Kendi Yüzüne Tüküren Adam


 15 Ekim 2026


O, keyfi yerinde, işleri tıkırında, saygın bir kurumun başkanı, milletvekili ve bilim insanı olmasına rağmen çok tuhaf biriydi. Sabah uyanıp gözlerini açtığında “Elhamdülillah” geceleyin yattığında ise “Estağfurullah” derdi. Gün boyunca ister toplantılara katılsın, ister kürsülerde konuşma yapsın, ister amfide ders anlatsın, ister etkinliklerde bulunsun; her zaman coşkuyla, heyecanla konuşur. Fakat ne zaman elini yüzünü yıkasa aynaya bakar, gayri-ihtiyari kendi yansımasına bakakalır ve sonunda suratına tükürüverir... Evinde de böyleydi. 

Tombul, etli butlu, altın yüzüklerle parmaklarını doldurup boynuna kalın zincirler takmayı seven, komşularına ve arkadaşlarına aldığı her eşyayı nereden, kaça aldığını övünen, kendisine yakışmasa dahi dar kıyafetler giymekten hoşlanan karısı, her sabah aynı saatte onu kahvaltıya uyandırırdı. 

– Şükürler olsun, Allah bana ne iyi bir eş nasip etmiş, derdi. 

Çocukları birer birer sofranın başına toplanırdı. İşte, okulu bitirmek üzere olan ama hâlâ kendine bir meslek ya da zanaat hedeflemeyen, saçlarını uzatıp sol gözünü örtecek şekilde düz tarayan, aklı fikri sanal oyunlarda olan tek şımarık oğlu, istemeye istemeye çıkageldi. Baba, onun kızarmış, henüz uykunun ve esnemenin mahmurluğu dağılmamış gözlerine bakıp başını salladı.

  •  Neden gece boyu çift sürmüş gibi bitkin yatıyorsun?

Oğul babasının sorusunun ne anlama geldiğini çözemedi, başını birdenbire sallayıp gözlerini kapatan saçlarını toplar gibi yaptı.

  • Selamün aleyküm...
  • Sen benim başımın tacısın! – dedi, selamını almak yerine. 
  • Unutma, sen yetenekli, kendine güvenen, itibarlı bir delikanlı olmalısın.

Seni büyük işler bekliyor! İleride ülkenin önde gelen kişilerinden biri olup herkese örnek olacaksın!

Oğul ise sanki masal dinliyormuş gibi, belirsiz bir noktaya dalgın bir halde bakıp, öylece oturuyordu. Babası, “Dinliyor musun beni?” dedi. Oğul başını hafifçe sallamakla yetindi. Babasının “Ben ne diyorum, tamburum ne çalıyor?” türündeki bu kayıtsız tavırdan sabrı taştı. İç geçirerek büyük kızına baktı. Onun derdi süslenip püslenmekti. Ne zaman aynaya baksa, kendini hayranlıkla seyrederdi. Üst sınıfta okumasına rağmen hâlâ oyuncak bebekleriyle oynar, ayıcığına sarılarak uyur, aniden çarpım tablosunu sorsan onda dahi hata yapardı. Ama babasını haftada bir kez restoranda yemek yemeye ya da bir eğlence mekânına gitmeye ikna etmeyi becerirdi. Ama bu da babasının gönlünü tatmin etmezdi. Sürekli yanına sokulup dibinden ayrılmayan küçük kızının alnına bir öpücük kondururdu.

Başını cilveli bir halde usulca eğerek “Baba, dün sizi bekleye bekleye uyuyakalmışım” dedi. O kadar sevimliydi ki, babanın kalbi yumuşadı; başını okşayıp bir kez daha öptü.

  • Ben çok geç geldim tatlım…
  • Sizi çok-çok bekledim... Dudakları daha da büzüldü, uzun kirpikleri peş

peşe kırpıştı.

 – Biliyorsun kızım, işim çok.

Karısı, ona çayı uzatırken – Dün de seyahatte miydiniz? – diye sordu.

 – Evet. – Başını salladı. – taşraya gittik. Hem yeme içme hem de iş harikaydı. Tövbe, tövbe sabahtan beri gözüm seğirip duruyor. 

Karısı – Kadınlar gibi  uğursuzluklara takılmayın, – dedi, asıl merak ettiği

soruyu sordu. 

– Eskiden taşraya gitmezdiniz ama?

– Komisyon kadrosuna dahil edivermişler – dedi; ballı çayını höpürdeterek içti, elini umursamazca salladı.

– Amaan işte... insanların halini-ahvalini inceleyeceğiz. Neye ihtiyaç duyduklarını, ne istediklerini gözlemleyip tahlil edeceğiz. Halkın memnuniyeti için gayret edeceğiz.

– Halkın memnuniyeti mi? – Kadın, kocasına dikkatle baktı. 

– Ee, peki... ne sonuç çıkardınız?

Adam, üzerine President tereyağı sürülmüş ekmeği ağzına tıkıp ağzındakini çiğnerken, – Bu kimin ne isteyeceğine bağlı, – dedi.

Kadın, kocasına gözlerini dikti.

– Bey, artık durumumuz iyice düzeldi, değil mi? Adam cevap vermeden önce sofradaki çeşit çeşit yiyeceklere, önündeki cevizle kuru üzüme, çocuklarının uzanmaya bile üşendiği sucuğa, tereyağına, çikolataya; karısının keyifle yediği kaymağa ve öteki tatlılara baktı.

– Evet, öyle... Sen  çokça şükrediver. Kadın dudak büktü. Adam çocuklarına baktı.

  • Haydi, çabuk olun. Şimdi araba gelecek.
  •  Biz hazırız.

Makam aracı çocukları okula bırakıp gelinceye kadar o da giyinip hazırlandı. Onun onlarca takım elbisesi, gömleği, kravatı, hatta ayakkabısı vardı ki bunlar gideceği yere ve buluşacağı insanlara göre seçilirdi. Bu kez de tepesindeki kelliği ve geniş alnını gizlemek için yanlardaki saçlarını öne doğru taradı, ardından özel bir spreyle sabitledi. Üzerine parfüm sıktıktan sonra yine aynaya uzun uzun bakakaldı. Sanki bambaşka biri olmuş gibiydi. Aynadaki yansımasına dalıp giderken, yine istemsizce tükürdü.

  • Bey, bunu neden hep yapıyorsunuz?

Bu beklenmedik soru onu bir an duraksattı. Karısına baktı. - Sebebini bilmemen daha iyi,- deyip ayakkabılarını giydi.

  • Çocuklarınız da bana bunu hep sorup duruyor...

Olduğu yerde durdu. Karısının gözlerinin içine baktı.

  •  Sen de benim yaptığım işi yapsan, aynada kendi gözlerinin içine uzun

uzun baksan, anlarsın, dedi ve çıkıp arabaya bindi. Kadın hiçbir şey anlayamadı. Omuzlarını hafifçe silkip kapının önünde susup öylece kalakaldı. Kapıyı kapatırken gayrı ihtiyari aynanın yanına geldi ve kendine dikkatlice baktı.

Yıllar geçtikçe yüzündeki çizgiler derinleşmiş, yanakları çökmüş, gözlerine hüzün sinmişti. Göz bebekleri kıpırdadı. Geçip giden yılları, yaptığı hataları, söylediği yalanları, başvurduğu hileleri, kibrini ve gururunu birbirine karışmış hâlde gördü. Birden yüreğine keskin bir sızı saplandı; avuçlarıyla gözlerini kapattı...

Bu sırada adam, arabanın arka koltuğunda oturmuş, az önce karısına söylediklerini düşünüyordu. İlk kez ilkokul yıllarında, babasının cebinden gizlice para çalıp sorguya çekildiğinde korkusundan, “Ölüm çıksın ki ben almadım!” diye yeminler etmiş, böylece işin içinden kolayca sıyrılmıştı. Ama o akşam yüzünü silerken aynaya baktığında, gözleri sanki peşini bırakmıyor, görünmez bir yerden yükselen bir ses kulağına “Vicdansız!” diye fısıldıyordu.

Sonunda buna dayanamayarak kurnaz bakışlarını başka yöne çevirmiş ve suçlu bir insanın kendi gözlerinin içine dosdoğru bakamayacağını o gün anlamıştı.

Ama bu ezeli hakikati çabuk unuttu. Günler geçip yetişkinliğe erdikçe, zor durumlarda yalana başvurmak, suçu başkalarının üzerine atarak sıyrılmak, gerektiğinde düşüncelerini açıkça dile getirmek ya da hatasını kabul etmek yerine, yalakalık yaparak insanları abartılı övgülere boğmak onun alışkanlığı hâline geldi.

Hatta müstakbal eşiyle ilk tanıştığında dahi: “Hayatımda sizin kadar güzel, zarif; uzun kirpikleri gözlerine haya perdesi gibi düşen iffetli bir kız görmemiştim...” demişti. Zamanla düşüncelerini ve görüşlerini rüzgârın estiği yöne çevirme becerisi öylesine gelişmişti ki, ağzından inci taneleri gibi peş peşe dökülen sözlerin, karşısında hayranlıkla oturan insanların zihnine işleyişini izlemekten kendisi bile haz alıyordu...

Her gün işe gelir gelmez ilk olarak odasına bırakılan gazete ve dergilere göz atardı. Sekreterinin getirdiği sıcak kahvesini yudumlarken internette ve sosyal medyada çıkan haberleri takip eder, günün nabzını tutacak konuları kafasında belirlerdi. Son zamanlarda konuşmalarını benzetmeler ve mecazlarla süslemeyi de alışkanlık edinmişti. İplik gibi eğrilip bükülen, türlü kılıklara bürünen sözcükler ağzından döküldükçe, onların büyüsüne kendisi de kapılıyor; aldığı alkışlarla adeta sarhoş olup sözlerinin cazibesini daha da artırıyordu.

Bir gün, kısa süre önce işe başlayan bir çalışanını odasına çağırmış, hazırladığı rapordaki eksikleri anlatıyordu ki özel telefonu çaldı. Eliyle “Sessiz.” diye işaret edip telefonu açtı.

– Efendim... deyip sami bir şekilde hal hatır sordu. Siz yeter ki söyleyin, hepsini eksiksiz yerine getiririz. Sizin sayenizde ne kadar bahtiyarız... Size duyduğumuz saygının sınırı yok. Allah sizi başımızdan eksik etmesin, efendim!

Her sözüne ayrı bir ihtişam katarak öyle ustalıkla konuşuyordu ki, konuşmaya kulak misafiri olan çalışanın bütün bedeni gerildi. Telefonu kapatınca kravatını gevşetti, bıyık altından gülümsedi ve hafifçe başını salladı. Sonra kendisini izleyen çalışana, sanki “Nasıldı?” der gibi göz ucuyla baktı. Böyle bir yağcılığa alışık olmayan genç ise:

  • Hiç mi utanmıyorsunuz? dedi ve evraklarını bile almadan çekip gitti. O

anda donakaldı... Sanki yüzüne bir tokat inmişti. Bir süre kıpırdamadan, gencin çıkıp gittiği kapıya baktı. Ardından ayağa kalktı, kapının yanındaki aynanın karşısına geçti ve kendine dik-dik baktı. Ama düşük göz kapaklarının altından kendisine öfkeyle bakan bakışlara dayanamadı; yine aynadaki yansımasına tükürdü. Aşağı doğru süzülen tükürüğünü seyrederken, o toy çalışanın saygısızlığını ve patavatsızlığını bir türlü içine sindiremedi; öfkeyle aynadaki yansımasına yumruğunu indirdi. Ayna tuzla buz oldu; cam parçaları yere dökülüp dört bir yana saçıldı. İçlerinden biri gözüne de kaçmış olmalıydı; gözü sızlamaya başladı. Elini yüzüne götürdüğünde, avucuna sıcak bir şey bulaştığını hissetti. Tek gözünü güçlükle açıp baktığında, yumruk attığı elinin yarıldığını ve kanadığını gördü. Ama gözündeki sızlayan acıya dayanamayarak olduğu yere çöküp kaldı... Bir şey düştüğünü sanarak koşup içeri giren genç sekreter, bu manzarayı görünce dehşete kapıldı ve telaşla yan odaya koştu...

Birden çalışanlar etrafına toplandı. Elini sarıp kanamayı durdurmaya çalıştılar, ama o gözünü açamıyordu. Hemen ambulans çağırdılar. İçlerinden biri koluna girip – Ne zamana kadar bekleyeceğiz? Haydi, sizi ben göz hastanesine götüreyim, dedi. Daha aşağıya inmeden ambulans geldi...

Gözüne batan cam kırıkları ameliyatla çıkarıldı. Artık hastanede, bir gözü sargılı hâlde yatıyordu. Ne yemek istiyor ne de karısıyla çocuklarını görmek istiyordu. Çalışanlarının yüzünü görmeye bile tahammül edemiyordu. Hâlini öğrenmek için aynaya bakmaya ise cesaret edemiyordu…

Yaklaşık bir ay hastanede yattı. Gözündeki sargılar çıkarıldı, sızısı geçti; ama bu kez de başı durmadan ağrımaya başladı. Doktorlar, bir yıl boyunca ne kâğıt okumaya ne de bilgisayar başında çalışmaya izin verdi. Sağlık durumu nedeniyle görevinden alındı ve başka bir bölüme geçirildi.

Yaşam tarzına göre onun söylediği sözler de alışkanlıkları da değişmeye başladı. Makam aracı elinden alınmıştı; meslektaşları arasında eski izzet ve itibarı yok, saygınlığı ortadan kalkmıştı. Evde de karısı, hatta çocukları bile değişmiş gibiydi. Kızları artık eskisi gibi ona sokulmuyor, okula isteksizce yürüyerek gidiyor, önüne çayını ve ekmeğini bile gönülsüzce koyuyor gibiydiler... Gözleri nasıl giderek daha da bulanıklaşıyorsa, çevresinde olup bitenler de onun için aynı ölçüde karanlık bir perdeye bürünüyordu.

İnsanoğlu, şartların kuludur... Artık her gün üniversiteye gidip öğrencilerine ders veriyor; işe gittiğinde odasına kapanıyor, dışarı çıkmıyor, kimseye karışmıyor. Önceleri makamından vazgeçmek istemediği için toplantılarda ön sıralarda otururdu. Zamanla arkalara çekildi; sonra da iki kulağına pamuk tıkama alışkanlığı edindi. Şimdi sokakta dahi böyle geziyor...

Akşam eve döndüğünde, elini yüzünü yıkarken istemsizce aynaya baktı; yansımasına uzun uzun baktıktan sonra kendi yüzüne tükürdü…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 238. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 238. Sayı