HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Tahircan Muhammed, Mukaddes Mirza 2
Coşkun Haliloğlu 3
Zılika Jantasova 4
Fatih Sultan Yılmaz 5
MEHMET ALİ KALKAN 6
Coşkun Haliloğlu 7
Taş merdivenlere oturmuş küçük kızın düz kumral saçları omuzlarına dökülmüştü. Minik kahverengi gözleri hüzün doluydu. Başını yanında oturan, kendinden birkaç yaş büyük ağabeyinin koluna yaslamıştı. Bekliyorlardı. Beklemenin en büyük sınavı sabırdır ama bu duygu çocuklar için zordu. Etrafta yaşanan dehşet, çocukların koyu renk gözbebeklerine yansıyordu.
Baba, şehrin kenarında bütün binaların toprakla bir olduğu yerde bir harabe buldu ve çocukları buraya yerleştirdi. Kan emicilerin bir daha buraya dönmeyeceklerinden emin olunca yanındaki yiyecek torbasını çocuklarına bırakıp karısını bulmak için geri döndü. Giderken “Bulunduğunuz yerden ayrılmayın, binanın dışına çıkmaya çalışmayın!” diye sıkı sıkı tembih etti.
Üç gün önce çocuklardan biri annesinin diğeri babasının elinden tutup kaçıyorlardı. Evlerinin bulunduğu bölge bombalandı. Gece yarısı başını ayın ışıkları okşayan, sanki annesinin kucağında uyuyan şehir, aniden uyandı. Yarım saatten az bir sürede binalar, insanlar, hayvanlar, gökyüzündeki bulutlardan toprağa kadar her şey paramparça oldu. Anneleri kaçarken sırtından vuruldu. Babalarına çocuklarını alıp götürmesini söyledi. Çaresiz kalan baba, yaralı eşini öylece bırakıp çocuklarını kurtarmaya çalıştı. Onları korunaklı bir yere ulaştırınca “En azından ölüsünü bulurum.” diyerek geri dönmüştü.
Geçen bu üç gün boyunca çocuklar akıllarının yettiği kadar olayları anlamaya çalıştılar. Küçük kız sürekli ağlıyor, annesini istiyordu. Ağabeyi, babasının annesini hastaneden almaya gittiğini söyleyerek kardeşini avutuyordu. Bazen bu yalana kendi de inanıyordu. Onu hatırladığı anılarını anlatarak oyalıyordu. Kız kardeşi doğduğunda babasıyla birlikte doğum hastanesine nasıl gittiğini, hepsinin ne kadar mutlu olduğunu, kaç gün görmediği annesinin hastane kapısından çıkınca kendisine nasıl sarıldığını, annesini sağlıklı görünce ne kadar mutlu olduğunu anlatırken annesinin kardeşini uyuturken söylediği ninniyi hatırladı. Kız kardeşi ağladıkça sarılıp o ninniyi söyledi:
Ninni ninni ninnice
Akşam baban gelince
Hani yavrum deyince
Seni önüne koyunca
Öpüp garnı doyunca
Ninni yavrum ninni
Mini kızım hu ninni
İki gün daha geçti, ne anneleri ne de babaları döndü. Torbalarındaki son ekmek parçalarını da yemişler ve çok acıkmışlardı. Yiyecek bulmak için binanın etrafında bir iki dolaştıktan sonra merdivenlerde sessizce birbirlerine sokularak beklemeye başlamışlardı. Artık küçük kızın ağlamaya ağabeyinin de ona teselli vermeye gücü kalmamış, bitkin düşmüşlerdi. Ellinde ekmekle gelecek anne ve babalarını düşünüp öylece bekliyorlardı.
Akşam olmuştu. Uzaktan ellerinde fenerlerle on silahlı askerin geldiği gören çocuklar çocuklar sanki tekrar canlanmış gibi ayağa kalktılar. Hiçbir şey düşünmeden askerlere doğru koştular. Küçük kız oraya vardığında bir askeri galiba babasına benzetti, onun bacağına sarılarak "Bana ekmek mi getirdin? Çok açıktım, babacığım." dedi. Ağabeyi sanki bu askerlerin düşman olacağını hissetmiş gibi önce yol kenarında durdu. Sonra dayanamayıp "Amcalar bize biraz ekmek verebilir misiniz?" dedi. Askerler gülerek birbirlerine bakıp sanki gözleriyle anlaştılar. Hepsinin gözüne kötü bir ihtiras yansıyordu. Küçük kızın bacaklarına yapışan grup komutanı, gülümseyerek onu kucağına aldı ve "Tamam kızım sana biraz ekmek vereceğim." diyerek elinden tutup onu yıkık binaya doğru götürmeye başladı. Arkasına döndü ve sanki "Ağabeyi sizlere!" demiş gibi gruba işaret etti.
Komutan harabeye girdiğinde askerlerden biri ağabeyi kucağına aldı ve yanındakine gülümseyerek şöyle dedi: “Ona ekmek ver, güçlü olsun”. İkinci asker çantasını açtı ve çocuğa bir parça ekmek verip onun yanağından öptü. Hepsi birden kahkaha attılar. Oğlan ekmekten bir lokma alıp yavaş yavaş çiğnemeye başladı ama o kadar aç olmasına rağmen sanki yutmayı unutmuş gibi ekmeği ağzında tutuyordu. Askerler de binaya doğru adımladılar. Aniden küçük bir çığlık duyuldu. Kız kardeşinin sesini duyan çocuk, askerin elinden kurtulup “Goncaaaaaa!” diye bağırarak binaya doğru koştu. Asker aniden koşan çocuğu yakalayamadı, silahını çekip çocuğa ateş etti. Çocuk, bacağına isabet eden kurşunla hemen yere düştü ama hâlâ kız kardeşinin götürüldüğü binaya doğru sürünüyordu. Sonra ortadan bir asker çıktı ve onu vuran askere nefret dolu gözleriyle bakarak “Ne yaptın!” diye bağırdı. Asker güldü ve “Ne yaptım?” dedi. Çocuk hâlâ inleyerek yerde sürünüyordu. “Gonca ben babama ne söyleyeceğim.” diye fısıldıyordu. Çocuğu vuran asker "Böyle yaptım." diyerek yüksek sesle güldü ve silahını bir kez daha sıktı. Bu kez kurşun çocuğun kafasına isabet etti. İleri koşan asker çocuğa doğru koştu onu kollarına aldı. Çocuğun gözleri hâlâ açıktı. Bütün vücudu titriyordu ve son kez “Gonca!” dedi.
(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Kasım, 2023)