunun çığlıklarını duyup ona “çok acısa da” kılı kıpırdamaz. “Destekçi arayan” ve bir ümit ışığı yakmaya çalışan anne beklentisini hemen söndürerek, “Fakat, ben kendimin o dönemleri farklı biri değil de, öyle olduğum için pişmanlık duymuyorum. Benim hala Timur gibi çocuklar hoşuma gitmiyor. Onlardan nefret ederim” (Omarova 2012: 181) diyen hislere sahip birinden korkmaya başlarsın. Çocukluk dönemi karanlık geçen kahramanın sonraki hayatı da pek mutlu geçmez. İyice hissizleşmiş. Korkunç, iğrenç huylar birer alışkanlık olarak onun ruhuna işlemiş. Kendi deyişleriyle ifade edersek:
“Ben aşka inanmam... Yapmadığımız hırsızlık mı... Ben korku filmlerini severim. Bana ilkel, hayatın kendisi gibi uygunsuz korku lazım. İyi kaleme alınmış korku kitabı olursa okurum”. O bir ara kendisinin saçma bir tip olduğunu da ortaya koyar: “Konuşsam, dilimden saçmalıklar dökülür” (Omarova 2012:182).
Öykü kahramanı kendi duygularına sahip olamayıp gönlünün istediğini yapıp yanındakilere psikolojik saldırıda bulunuyor. Hatta, kendisine “çıldıran” kayınvalidesini gördüğünde “içinden mutlu olup bütün intikamını alamasa da bir nebze öcünü almış gibi farklı bir huzura, rahata kavuşur”. Kahramanın “anti” olmasının sebebi, onun için hayatın sadece korkudan ibaret olmasıdır. Başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle de, kendisini içinden böyle çelişkilere hazırlayarak yetişen o, herkese üstünkörü bakarak kendi kendini savunuyor. Hayatta yüzü gülmeyen, şanssız bir zavallı olduğunu bilmesine rağmen, yılmak nedir bilmez, olumsuzlukları düşünerek sinirlerini bozmaz. Hatta, daha iyi olma arzusu bile göstermez. Sokak serserilerinden bile hep özür dileyen ince ruhlu Jadiger, toplum önünde manevi açıdan savunmasız olduğunun farkına varıp Gülziraş’ın zamanın acımazsızlığına karşı duran tiksintisiz cesaretine sığınır. Kendinden başkasının fikirlerini asla kabul etmeyen, kendisinin de anlamadığı, aklının almadığı şeyleri var olarak görmeyen kusuru, onu, kendi deyişiyle, korkunç toplumdan kurtaracak asil özellikleridir. İlk bakışta, acısı gibidir. Kalbini mühürleyip bilincini kör etmiş. Fakat, Gülziraş onun düşündüğü gibi tamamen sevimsiz biri de değildir. Yazar kahramanını açık açık konuşturarak hem sövmüş hem de övmüştür. Ninesinin sıcak ilgi ve sevgisini az bir zaman da olsa hissederek yetişen bu kız, manevi özürlü değildir. «Geleneksel» anlayışımızda olduğu gibi, kötü, olumsuz karaktere dahil edemiyorsunuz. Çocukluğunu doya doya yaşayan bir çocuğa ninesinin ölümü, ondan sonraki bütün yaşamına uzayıp giden bahtsızlığı da beraberinde getirmiştir. Hayatın sadece olumsuz yanlarını görebilen o, ninesine olan özlemini resimleştirmek ister. Solgun renklerle. Beyaz, siyah. Bu onun bencil bilincinde yerleşmiş hayat yolları idi. “Alpamıs”, “Kobılandı Batır” gibi halk sözlü edebiyatından kana kana içerek, manevi bir azık, güç alarak büyümüştür. Çocukluğunda şiirler yazmıştır. Elbette, canı iyiliği isteyen hisli insanların şiir yazmaya meyilli olduğu herkesçe bilinmektedir.
“Kısta da jazda da “Kışın da yazın da
Tura berşi, köp gülder” Hep canlı kal, çiçekler” (Omarova 2012: 182).
Bu sıradan dizelerde felsefi düşünceler gizlidir. Saflığın, inceliğin sembolü olan çiçeğin yaz, kış solmamasını istemektedir. Demek ki, onun ruhu insani değerleri arzulamaktadır. İnsanoğlunun aslının ve kökünün başta yaratıldığı zaman temiz ve saf olduğunu öne süren yazar, kara kızın ruh dünyasının yıllar geçtikçe kararmasının, fakirleşmesinin sebebini toplumsal gerçekleri dile getirtirken gözler önüne sermektedir. İnsan ile toplum arasındaki bitmeyen tartışma, “İnsan toplumu mu şekillendirir veya toplum mu insanı eğitir?” meselesidir.
İnsan yerine koymadığı annesinin çektiği acıları aslında o da çekmektedir. Öylesine değil, ona çok acır, fakat içinden.
Zalim, acımasız olarak görünen kahramanın kendisi de bir ara bu insanoğlunun zalimliğinden tiksinir hale gelir. “Ben bu kişiden nefret ederim. Ben, genel olarak bu aile ile yaşamak istemiyorum. Bir şekilde köye gidebilsem keşke”. (Omarova 2012: 182) Çünkü, yanında kaldığı aile, alkolik idi. Edepsiz idi. O hep pelin otunun kokusunu özlerdi.
“Bu hayatta pelin otundan daha iyi ne olabilir ki. Hatta, yetişme şeklinde bile bir sıcaklık, ocaktan tüten duman gibi bir hayat gizlidir” (Omarova 2012:182).
Yazar bu ayrıntı ile duygularına gem vuran kahramanın doğduğu topraklara, köye olan sıcak özlemini dile getirir. Ocaktan çıkan duman benzetmesine bakarak, kahramanın kardeşi, annesi, kocası, kayınvalidesine merhamet göstermemesiyle, acımasızlığıyla dikkat çekmesine rağmen, yüreğinin derinliklerinde bir aile huzuruna, birliğine olan özlem taşıdığını farketmek mümkündür. Kökünü derinlere salmış pelin otu, huzurlu ve köklü bir aileye özlem duymasından kaynaklanan gizli bir bunalıma işaret etmektedir.
Manevi uyumu yakalayamayan bilinçsiz Gülziraş toplumu yadırgar. Aşırı sıcakların insanı kendinden geçirdiği, burnundan kanlar akıttığı köyünden başka bir mekanı istememektedir. Başka mekanların hepsi yabancıdır. O da yabancı.
Kardeşlerini koruyup kollayan yardımcı kara kızı o kendisine zıt, hakikatlerden oldukça uzak bir kahraman olarak anılmaktadır. Böyle merhametli insanlardan nefret ettiğini söyleyen o, kendi kendine karşı gelmektedir. Kara kız gibi iyi niyetli olmak istese de, iç çatışmaları buna engel oluyor. Acımasız toplumun oluşturduğu aksi yaradılışı buna izin vermiyor. Bütün bunlara rağmen, yüreğinin derinliklerinde merhamet ve kardeşlik duygularının da gizli olduğunu saklayamıyor. İstek dışı olsa da, kardeşleriyle bir şeyleri paylaşmasına, durmadan yardım etmek istemesine ve merhametle yaklaşmayı düşünmesine şükreder gibi olursun.
Toplumda fazla kimsenin kafa yormadığı evsizlerin kaderine endişe duyması bile ona toplumun kazandırdığı “demir zırhın” arkasında gizlenmekte olan insani özelliklerini göstermektedir. En azından antikahramanın kadere inanan iman sahibi kimse olduğunu ortaya koymaktadır.
“Bana ne diye beddua ediyor, benim ne suçum var. Onu Allah görmüyor mu?” (Omarova 2012: 182).
Kendisinin suçsuz olduğunu ispatlayarak adalet arar. Ne kadar aksi olsa da, yalan söylemeyeceğini, kendini yalan söyleyerek savunmayacak kadar inatçı kişiliğini çocukken annesi dayak attığında yaptıklarını sessizce kabullenişinden farkedebiliyoruz. Çocuğu Alken’e olan aşkı da sınırsızdır. Kendi yaşadığı acı kaderi şu sıkıntılı hayattan daha bihaber olan çocuğunun paylaşmasını anne yüreği istememektedir.
Manevi bunalım yaşayan kahramanın yaşadıkları okuyucuları çeşitli düşüncelere sevk etmektedir. Eserde karşımıza çıkan bütün sorulara yanıt bulabilmekteyiz.
“Ben, ninem hakkında düşünüyorum. O, benim için çözülmesi zor bir bulmacadır. Sırrını çözebilecek gibi değilim. Belki, bir gün karşılaşırız ve o zaman bir şeyleri anlayabilirim”. Kendi kendine yabancılık duyan, geçmiş köklerinden ayrılmaya yüz tutmuş antikahramanlar için, hangi açıdan alırsak alalım, berraklığını kaybetmeyen ninelerimizin doğasının bir sır gibi kalması, hayatın kanunuydu (Omarova 2012: 182).
Madina Omarova kahramanları toplumun içinden seçmektedir ve onlar yapmacık değildir. Sonraki kuşakların edebiyata yeni bir ivme kazandırmak istemesi ve yeni arayışlar içine girmeleri, insanın ruh dünyasına yapılması gereken bir darbe ihtiyacından doğmaktadır. Acımasızlık ile merhamet, iyilik ile kötülük, tehlikeli nefs ile insafsızlık, maymun iştahlılık, insanoğluyla birlikte yaratılan, bölünmez, atlatmakla bitmeyecek bir kaynaktır. İnsanoğlunun gözünün görmediği, kulaklarının işitmediği ilgisizliğin (“Acımasızlık”), merhametsizliğin (“Karga”, “Anne Yaşamı”), azgınlığın (“Konyaklı kahve”), iyiliğin (“Aktaban”, “Kedi”) yeni bir şeklini “antipod” (karşıt) tipler ortaya koymaktadır. Ne kadar da kahramanın yaradılışı, kaderi, yazarın tanımına, manevi isteğine bağlıdır desek de, bu kahramanlar kurgulanmış değildir. Onlar toplumda var olan ve hep de yaşayan ve yaşayacak olan kahramanlardır. Fakat, Kazak nesrinin kapılarını yeni yeni aralamaktadır.
Bununla birlikte, yazarın hep böyle kahramanlardan oluşmuş kitaplarını başından sonuna kadar okuduğunuzda, günümüzdeki toplum görünüşünden tiksinerek istem dışı bir korkuya kapılmaya başlarsınız. Örneğin, ruhu yorulmuş, yalnızlık derdine tutulmuş, aşırı bencil ve sadist, duygusuz ve zalim insanlar, samimi ilişkilerden haberdar beş yaşındaki kız, ablasının öldüğünü sakince anlatabilen çocuk, narsistik kişilik bozukluğu, köpek ile kediyi arkadaş edinip cefa çeken ihtiayarlar, kuklayı evlat edinen kadın, anne baba terbiyesi alarak yetişmemiş nesil gibi tipler, çevremizin manevi bunalımının, yozlaşmasının tasviri diyebiliriz. Örneğin, “Sonbahar Akşamı” adlı hikayede, küçük Janna isimli beş yaşındaki kız yetişkinlerin utanç verici eylemlerini tekrarlarken, “Konyaklı Kahve” dramında da Batır ile Şamen’in kızı buna benzer ayıp hareketleri kendi kuklası üzerinde denemektedir. Oldukça üzücü bu tür olayların günümüzde de yaşanmakta olduğu bir gerçektir. Son zamanlarda pedofili suçlarda artış olduğu da gözlenmektedir. Bu, günümüzdeki bütün toplumun trajedisidir. Bu tür olayların hepsinin edepsizlikten, anne baba terbiyesinin yetersizliğinden olduğuna inanan yazar her eserinde bunlara vurgu yapmaktadır. Örneğin, “Ben, babamın kim olduğunu da bilmiyorum, annem bile bilmiyor. Sorduğumda, kafası karışıyor ve iki-üç kişinin adını veriyor” (Omarova 2012: 191) diye gülümseyen Şamen (Konyaklı Kahve), kedisi için yakınından uzaklaşan insan (Kedi), Bağlan adlı arkadaşıyla buluşmaya gidip yanındaki yabancı adamla “ilişki kurabilen” Aycan gibi (Kargalar) binbir çeşit tipler, bu tür dengesizliğin kurbanlarıdır. Madina Omarova, manevi hastalığa yakalanan kahramanlar aracılığıyla insan ruhunun mücadelesini açıp göstermek için çok büyük çabalar sarfetmektedir.
Yazarın “Gülcemal” adlı hikayesindeki yaşı on dörde dolmamış Gülcemal adlı kızın ruh hali çok karmaşıktır. Hikayenin başından itibaren onun acımasız karakteri ortaya çıkmaktadır. Kapı önünde ayağına dolanan Aktös adlı köpeğine tekme indiren, kız olmasına rağmen bir erkek karakterine sahip olan o, kızların inceliğinden, “küçük bir şeye ağlayıveren” davranışlarından nefret etmektedir. Kız kardeşi Mayra’nın tuvalette kapalı kalıp çıkamadığı için ağlaması, onun sinirlerini bozmaktadır. Ondan önce, “tuvalete girme, içine düşersin” diye, uyardığını söyleyen onun acımasız yanını yazar aşağıdaki gibi tasvir etmektedir:
“… O, kapıyı kuvvetle çektiğinde, eski ahşap tuvalet yerinden oynamıştı. Büzüşerek köşeye saklanan Mayra’yı elinden çekerek yerinden kaldırdı:
- İşte, şu deliğe düşersin. Önce şöyle ayağın girer. Daha sonra belin.
Can havliyle mücadele eden küçük kızın darmadağın olan uzun saçı ağzına giriyordu. Özellikle, acı acı bağırması, sinirlerini iyice oynatmıştı. Başını kolayca sokmuştu. Sonra pat diye hoş olmayan bir ses gelir. Mayra’nın zayıf ve boğulan sesi duyulur. O, sırtından ağır bir yük inmiş gibi hafiflediğini hisseder” (Omarova 2012: 152).
Sadizm dedikleri bu olsa gerek. Çünkü, çaresiz kız kardeşini tuvalete atan kahramanın ondan sonraki davranışı aşağıdaki gibidir:
“Eve girip, televizyonu açtı. Çizgi film gösteriliyormuş. O, yatağına tekrar uzandı” (Omarova 2012: 152).
Kahramanların zor ve karmaşık ruh hali, akıl almayacak hareketleri, sadece Kazak halkı için değil, genel olarak insanoğlu için geçerli ve çok tehlikeli, sonu belli olmayan bir sürecin yaşanmakta olduğunu göstermektedir.
Yazar Seruar Kazım: “Madina Omarova eserlerinde kahramanların darma dağın halleri, kendileri için oluşturdukları bir dünyada soyutlanarak başkalarına özensiz davranan yapılarıyla dikkat çekmektedir. Sevimsiz, hoş olmayan tiplerin doğasının derinliklerine indikçe onlar için genel insani fikirlerin, bütün toplumu ilglendiren değerlerin “hiçbir şeye” değmez olduğuna şahit olmaktayız. Bilinç akışını keskin bir şekilde kullanan yazar, öznenin iç dünyasını mümkün olduğu kadar açarak amaçlanan sanatsal konsepte o “kötü” kahraman ruhuna baskı yaparak ulaşmaktadır. Nesrin kalıplaşmış katı örneği gibi, çeşitli tipler çatışmalara girdikçe kimin “iyi”, kimin onun tam tersi bir tip olduğu anlaşılıp tanınmamaktadır” şeklindeki fikirlerini öne sürmektedir (Kasım 2012: 12).
“Keruen” (Kervan) adlı bilimsel ve edebi derginin bir sayısında filoloji ilimleri adayı, edebiyatçı Gülziya Pirali Madina Omarova’nın “Kadir Gecesi” adlı derlemesinde yarım sayfayı aşmayacak denemelerinin, edebiyat biliminde kalıplaşmış teorik ilkeler mantığına aykırı hikayelerinin yer aldığını ve küçük metinlerdeki yazar tarafından amaçlanan fikrin, problemin birkaç cümle ile çözüme kavuştuğuna vurgu yapmaktadır. Bunun nedeni ise, yazarın sadece kendine has yazı stilinin, tasvir alışkanlığının onun dünyayı tanımadaki beklenmedik tanımını göstermesiyle açıklamaktadır. Hayattan koparılıp alınmış kısacık, anlık tasvirler, kahramanın kaderindeki uzun yıllar yaşanan derdin çözüme kavuşacağı an gibi hissedildiğini de dile getirmektedir (Pirali 2014: 5).
Örneğin, “Para Arayan Çocuk” adlı hikayesinde adı geçmeyen ağabeyi ile yengesi, adı zikredilmeyen annesi, kendi ismi bile belirsiz bir çocuğun kaderi hakkında, sadece yirmi tengeyi arama sırasında bahsedilip, bütün bir ailenin kaderi, günümüzdeki köydeki anne ile şehirdeki çocuğun ailesinde olabilecek sıradan, herkese belli kaderler ve yaşamlardan söz edilmektedir. Günümüzdeki hayatın hiç yapmacıksız bütün gerçekleri, asıl hayatları bu küçücük paragraflar içine sığıvermiştir (Omarova 2012: 131).
Edebiyatçı makalesinde, “Kısalık, yeteneğin kardeşidir” diyen A.P. Çehov’un meşhur sözünü akla getirerek, hakikaten büyük bir hikayeye malzeme olacak olay örgüsünün özünü iyice sıkarak birkaç kelimeyle tasvir edilmesi, hem çok açık olarak hem de profesyonal ustalıkla sunulması, oldukça sevindirici bir durum olduğunu öne sürmektedir. Günümüzdeki zamanı kısıtlı, isteksiz okurların talebi ve zaman kısıtlığına uygun derli toplu ve kısa yazmanın başarılı bir yolunu bulan yazarın kişiliğini ortaya koyma yöntemi, sıradan bir üslupla anlatırken bile ruhunu inciten zor durumları, kemiklerini sızlatacak duyguları bahşettiğini bildirerek düşüncelerini ortaya koymayı sürdürmektedir.
G. Pirali’ye göre Madina, geleneksel, ulusal açıdan düşünme, yazma becerilerinden tamamen kopmasa da, bugünkü devir ile insanın durumunu, yaşamını, doğasını ortaya koyacak stereotipik (basmakalıp) olmayan bağımsız dili, alanı, yolu keşfetmiştir. Küçücük bir eserle de nice tarihi olayları düşünerek, nice kader yükünü tanıtarak, sağlam düğüm oluşturarak, derli toplu olarak hikaye oluşturulabileceğine imrenmektedir.
“Yengesi, zavallı annesini bir gün bile evinde geceletmeden, geldiği gün geri göndermiştir. “Yer yok. Zaten havasız. Marcan’a zararılıdır” demiş yengesi. Ağabeyi ise, “O zaman akşam otobüsünden kalmadan geri dön” demiş. Annesi geri döndü. Yol boyunca hayal ettiği banyosunda da giremedi, dünyaya geldiğinde bir kere gördüğü ve bir daha imkan bulamadığı torunu Marcan’ı da doya doya sevememişti. Çocuğun gözleri dolmuştu...” (Omarova 2012: 133).
Edebiyatçi G. Pirali, yazarın yazı üslubu, ele alan konusu hakkında: “Yaşamın bu tür tezahürlerinden büyük sorunları ele alan Madina Omarova’nın yenilikçiliği, dünkü Sovyet döneminde iyice yerleşmiş olan karmaşık ve uzun cümleler kurma zorunluluğundan kurtulup birkaç kelime ile de büyük düşüncelerle meseleleri dile getirmek mümkün olduğunu göstermektedir. Buna, bağımsızlıktan sonra Kazak edebiyatına gelen yazarların imzası, devrin ayrıcalığı, modern üslup ve dil arayışıdır, desek de yanılmayız. Zaman ihtiyaçlarına hızla uyum sağlayan gençlerin yaratıcılıkları, az sözle çok şey anlatmanın, sınırsız alan ile zamanın nabzını çok kısa kelimelerle tasvir etse de, yazarın derinlere gizlediği anlamları ortaya çıkarmak için yeni yönlere doğru yöneldiği de bellidir” diye, değerlendirmektedir (Pirali 2014: 9).
“Awızğı Üyde” (Kabul Odasında) adlı hikayede sekreter kızın oturduğu odada geçirilen çok az bir zaman ile daracık oda, psikolojik atmosfer, iletişim kültürü, kahraman gözüyle tasvir edilmektedir. Bugün, idari kurumlarda meydana gelen ihlal, saatlerce yöneticilere giremeyeceğiniz durumlar, sekreter kızlara ortak karakteristik özellikleri, onların gerçek yüzleri: “... Patronun oturduğu odaya geçerek serbest dolaşması, tırnaklarının uzunluğu ile etek boylarının kısalığı, görünüşlerinde varlıklı, güçlü insanlara gizli hizmetler sunan bayanlara has zarafetin bulunması, harikadır” diye tasvir edilip sonunda: “Bürokrasi. İnsan, robottur. Orospu. Ayrıldım” diyen kahramanın üç cümlesine ağırlık verilerek günümüzdeki yöneticilerden çok onların yardımcılarının halka ettiği saygısızlıkları çok eleştirilmektedir (Omarova 2012: 224).
“Akın” (Şair) adlı hikayesinde kahramanların tipik görüntüleri diyalog yoluyla ortaya konulmaktadır ve buradaki diyalogta kendi gramer kurallarına uygun olarak, doğrudan ve dolaylı anlatımın araları noktalama işaretleriyle bölünmeden, birleşip kaynaşıp gitme süreci görünmektedir. Örneğin, “Bu aralar yorgunum” dedi o adam. “Yalnızım”. “Karınız nerede?”. “Karım var, ama konuşacak insan yok”. “Hmm-m-m”. “Beraber çalıştığımız dönemlerde ben seni rahatsız etmemiş miydim?”. “Hayır, hiçbir zaman”... “Çekmiyorum... Birliğe her gün giderim... Boş boş dolaşıp dönüyorum. Hiçkimse yok”. “Neden yok?”. “Benim arkadaşlarımın hepsi ölmüştür, hepsi öteki alemde”. “Anlaşıldı...”. “İkimiz çıksak nasıl olur, acaba?”. “Bilmiyorum, hiç güzel olmaz gibi”. ... “Hayır, ağabeyciğim, işe gitmem lazım”... “Yorgunum” dedi o. “Bu yaşamın anlamı kalmadı. Yoruldum. Hepsi boş şey”. Elimi sıktı... Almatı’ya sonbahar bu şekilde, bir gecede geliverir” (Omarova 2012: 225).
Kazak yazar M. Auezov’un, “... İnsanlığın asırlık kültürü ve bize bırakılan mirası da kendi devrin hakkında sorumluluk taşı ve derinden düşün, der. Oysa bizim edebiyatımızın beklediği değerli çağdaşımızın kendisi de kendi devrini bütün çelişkileriyle, olabildiğince geniş bakımdan akıllıca kavrayıp tanıyabilecek insanlardır... Nerede, kim olarak, hangi mesleği yapsa da, onun ilgilendirmeyen mesele yoktur. Çünkü, onun üzerine düşen sorumluluk büyüktür. O, tarih kaynağında, o tarihin zincirinde kendi de yer alacağı insandır. İşte, edebi eserin en kutsal görevi, tam bu şekilde, insan yüreğini, ruhunu ve parlak düşüncelerini geniş ve derin şekilde açıp gösterebilmesindedir” (Auezov 1962: 410) dediği gibi, Madina Omarova’nın kahramanları da kendi döneminin bütün çelişkilerini tanıyan, kendi geleceği ile milletinin kaderine sorumlulukla bakan bilinçli ve bilgili insanlardır. Bu nedenle de onlar, etrafındaki olaylara kayıtsız kalamazlar.
Mesela, “Sululuk” (Güzellik) adlı küçük bir hikayesi okuyucularını çeşitli düşüncelere sevk eden bir tek soru ile başlar:
“Eğer Yüce Yaratıcı buna bunca güzellik bahşetmişse bu uygunsuz, amaçsız olabilir mi?” (Omarova 2012: 147).
Gözlerimizle bedenimize hükmetmiş, ruhumuzda sevinç ve rıza duygularını uyandıran, ve devamında iç dünyamızda hoşluğa dönüşen güzellik, insanoğluna verilen nimetlerden biridir dersek, Allah’ın yer yüzünde yarattığı bütün canlıların içinde en güzelinin insan olduğu anlaşılır. Her insanın görünümü, duruşu, karakteri farklıdır, birbirine benzemez.
Yaradanın hediye olarak yarattığı güzelliğin emanet olduğu evvelden beri belli bir durumdur. Oysa, “emanete hiyanet etmemek” gerektiği, Kazak toplumunda yediden yetmişe herkesin bilincinde yer etmiştir. Ancak, zaman akışı, Kazak toplumuna da tesir etmeden duramamıştır. XXI. yüzyıl salgınına dönüşen intihar veya insanın zayıflık göstererek bireyselleşme amacıyla kendi vücuduna binbir türlü dövmeler yaptırıp Allah’ın yarattığı güzelliğe zarar vermesi, insanoğlunun iç dünyasının dış dünyayla uyumsuzluğu, ruh dünyasının boşluğu, psikolojik açıdan zayıflaması, kötü alışkanlıklara kendini alıştırması daha da çoğalarak yaygınlaşmaktadır. Yazar bu hikayesinde tam tersi “Dünyayı Güzellik Kurtaracak” şeklindeki F. Dostoyevskiy’nin sözlerine dayanarak, gençleri, genel olarak insanoğlunu böyle bir bayağılıktan uzak durmaya çağırır:
“O, insanların çeşitli kötülükleri yapabileceğini, acımasız olduğunu biliyordu. O, bu şekilde uzun seneler yaşadı. Güzel bir şekilde yaşlandı ve güzel bir şekilde vefat etti. Onun doğal ve kusursuz vücuduna hiçbir zarar gelmedi” (Omarova 2012: 147).
Madina Omarova’nın eserlerinde soyutsuzluk ve sanatsal sunum iç içe geçer ve geçici boşluğun yüzlerce gerçeğini gözler önüne serer. Bu nedenle, onun her karakterinin ruhunda kendi gerçeği vardır. Yazar, onların her birine özgü dünyanın anlamını oluşturur. Bu, özellikle “Kim?” adlı hikayesinde daha açık görünmektedir.
Tek taraflı anlatımla süren bu hikaye, doğa fenomeninin betimlemesiyle başlar.
Devamında, yabancıların sesleri, tanıdık olmayan ses, anlaşılmaz ifadeler okuyucunun dikkatini çekerek kendi içine sürüklemektedir.
Sessizce yatarak olan biteni dinleyen gizemli karakterin ölen birisi olduğu farkedildiği an, okurlar dehşete kapılmadan edemiyorlar:
“Dışarıda sonbahar idi. Toprak donmaya başlamıştı. Fakat, benim için farketmez. Ben sadece bu kalabalığın kimi defnetmeye geldiklerini bilmek istiyordum. Acaba kim ölmüştür?” (Omarova 2012: 148).
Kabirde bulunan kişinin yanına kimin defnedileceğini bilmek istemesi doğrudur, doğaldır. Fakat, böyle bir sualin yazarın bilincinde ortaya çıkması, gerçekten de yazarın hayal dünyasının genişliğini göstermektedir. Bu kısımlar, Horror filminin fragmanlarından biri gibidir. Genel olarak, Madina Omarova’nın eserlerinde olay örgüsünün genişlememesi de bir iç kuvveti hissettirir.
M. Omarova’nın “Jas Tolkın” (Genç Kuşak) serisiyle yayımlanan “Ana Ğumır” (Anne Yaşamı) adlı kitabında bir romanı, kırk kadar hikayesi, iki perdelik dramı yer almıştır. Ünlü eleştirmen, kültür uzmanı Aliya Böpejanova’nın kitapta yer alan eserler hakkındaki önsözünde: “Madina Omarova eserleri, çağdaş yaşam, günümüz insanının hayatı, kaderi hakkındadır. Kahramanlarının sosyal kodları bilinmemektedir, onlarda hiçbir zaman belirtisi de yoktur denilebilir ve yazar için bunun bir önemi yoktur. Onun için belki de en önemlisi, bu hayattaki uyumsuzluktur. Eserlerindeki en önemli ana motif, kahramanlarının insanlar arasındaki yalnızlığı, hayatlarındaki huzursuzluk, birbirlerinden sıcaklık bulamamaları, kısaca soyutlanan toplumun görünüşü. Bunların hepsini o, hem alışılmış, oturmuş hayat düzenini bozan olayların dramatik durumlarında, hem de günlük, normal yaşam tarzını tasvir ederken açıp gösterebilmektedir” şeklinde değerli görüşler bildirip yazarın en önemli sanatsal özelliklerini ortaya koymuştur (Omarova 2009: 5).
Eleştirmen: “Gelenek ve yenilikçiliği rahatça kullanabilen, klasik ve postmoderne aynı derecede sahip, gerçekçilik/postrealizm, insanoğlunun yaşamının anlamı hakkında meseleyi ele alır ve göze görünen “dağınıklıktan” “sadece kendi dünyasını” oluşturan kahraman aracılığıyla çözüme kavuşturur. Bu nedenle de Madina Omarova’nın nesri, yeni Kazak nesrindeki “yeni kelimelerdir” demek lazımdır” şeklinde özetlemektedir (Omarova 2009: 7).
Madina Omarova’nın eserlerini okumak, depresif bir ruh haline sebep olabilmektedir. Her hikayesinden küçük de olsa bir hüzün bulaştırıyorsunuz ve bu halinizi nasıl tarif edeceğinizi bilemeden kafanız karışır. Bu açıdan alındığında, yazarın eserlerini nazıma ait demek de mümkündür. “Emşi Apa” (Şifacı Nine), “Kudayı Tamak” (Hayır Yemeği), “Tan Aldında” (Sabaha Doğru), “Küzgi Bir Keşte” (Bir Sonbahar Akşamı) gibi hikayeleri bunun ispatıdır.
Yazar Didar Amantay nesri, sosyo-antropolojik, fantastik, ticari veya dedektif, felsefi ya da metafizik, şairlik veya şiirsel nesir diye beş çeşide bölüp bunların içindeki en önemlisi şiirsel nesir diye belirtmiştir. Madina Omarova’nın da sanatını bunların içinde şiirsel nesre dahil etmek mümkündür. Özellikle, “Konır Auwen” (Hoş Seda) adlı hikayesi buna bir örnektir:
“Ben bülbülün öttüğünü hiçbir zaman duymamıştım. Hem duysam bile yanımda onun bir başka kuş değil de, bülbül olduğunu anlatacak kimse olmazsa tanımayacağım kesindir. Ancak, ben yine bülbülü severim. İyice ezberlenmiş, yüzyıllar boyunca anlatılagelmiş ünüyle, özellikle benim için bilinmeyen yanlarıyla...”(Omarova 2012: 199).
“Madina Omarova’nın nesrini Kazak Edebiyatının genç, önde giden kuşağı diye değerlendirmek mümkündür” der, edebiyatçı bilim adamı Ardak Nurğazı (Omarova 2012: 9).
Edebiyatçı el yazması metni eline aldığı anda, yazarın içindeki sırlar ağacın arasına düşen bir gölge gibi bir an olsun durmak bilmeyen, kendi kendisiyle konuşmaya büyük heves duyan, kendi çamurlarıyla kendilerini oluşturan kahramanları hayallerinde canlandırdıklarından bahseder.
“Yeni dönemin çok hassas, dikkatli yazarı olarak Madina Omarova’ya yapılacak eleştiri olursa, bence, o yazarın adeta bir deve yavrulaması gibi çok az yazmasıdır, kendisinde bulunan imkanların hepsinden yararlanarak yeni bir basamak atlamaya hevesli olmamasıdır. Sabah karanlığını bu şekilde uzatmaya gerek yok. Ömrü boyunca başını yukarıya kaldırmayan bir kimse, gökyüzünün mavi olduğunu bilmeden yaşarmış. Bu açıdan bakıldığında, Madina Omarova eserlerine de böyle, yeni bir nefes, yeni bir hareket lazımdır” diye değerlendirmektedir Ardak Nurğazı (Omarova 2012: 9).
“Bilim ve teknoloji gelişip insanoğlunun önüne binbir çeşit kolaylıkları sunmasına rağmen, insanlar manevi ve kültürel yaşamlarında ortaya çıkmaya başlayan çeşitli bunalımlara çare ve çözüm bulmakta zorlanmaktadır. Böyle anlarda her halkın kendine ait hazinelerini ve bütün dünya insanlarına ortak olan manevi değerleri yaygınlaştırma çalışmaları yapmak gerektiğine hiç kimsenin karşı gelmeyeceği aşikardır. Burada, özellikle söz sanatına büyük görev düşmektedir. Bağımsızlık döneminin özgür düşünceli genç kuşağının bu büyük ve ciddi sorumluluğu yerine getirme konusunda önemli çalışmalar ortaya koyabildiklerini ve seslerini duyurabildiklerini farketmek de zor değildir” (Kazirgi Adebiyettegi Jalpıadamzattık Kundılıktar 2014: 506).
Sonuç
Çağdaş Kazak nesrinde kendine has yazı stili, betimleme alışkanlığı olan, dil, üslup, sanatsal ve tür özellikleriyle tanınan yazar Madina Omarova, kendi devrinin problemlerini çok iyi bilmektedir. O, aynı anda gazetecidir ve toplumdaki her eylemi gözden kaçırmadan takip ederek araştırmayı kendine görev edinmiştir. Sebebi, çevredeki değişen yaşam, gelecek neslin nasıl olacağını da göstermektedir. Onu bir yazar olarak ülkenin yarınki kaderi, ulusun ve nesillerin geleceği, toplumdaki olaylar endişelendirmektedir. Bu nedenle, halkın kulağı, gözü, kendisi olabilen gazete ve dergilerdeki günlük bilgileri eserlerinde kullanmayı tercih etmektedir. Eserlerinde bireysel kişilerin kaderini, karakterini ele almasına rağmen, toplumdaki tüm yaşam ve hareketlilik bir bütün olarak göze çarpmaktadır. Edebiyat her zaman kendi döneminin sanatsal gerçeği olurken, orada her dönemdeki görünümlerin tasvir edilmesi, doğal bir kuraldır. Günlük yaşamda belli bir çevrede yaşadığın için her gün karşılaştığın bu çevreden ve toplumdan ayrı, tek başına kalman mümkün değildir. Bu nedenle de, her ressam, her sanatçı kendi döneminin şairi, sanat şecerecisidir. Madina Omarova da kendi yaşadığı XX. yüzyılın sonu ile XXI. yüzyılın başındaki toplumsal hareketlerin gizli yanlarını adeta bir hazine karıştırır gibi karıştırmayı, insan bilincinde meydana gelen psikolojik değişimleri derinden araştırmayı maksat etmiştir. Yazarın kah bilim adamı olup, kah doktor olup, kah sıradan bir eş ve anne olup, bazen de yaşamı da anlayışı da benzersiz bir kahraman olarak karşımıza çıkması da bu nedenledir. Bugünkü yaşamın binbir çeşit değişimlerini günümüz bakış açısıyla takip eden, kabul eden, değerlendiren yazar, sanatın gücüyle okurlarına ulaştırmaya heveslidir.
Günümüzdeki olayları konu edindiği için, onların sunulma, hikaye edilme şekli de buna uygun olmalıdır. İçerik ile şeklin kesinlikle uyumlu olması gerekmektedir. Onlar birbirlerini arayarak bulurlar ve birbiri olmadan bir bütün olamayacağı da kesindir.
Modern toplumdaki zihinsel olaylar, her dönemin ve ortamın kendine has edebi, doğal konuşma dili olduğunu farkettirmektedir. Madina Omarova’nın kahramanlarının dili de, konuşma özelliği de modern üslup arayışını ortaya koymaktadır. Bir diğer önemli nokta, Modern Kazak Nesrinde olay örgülerinin karmaşık çatışmalar üzerine kurulması, uzayıp giden olaylara ve anlatılara imkan bırakmadan, mikro anlatımlı olaylara yer verilmesi, mantık üzerine kurulması, karakterlerin eylem, düşünce ve kelime çelişkileri, metindeki olayların sanatsal, psikolojik yapıları genellikle kahramanına özgürlük vermek yerine yazarın kısa, hep yüklemlerden oluşan cümlelerle anlatmaları ve betimlemeleri ağır basmaktadır.
Madina Omarova’nın yazarlığının asıl amacı, kendi dönemini, kendi çağdaşlarını, onların farklı kaderi ile ruh hallerini, kederi ile sevincini v.d. yanlarını yansıtmak ve ortaya koymaktır. İnsanoğluna verilen yaşam ve ölüm aralığındaki zor ve eziyet dolu yıllar tüm çelişkileriyle gerçekçi bir biçimde betimlendiği takdirde, yazarın kişisel imzası ortaya çıkmaktadır. Küçük ölçekli epik tarz olan hikaye türünde eserler ortaya koyan Omarova, durgunluk dönemindeki milletin kaderi, ülkedeki siyasi ve sosyal çelişkiler, geçiş dönemindeki insanların ruh hali, manevi boşluk gibi meseleleri ele alan çalışmaları aracılığıyla kendi çağdaşlarının yüreğini, ruhunu, duygu fırtınalarını, davranış çatışmalarını, kaderlerindeki psikolojik çatışmalarını inandırıcı bir şekilde ortaya koymayı amaçladığı açıktır. Yazarın dünya edebiyat geleneğindeki mistik eğilimi örnek aldığı, bunun yanı sıra gotik, büyülü, mistik motifler üzerine kurulan hikayelerindeki mitopoetik desenler aracılığıyla görünen içeriği açarken yeni bir form türü ile zenginleştirdiği ve yenilik arayışları eserlerinde daha açık görünmektedir.
Kaynaklar
Asemkulov, Тalasbek, (2004), “Kazirgi Kazak Prozasının Bağıt-Bağdarı”. Tan-Şolpan dergisi. S. 5:149-154.
Auezov, Muhtar, (1962), “Uakıt Jane Adebiyet”. Almatı: Kazak Memlekettik Körkem Adebiyet Yayınevi, 410.
Kasım, Saruar, (2012), “Jağımsız Keyipker Nelikten Jağımdı?”. Ak Jelken dergisi, 12.
Kazirgi Adebiyettegi Jalpıadamzattık Kundılıktar, (2014), (Yayın kurulu: S.S. Kiyrabayev, Ş.R. Eleukenov, U. Kalijanov, A. Alibekulı, A. Kaliyeva, G.J. Orda, N.B. Akış), Almatı: Evo Press Yayınevi. 506.
Mambetov, J. Ve G. Abihanova, (2016), “Mistikanın Üzülmey Jetken Arakawı”. Türkistan gazetesi. 2016. S.10: 4.
Omarova, Madina, (2009), “Ana Ğumır”. Almatı: Jalın Yayınevi. 5-7.
Omarova, Madina, (2012), “Kadir Tüni”. Almatı: Jalın Yayınevi. 7-225
Pirali, Gülziya, (2014), “Kazirgi Proza: Janr Jane Stil Maseleleri” Keruyen dergisi. S.4: 5-9.
ХХІ. Ğasırdağı Kazak Adebiyeti 2001-2011, (2011), (Yayın kurulu: S.S. Kiyrabayev, S.A.Kaskabasov, B.K.Maytanov, Ş.R. Eleukenov, N.B. Akış, G.J. Orda, A.K. Kaliyeva), Almatı: Arda Yayınevi, 183.
Madina Omarova, jazuşı: Meni Kabıldamağandar Okımasın! http://adebiportal.kz/kz/news/view/2922. (Erişim Tarihi: 18.01.2019).