Keklikten Tavuk


 01 Eylül 2021


Dedemle babam, ellerinde tırpan, ayaklarında ayakçak, peş peşe buğday biçiyorlardı. Tırpanların dolgun başaklı kalın buğday saplarını keserken çıkardığı sese bayılıyordum. Aynı ıslıksı, kalın sesi ağzımla çıkarmaya çalışıyor, çıkaramıyordum. O zaman dedemle babam bana gülüyorlardı. Onların gülmeleri benim zoruma gitmiyordu. İkisinin de beni çok sevdiğini biliyordum. 

            Ekin biçmeyi, ayakçak bağlamayı dedem babasından, babam da dedemden öğrenmişti. Demek ki bana da babam öğretecekti. Tarlanın bir ucundan başlıyorlar, diğer ucuna kadar biçerek gidiyorlar, sonra tırpanlar omuzda, ayakçaklar elde tekrar başladıkları yere dönüyorlardı. Tırpanları biledikten sonra yeniden biçmeye başlıyorlardı. Tırpanın keskin ağzıyla buluşan buğday sapları hep aynı tarafa devriliyor, ayakçak altında toplanıyor, belli büyüklüğe ulaşınca düzgün desteler olarak kenara bırakılıyordu. Tarlayı boydan boya onlarla birlikte ben de adımlıyordum. 

Babam bir ara ahlat ağacını işaret ederek “Başına güneş geçecek, git gölgede otur!” dedi. 

Dedeme baktım. Bekledim ki “Karışma çocuğa, öğrensin!” desin. 

Babamın söylediklerini duymamış gibi davrandı. Anladım ki o da aynı görüşteydi. Kırıldım. İstemeyerek gittim, ahlat ağacının gölgesine oturdum. Onları uzaktan seyretmeye başladım. Tırpan sesini uzaktan dinlemek de güzeldi.   

Ne kadar sonraydı bilmiyorum, babamın iki adım ötesinden büyükçe bir kuş fırladı. Şiddetli kanat çırpışlarıyla yükseldi, uzaklaştı. Buğdayların içinden kalkan kuşu tanıdım, keklikti. Babam biçme işine ara verip gitti, kekliğin kalktığı yere baktı. Sonra bana döndü, eliyle “Gel!” işareti yaptı. Kalktım, koştum. Ben, dedem, babam üçümüz de aynı yere bakıyorduk, baktığımız yerde az önce kaçan kekliğin yumurta dolu yuvasını görüyorduk. 

 Dedem, “Tam da yavru çıkarma günleri!” dedi kaygılı bir sesle. “Çevresini biçmeden bırakalım, belki faydası olur.” 

Birden aklıma parlak bir fikir geldi.

“Yumurtaların hepsini alalım, köye götürelim!” dedim. “Kuluçkadaki kara tavuğumuzun altına koyarız. Bir sürü kekliğimiz olur!” 

Yüzüme tuhaf tuhaf baktılar. “Olmaz öyle şey!” mi demek istediler, parlak fikrimden dolayı “Aferin!” mi demek istediler çıkaramadım.

“Hepsini almak olmaz. İki yumurta götürüp deneyebiliriz.” dedi dedem. 

Yuvada belki yirmi yumurta vardı. Ben, kenardan ikisini almak için uzanacaktım ki dedem engelledi.

“Şimdi değil, akşam köye dönerken.” 

Yuva görünmesin diye çevresini biçmediler. 

Keklik Ana, dedemle babamı mutlaka bir yerlerden gözetliyordu. Onlar uzaklaşınca keklik de çevresi biçilmeden bırakılan yuvasına döndü. Yavaşça yaklaşıp baktım. Bütün yumurtalarını kapatacak şekilde kanatlarını açmış, yatıyordu. Arkası dönük olduğu hâlde baktığımı hissetmişti, huzursuz oldu, kıpırdadı, kaçmadı. 

Üç gündür gelinen tarlada işler akşam olmadan bitti.

Tarladan ayrılacağımız zaman dedem keklik yuvasına doğru gitti. Artan ekmeğimizi kuşlar, böcekler, karıncalar yesin diye küçük parçalara ayırarak uygun yerlere bıraktı. Döndüğünde elinde çilli iki yumurta vardı. Yumurtaları kırılmasın, soğumasın diye mendiline sardı, bana verdi.   

“Dikkatli taşı!” dedi.

Köye kadar içinde iki keklik yavrusu bulunan güzel hayaller kurdum.

Eve varınca dedemle birlikte bitişikteki samanlığa gittik. Gurk kara tavuk oradaydı. Keklik yumurtalarını boş samanlığın bir köşesindeki kuru otlar üzerinde yatan kara tavuğun altındaki yumurtalar arasına yerleştirdik. Tavuk, ayağa kalkıp kanatlarını düşürerek biraz diklendiyse de fazla ses çıkarmadı. 

 “Yumurtaları tanır, kırar, atarsa üzülme!” dedi dedem.

Diğerlerinden daha küçük ve çilli keklik yumurtalarını mutlaka tanıyacaktı. Yeşillikler arasındaki darı tanesini gören tavuk gözleri iki farklı yumurtayı seçemeyecek miydi? Keşke dedem bu sözü hiç söylemeseydi. İçime endişe ve korku düştü.       

Üzüntüyle “Atar mı dede?” diye sordum. İstiyordum ki “Şaka yaptım!” filan desin. 

“Hiç belli olmaz. Atabilir…” dedi.

Samanlıktan çıkarken kara tavuk keklik yumurtalarını kırıp atmasın diye içimden dualar ettim.

Ertesi gün yem vermek, su kabını doldurmak için samanlığa gittiğimde çevrede çilli yumurta kabuğu aradım, göremedim. Yine de emin olmak için kara tavuğu rahatsız ederek birazcık kaldırıp altına baktım. Keklik yumurtaları duruyordu. Dünyalar benim oldu. Demek ki kabullenmişti, atmayacaktı. Her gün en az bir kere gurk tavuğu ziyarete gittim. Keklik yumurtalarının atılmadığını gördükçe sevindim. 

Dedem de hep benim kafamı karıştırıyordu. Acaba civcivler eş zamanlı olarak mı çıkacaktı? Tavuk civcivleri çıkar, keklikler kalırsa, tavuk iki yabancı yumurtayı beklemez, kendi civcivlerini gezdirmeye başlardı. Tavuğun sıcaklığından mahrum kalan keklik yumurtaları da çürür giderdi.

Tam tersi oldu.

Tavuk yumurtalarından önce iki keklik yumurtası çatladı içinden iki keklik yavrusu çıktı. Kara tavuk onları kendi yavrularıymış gibi kanatları altında sakladı. Bir iki gün içinde bütün yumurtaların içindeki canlılar kabuklarını çatlatıp dışarı çıktılar. Ne kadar sevimli, tatlı ve gevezeydiler. Cikcik sesleri samanlığı dolduruyordu. Kara tavuğun peşinden ayrılmıyorlardı. Kara tavuk boş samanlığın ne tarafına gitse yirmi civarında civciv peşinden koşuyordu. Yemliklere artık ince çekilmiş yemler koymaya başladık. Civcivlerin rahatça ulaşabileceği su kapları da koyduk. 

İlk günden itibaren görünüşleriyle diğerlerinden çok farklı olan keklik yavruları civciv kardeşlerinin her yaptığını yapmaya çalışıyorlardı. Onlar gibi koşuyorlar, onlar gibi yem yiyorlar, onlar gibi su içiyorlar fakat onlar gibi eşinemiyorlardı. Kara tavuğun gösterdiği her şeyi yapıyorlar, toprağı eşeleme işini yapamıyorlardı. 

Kara tavuk civcivler arasında hiçbir ayrım yapmadı. Önce samanlığın, sonra avlunun her köşesini hepsine gezdirdi. Yem verildiğinde ya da kendi çabasıyla yiyecek bulduğunda hepsini çağırdı. Kedilerden, köpeklerden, büyükbaş hayvanlardan hatta insanlardan sakınmayı hepsine öğretti. Civcivlerini yakalamak, zarar vermek isteyen yabancıların üzerine başını dik tutup kanatlarını bir tuhaf çırparak hışımla yürüdü. Gerçek bir anne hassasiyetiyle hepsini korudu. Uyku ve dinlenme zamanlarında hepsini kanatları altında toplayarak uyuttu, dinlendirdi. 

Civcivler büyüdükçe kara tavuğu dinlemez oldular. Avlunun dışına çıkıyorlar, sokağın şurasında burasında yalnız başlarına eşiniyorlar, karın doyurmaya çalışıyorlardı. Avluya yem saçıldığında kara tavuğun çağrısını duyup koşa koşa geliyorlar, taneleri topluyorlar, sonra yine dağılıyorlardı. Yetişkin tavuklar gibi davranıyorlardı. Yüksek bir yere çıkmak, yüksekten atlamak zorunda kalınca yetişkinler gibi kanat çırpıyorlar, çığlık atıyorlardı. Hızla büyüyorlar, hızla tavuklaşıyorlardı.

Bütün civcivler kara tavuğun peşini bıraktıkları hâlde iki keklik yavrusu bırakamamıştı. Kara tavuk neredeyse onlar da oradaydı. Kara tavuk sokağa çıkıyor, çöp birikintilerinin içinde eşinerek yiyecek arıyor, onlar da aynı hareketleri yapmak istiyorlar, tam olarak başaramıyorlardı. Kara tavuk ve diğerleri kanatlarını düşürüp boyun tüylerini kabartarak kavgaya tutuşuyorlar, onlar yapamıyorlardı. Kara tavuk ve diğerlerinin kavgada barışta çıkardıkları sesleri onlar da çıkarmaya çalışıyorlar çıkaramıyorlardı. Kendi sesleriyle öttüklerinde bütün tavukların, özellikle de horozların tuhaf bakışlarına, aşağılamalarına hedef oluyorlardı. Seslerinden ve görüntülerinden dolayı horozların saldırılarına uğruyorlardı. Aslında birer küçük kınalı keklik olmuşlardı. Sesleri de görüntüleri de diğerlerinden daha güzeldi. Ancak onlar bunun farkında değildi. Yine de kara tavuğun peşinden ayrılamıyorlar, onun hareketlerini taklit etmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden ne tavuk ne de keklik olabiliyorlardı. Biraz tavuk biraz keklik gibi yaşıyorlardı. Ne kadar komik duruma düştüklerini anlamıyorlardı. 

Ben her gün peşlerindeydim. Bazen kahkahayla, bazen üzülerek onları seyrediyordum. Akşam dedem işten dönünce bütün gördüklerimi anlatıyordum. Dedem beni sevgiyle, ciddiyetle dinliyor, hiçbir şey söylemiyordu. 

Bir akşam beni yine dikkatle ve sanki biraz da üzülerek dinledikten sonra dedi ki “Bakalım ne zamana kadar kendilerini tavuk sanacaklar!”

Ben bu sözden ne anlayacağımı bilemedim. 

Kara tavuğu anaları bilen iki kekliğimi izlemeye devam ettim.

Bir sabah yemleme zamanında bütün tavuklar, horozlar avluya avuç avuç saçtığım buğdaylar için toplanmışlar, gayretle topluyorlardı. Benim iki sevimli kekliğim de içlerindeydi. Açık kapıdan içeriye karşı komşunun yalaka köpeği girdi. Sağa sola bakınırken onu bizim Çakal gördü ve yıldırım gibi akıp Yalaka’ya yüklendi. Dalaşmaya başladılar. Tavuklar çok korktu. Her biri bir yana savruldu. Uzak köşelere sığınıp tehlikenin geçmesini beklemeye başladılar. 

Benim iki kekliğim ilk kez kara tavuktan ve birlikte büyüdükleri kardeşlerinden ayrılmışlardı. Tavuklar duvar diplerine, ambar altına kaçıp sığınırlarken iki keklik kanatlanmış avlu kapısı üzerindeki çatıya konmuştu. İşte bu olağan dışı, hatta olağan üstüydü. Keklikler ilk defa uçabildiklerini, tavuk olmadıklarını anlamışlardı. 

Çakal, Yalaka’yı kovduktan ve yerine yattıktan sonra tavuklar tekrar yemlerine dönmüşler, keklikler dönmemişlerdi. Ben çatıdan yere inmelerini beklerken onlar sadece bakıyorlardı. Belki de tavuk kardeşleri arasına dönmekle dönmemek arasındaki kararsızlığı yaşıyorlardı. Ben endişelenmeye başlamıştım. “Hadi, hadi dönün!” diyordum ama boşunaydı. 

Dönmediler.

Kınalı kekliklerim çatının doruk noktasına doğru yürüdüler. Birazcık beklediler, bakındılar. Köyümüzün üstünden gürültüyle ve toplu hâlde geçen kuşları gördüler. Kınalı kekliklerim de havalandı, o kuşların peşine takıldı. Görünmez oluncaya kadar peşlerinden baktım. Sonra ağladım.

Akşam, olup bitenleri dedeme anlatırken de ağladım. 

“Hiç ağlama!” dedi dedem. “Kekliğin tavuk gibi yaşaması, çöplüklerde eşinmesi olacak şey değildi. Sonunda tavuk olmadıklarını anlamışlar. Ne güzel…” 

Dedem bana aslına dönmenin ne demek olduğunu anlattı. Keklikten tavuk olmayacağını daha iyi anladım. Gidenler için daha az üzüldüm.   

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 177. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 177. Sayı