HaftanınÇok Okunanları
Ercan Argınbayev 1
Zılika Jantasova 2
Coşkun Haliloğlu 3
Kanıbek Sarıbayev 4
HİDAYET ORUÇOV 5
Batyrkhan Sarsenkhan 6
SEVKAN TAHSİNOĞLU (USTA ) 7
Şamşir gözlerini açtığında burnundan yine kan sızdığını hissedip doğruldu.
“Anne,” dedi, yanındaki yatakta uzanan annesine bakarak.
Her zamanki gibi tetikte olan Aydın, yüzüne yapışmış saçlarını telaşla topladı.
“Ah yavrum, yine kanıyor… Bir dakika…”
Başucundaki temiz gazlı bezi alıp oğlunun burnuna bastırdı. Yastığını yükseltti, alnına elini koydu.
“Allah’ım, şifa ver,” diye çocuğunun solgun yüzüne bakarak fısıldadı.
Şamşir ise annesinin gözlerindeki korkuya aldırmadan pencereye baktı.
“Anne, rüyamda evimizi gördüm.”
“Yine mi? Annesi buruk bir gülümsemeyle.”
“Evet. Evimiz eskisinden de güzelmiş. Hani birlikte avluya çiçekler ekmiştik ya, hepsi açmış. Mucizeler olur demiştin anne, değil mi?”
Aydın bir an duraksadı. Oğlunun yüreğini incitmemek için:
“Evet yavrum. Allah isterse mucizeler gerçek olur, rüyalar hayra döner.”
“Tıpkı camdaki aralığı görmeyip durmadan cama çarpan kelebek hikâyesi gibi mi? Eğer kelebek biraz daha dikkat etse camın açık olduğunu görebilir miydi?”
“Evet canım. Umudunu kaybetmeseydi bir yolunu bulurdu.”
Kan durunca Aydın biraz rahatladı ve bezi yıkamak için dışarı çıktı. Şamşir yine evini düşünmeye başladı. O evin avlusunda yazları benekli kanatlı kelebekler çiçeklere konardı. Sanki şarkı söylerler, çiçekler de dans ederdi. Bu şarkıyı yalnızca Şamşir duyardı.
Bir gün babası odasına bir tablo getirip duvara asmıştı. Tablodaki doğa öylesine güzeldi ki Şamşir saatlerce ona bakar, hatta rüyalarında bile o manzarayı görürdü. Yemyeşil bir çayır, rengârenk çiçekler ve uzakta heybetli bir dağ… Ama en çok kelebekleri severdi.
Bir gün babasına sormuştu:
“Baba, bu resimde kaç kelebek var biliyor musun?”
Babası şaşkınlıkla tabloya bakmıştı.
“Resimde kelebek mi var?”
“Var, üç tane! Biri kırmızı çiçeğin yanında, biri yaprağın önünde, diğeri ağaca doğru uçuyor. Hem onlar hiç ölmeyecek kelebekler, baba!”
Babası gülmüştü.
“Olur mu öyle şey? Canlı olan her şeyin bir ömrü vardır. Kelebekler çok kısa ömürlü olur, oğlum.”
“Hayır, ölmesinler baba. Yoksa çiçeklere kim şarkı söyler?”
“Peki, ölmesinler. “
“Yaşasın!”
Şimdi bunları hatırladıkça içi sızlıyordu. Çiçekli evlerini babası nasıl gözden çıkarmıştı? Belki de tedavisi için satmışlardı. Ne yazık ki buradaki duvarların çoğu bembeyazdı. Bir tek çiçek resmi, hatta bir ağaç resmi bile yoktu. Zaten buraya neden gelmişlerdi ki? Doğum gününde ateşi yükselip bayıldıktan sonra annesi günlerce ağlamış, babası onu durmadan doktor doktor gezdirmeye başlamıştı. Her seferinde anne babası üzgün bir şekilde geri döner, o ise neden gittikçe hâlsizleştiğini ve çabucak yorulduğunu anlayamazdı.
Hastanede günler birbirine benzerdi. İğneler, ilaçlar, beyaz önlüklü hemşireler… Canı sıkılırdı. Neyse ki kendisi gibi çocuklar vardı; birlikte oynar, ders çalışırlardı. Getirilen resimli kitaplar ve boya kalemlerine çok sevinirdi. Onu ayakta tutan şey resim yapmaktı.
Geçenlerde hastanedeki yarışmada “Ev” adlı resmi birinci olmuştu. Ünlü bir ressam gelip onu herkesin önünde tebrik etmiş ve boyuna uygun bir şövale hediye etmişti.
“Adın Şamşir mi? Bu keskin kılıç demek. Sen de hastalığı bir kılıç gibi kesip atacaksın ve büyük bir ressam olacaksın,” demişti. O sözler Şamşir’in kalbinde umut olmuştu.
Bugün yine yarım kalan resmini tamamlamak için ayağa kalktı. Başının döndüğünü hissedip tekrar yatağa çöktü. Resimde hastane penceresi açıktı, beyaz perde rüzgârda dalgalanıyordu. Dışarıda bir patika uzanıyordu. Yolun sonuna kendi evini çizecekti.
Aydın odaya girdiğinde oğlunun kendini resme kaptırdığını gördü. Sessizce kenara çekildi. Oğlunun fırçayı ustaca tutuşunu görünce gözleri doldu. “Allah’ım, yavrumu koru.” diye fısıldadı.
Gece yine Şamşir’in ateşi yükseldi. Terden sırılsıklam olan giysileri ve yastığı defalarca değiştirildi. Nöbetçi doktor başucuna gelip hararetten alev alev yanan küçük hastanın bedenini muayene ederken, parmaklarında morarmalar belirdiğini fark etti. Aydın bu manzarayı görünce dudaklarını ısırarak gözyaşlarına boğuldu. Doktor, hemşirelere gerekli müdahaleleri derhâl yapmalarını tembihleyip odadan çıkarken bir köşede titreyen zavallı anneyi teselli etti.
İğneden sonra ateşi yavaş yavaş düşmeye başlayan Şamşir artık derin bir uykuya dalmıştı. Aydın hastanenin aydınlık penceresinden geceye bakarak sessizce ağlıyor, Yaradan’a durmadan yalvarıyordu. Gece boyunca oğlunun başucunda bekleyen anne, sabaha karşı uykuya yenik düştü. Ne kadar uyuduğunu bilmedi. Gözlerini açtığında, odadaki nemli gölge çekilmiş; çarşaflar, eşyalar sabah güneşinin ışığıyla dolup taşmıştı.
Aydın, yarı uykulu hâlde karşısındaki şövaleye dalgın dalgın baktı. Aman Allah’ım! Resimde bir ev belirmişti. Tıpkı kendi yaşadıkları ev… Çatısı yemyeşil, bahçesi çiçeklerle dolu… Oğlu ne zaman kalkıp çizmişti, hiç fark etmemişti. Oysa ameliyattan sonra resim masasına yaklaşmamış, hayatla ölüm arasındaki o ağır sınavı cesaretle vermeye çalışıyordu. Böyle bir zamanda yeniden resim yapması… Bu bir mucizeydi!
Aydın birden endişeyle yatağa baktı. Şamşir, ellerinde fırçayı sıkıca tutmuş hâlde uyuyakalmıştı. Sanki tatlı bir rüya görüyordu; masum yüzü sabahın ilk ışıklarında daha da aydınlanmış, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Az önce tamamladığı resminde rengârenk çiçekler ışıldıyor, kelebekler ise hiç durmadan şarkı söylüyordu.
AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Şubat, 2026.