Kelebek Etkisi


 01 Haziran 2020


Hindistan’dan kalkan bir kelebek Amerika’ya varınca  fırtına estirir

 

Önemsenmeyen ya da küçük görülen bir hareketin dünya çapında etki yaratabileceğini anlatır “ kelebek etkisi”. Aslında her çağda insanı etkileyen fakat adı  konulmayan bir garip, esrarlı algoritmadır bu. Çocukluktaki küçücük bir aldanışımızın bugün bizim olduğumuz yerdeki etkisini düşünürsek anlarız bunu. Kelebekten ne olur canım, onun estirdiği rüzgardan ne çıkar  diyenler  ve belki de kelebek etkisine aldırmayanlar Wuhan’dan kalkan  bir tek virüsün,  değil Amerika’da bütün dünyada estirdiği dehşetli fırtınaya şahit oluyor. O zaman kelebek etkisi  özdeyişi için bir güncelleme yapalım 

Wuhan'dan kalkan bir virüs, değil Amerika'da bütün Dünya'da fırtına  estiriyor.

Küçük görünüp de ihmal edilen herhangi bir arıza da büyük kayıplara yol açabilir. Bir çivi önemli bir şey olarak görülmez ama onun kaybı, nalın kaybına; nalın kaybı, atın kaybına; atın kaybı, süvarinin kaybına; süvarinin kaybı, zaferin kaybına; zaferin kaybı da ülkenin kaybına sebep olur.

Bu sabah, bunlar geçti içimden. Keşke başka şeyler geçseydi, derim ama  yangın da küçücük bir  kıvılcımla başlar ve fark edilirse bir kova suyla söner yine

Her an, her şey olabilir. Düşünceyi bir dogmaya, heyecanı para kazanmaya, erdemi obez büyümeye bağlayanlar ya da  “tek yol”cular düşünsün, bundan sonrasını.  Her an, her yerden kopuşlar, güzellikler ya da felaketler olabilir. Bir atın bir mıhının yitmesi nasıl ontolojik olarak bir ülkenin kaybını getiriyorsa bu da böyle bir şey işte. 

Stefan Zweig ,  “ küçük bir sürpriz ya da ani olarak alınan bir karar ” dan  nasıl dünya çapında büyük fırtınaların çıktığını ve adeta bir    “ kader  algoritması”na yol açtığını  “İnsanlığın Yıldızının  Yükseldiği Anlar”da şaşırtıcı bir öngörüyle  anlatır. Kelebek etkisi kuramlarından ve akıl oyunlarından çok önceki  bir zamanda yazılan bu kitabı yeniden okumanın gereğine inanıyorum.

Bir karma felsefe bu. Adını bile koyamıyoruz. Biraz sonra mutasyona uğrayabilecek olan bir canlıya, bir yeni ve milyonlarca G. Samsa’ya, bir böceğe olduğu gibi bir  bebeğe ad mı dayanır? İşlevsel adlandırmalar gramerlerin “özel imleme”lerini de yok ediyor. Kelimelerin yanına yepyeni göstergeler geliyor ve yeni bir iletişim çağına geçiyoruz  sanki.

Nasıl Türkçe cümlede her öge yerinde çakılı durmuyor da  alabildiğine devinebiliyorsa, dünyada  da  her şey yer değiştiriyor, her an bir şey bir yerden kopuyor, su bir biçimde yolunu  buluyor. Türkçe cümle “ aksiyomatik üslup”a ne kadar da yakın, burada. Bir kelimenin yerinden oynaması anlam dünyasında fırtına koparıyor ve dilimizin kelebek etkisini alabildiğine hissettiriyor.

Akşam yazmaya başladığım yazıya şimdi sabah devam ediyorum. Yazma zamanıma döndüm yine. Sabaha dönmem ve sabah yazılarıyla buluşmam, geceye ya da gece yazılarına bir karşıtlık değildir elbette. Aslında ben böyle yapmakla şimdi, gecenin bana kazandırdığı o sonsuz hayal âlemlerini, doğurgan heyecanları,  rüyaları, sancılı sancısız doğumları unutmuş ve reddetmiş değilim. Sadece ihmal ettiğim bir zamanın farkına varıyorum  ve ona hakkını vermeye çalışıyorum. Geceyi terk etmiyorum ama sabahı buluyorum ben. Uykudan , yani kesilen bir normal zamandan sonra geldiği için de sanki bir buluşma zamanı oluyor benim için. Akşamı da geceyi de içinde alan bir başlama zamanı da diyebilirim . 

Gecenin ucunda araya giren uykudan sonra aynı zamanda, sabah olsun ya da sabah gelsin diye heyecanlandırıcı beklentiye sokuyor, sabah buluşmaları.

Bu yazıda da beni neler bekliyor, düşüncesi sarıyor ve  sadece buna odaklanıyorum. Yazmak kendi aynamı  icat etmektir benim için. Yazarını ister ayan beyan göstersin, ister saklasın, ister başkalarının üzerinden kurgulasın her yazı,  öznesinin  belki sisli, belki puslu, belki buğulu  gösterenidir. 

Ben de şimdi ayna’mı çatıyorum. Bu yazı bittikten sonra sisler, puslar, buğular arasından kendime bakacağım

Bu ayna ya da aynalar ne kadar gerçeklikle çatılsa da yazarını değiştirerek gösterir. Değiştirerek gösterir çünkü hiçbir gösterge gösterdiklerinin tıpkısı olamaz. Fotoğraf bile tıpkı değildir, tıpkıbasım bile. Karedeki duruş, fon, ışık, yanımızdakiler, o fotonun neden orada, o kişilerle ve o görüntüde çekildiği,   bir daha tıpkısı tekrarlanmayacak bir “zamanın dondurulduğu an”dır. Hani bir ırmakta iki kere yıkanılmaz ya aynen öyle,  bir karede görünen fotoğraf da aynı yerde, aynı kişilerle, başka bir günün aynı saatinde, aynı fotoğraf makinesi ve aynı fotoğrafçıya rağmen aynı değildir. İzleyemediğimiz bir farklılaşma, derinden bir hareket,    bir değişme yaşıyoruz çünkü. “ Her dem yeniden doğarız/ Bizden kim usansı,  diyen Yunus da sürekli doğumlarımıza işaret etmez mi? O zaman oturup kalırsak, yeniden  yeniden  doğamayız. Zihin dünyamız için de geçerlidir bu. 

Yazmak zihnimizin de aynasını gösterir. Sözün, yazının   ondurucu terapik gücü de en çok buradan kaynaklanır diye düşünüyorum.  Sanki bir  “ zihin ultrasyonu”, “ kalp ultrasyonu” gibidir bu ayna. Gösterir ama değiştirerek, alalayarak, örtüleyerek yapar bunu. Aslında değiştiren  “ ayna ” değildir, diye sanılır. Biyolojik, fizik ve psikolojik değişimlerimizi ayna oluşturmaz da onu yalnızca  gösterir, diye bilinir. Böyle anlayanlar için  yazı aynası, “ fail “değil, “ meful”dür. Fail sorumluluğu meful tanıklığı ifade eder aslında ve bizdeki Aristo mantığı,  bir şey, ya faildir ya mefuldür, der. Ayırıp tekleştiren bir mantıktır bu. Ayırıp tekleştiren ve yutan bir akıl yürütme… 

Bu klasik mantık legosunun böyle ortaya koymasına  karşılık yeni mantık, yeni düşünce, yeni “akla vurma” böyle demiyor . Kimi zaman ve kimi durumda faille mefulün birleştiğini de görüyoruz bugün. Böyle durumlarda özne kendi nesnesini oluşturur.Yani dil hem gösteren hem gösterilen olur. Gramerciler öznenin aktif olarak nesnesini oluşturmasına “ dönüşlülük “ diyorlar, yani öznenin kendisine dönmesi..” Yıkandım” demek “ Ben kendimi yıkadım.” demek değil midir? Bu yazıyı fazla gramere çevirmeden şu soruları da soralım da çıkalım buradan. “ Yıkandım.” diyen kişiye soralım: Kim yıkadı? Cevap: ben; peki sen kimi yıkadın? Cevap: Ben ( fail, özne) beni( nesne -meful) yıkadım. İşte öznenin nesnesini oluşturması budur ve  sadece gramer konusu değildir. Gerçi gramer olması bütün iletim, iletişim ve anlam dünyamızı içerir ya…

Bence ve bu sebepledir ki “yazı aynası” sadece bir gösteren, sadece bir tanık, sadece bir yansıtıcı değil aynı zamanda anlam oluşturucu, “aktif öznelik” görevini de yapar. Yani dil hem olanı yansıtır  hem de oluşturur, hem yapandır hem yapılan, hem gerçekleşen hem de gerçekleşendir.

Bu açılardan bakınca ayna’ma, yazmanın neden gerekli  hatta şart olduğunu daha iyi, daha iyi, en iyi anlıyorum. 

Nasıl o kelebeğin kanadının rüzgârı büyür büyür de belirli bir mesafeden sonra fırtınaya dönerse bir kelime ile başlayan bu metin de o bir tek kelimenin tetiklemesiyle yüzlerce kelime üretir de   önceden hesaplayamayacağımız bir etkiyle düğümlenir. 

Son zamanlarda her gün hekimlerimizden duyduğumuz “ filyasyon” terimi,  sadece  covid-19 için değil   aynı zamanda metin biliminde  kelimelerin diğer kelimelere bulaşma algoritmsının kaynağına inmek için de kullanılabilir gibi geliyor bana.

Bunu bana bir kere daha bir kere daha algılatan da başlamadan önce asla düşünmediğim yerlere getiren işte bu ayna ve onun tesiridir. 

Benim ayna’m  da budur işte.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı