HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Coşkun Haliloğlu 5
Coşkun Haliloğlu 6
Kardeş Kalemler 7
Doğanın şaşmayan koşulları içerisinde, haznesi dolan ve aşan herhangi bir nesne “taşma”nın eşiğinindedir artık, diyebiliriz. “doluluk” paylaşım alanına çevrilip duyum manevrasına dönüşürse estetik sunum ve içerik ile bizim tanık olduğumuz bu evren “sanat”ın ve “sanatçı”nın varlığından biz okuyuculara haber verir. İçsel bir duygu selinin ve birikiminin olağanın dışında bir “hayret” etkisi bırakması da sanattan beklenen mucizeler arasındadır. Varoluşsal bir sancının doğum acılarından duygunun bütün tonlarına dek bir “ifade” meramına gereksinim duyan insan ve insanlık için görsel, işitsel ve sözele dayalı bir alanı da kapsayan sanatın var olması ayrı bir muhtaçlık durumudur, bizler için. Yaşamın türlü koşulları ve eylemleri içerisinde zaman zaman kitlece yahut bireyce savrulmalarımız mümkün olabilmektedir; kimi zaman bir kumpas kimi zaman bir “zorunlu” yeğleyiş kimi zaman da mutmain bir derviş gibi kabulleniş ya da bir kutlu direniş…
Sanatın dokunurluluğu en çok duyulan alanlarından (sevinç, özlem, ayrılık, hüzün, ağıt, …) edebiyatın yaşam ile ilişkisinin üzerinde çok durulan ve komplike bir atmosfere tanık olduğumuz bir evren olduğu da çok açıktır. Edebiyat ile yaşamın ilişkisi -birbirine etkisi, gereksinimi, ağırlığı, …- birinin diğerine “tek taraflı” bir “zorundalık” içerisinde olmaması ve karşılıklı besleyişten uzaklığı, üzerinde mutabık olunacak bir konu ya da bakış değildir. Sosyolojinin edebiyata katkısı yahut edebiyatın düşün ve duygu katmanlarımıza olan sanatlı katkı, yorum ve gücü bizim ruhumuzdaki önü alınamayacak “estetik” arzusunun da yangını dindirme alanı ve varlığıdır.
Edebiyatın varlığını sürdürebilme savaşı içsel, bilişsel ve akışkan bir süreçten hareketle devingen bir formda devam edebilecekken, adı değişen etkenlerden ötürü durgun, sakin ya da “edilgen” bir pozisyona da düşebiliyor edebiyatın kendisi… Sanatın (edebiyatın) edilgen durumunun kimi zaman bir parti, dernek, politik direnç yahut devlet aygıtı tarafından gerçekleştirildiğini edebiyat tarihi ve edebiyat sosyolojisi içerisinde görmekteyiz. Bu etkinin “mekanik” bir kumpasa dönüşme yetenek ve manevrası da hiç kuşkusuz bu “otorite”nin güç arzusunu sürekli kılma bilinçaltından başka bir şey değildir.
Dış Türkler, Orta Asya Türkleri, Türkistan Türkleri ya da Türk halkları (toplulukları) adlarıyla belirtilen, tanımlanan ve coğrafi anlamda biçimlenen bu Türklerin, dünya tarihinde travmalı bir şuurun zorunlu “yaptırım”larına maruz kalmışlığı kapanması güç yaralar ve acılar da bırakmıştır, ta ki bugünlere kadar… “demir perde”nin paralel zaman ve mekanda “paralel yumruk”u da çok sert bir şekilde zulmü bir varlık kavgası olarak besleyip büyüttü. Despot ve acımasız uygulamalar zincirine sahip olan Rusçu zihniyet, hegemonyasındaki Türklerin günlük en sade yaşam alanlarından devletin ciddi politik işleyişinin en tepesine kadar uzanan bir yelpazede “kontrol” sistemi izlemekteydi. Sosyolojik anlamda da insanlara bir “kitle” üst bakışıyla yanaşan Sovyet düzeni onların dünya algılarını, politik yeğleyişlerini, tarih derinliklerini, düşmanlarını ve dil-kimliklerini dayatmak suretiyle yeni bir evren düzeni ve antibireyci insanlar topluluğu kurma, oluşturma ve sürdürme hedefi adına gerektiğinde kan da dökebilecek bir gözü karalığa tereddüt etmemiştir.
“Repressiya”, sosyolojik biçimde koyu renklerle tanık olduğumuz bu kavramın içeriği adına şunları sıralayabiliriz:
Azerbaycan Türkleri de bu olumsuz, katı, politik ve yaralayıcı koşullar içerisinde kimlik-dil ve tarih yorumu noktasında yanıltıcı ve bilimsel olmayan bir tanıma savrulmuştur. Özellikle Rusçu zihniyetin genel Türk tarihiyle özdeş bir akış içerisinde oluşan bir “Türk/lük” düşüncesi yerine “boyculuk” temelli, ilk Türk döneminden uzaklaştırılmış bir tarihçilik propagandası ve Azerbaycan Türkleri öncülüğündeki yeni Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucu iradesini “Azerbaycanlı” yaklaşımını aşılaması Türkoloji ve sosyoloji anlamında derin bir yarılma ve karışık bir zihin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle 1995’teki kimlik tercihine dayalı düzenlemeyle “Türk kimliği” ve “Türk dili” tanımlamaları terk edilip yeni ve kozmopolit bir toplum inşa etme sürecine girilerek devletçe resmi bir şekilde “Azerbaycancılık-Azerbaycanlılık” ideolojisi kanunla koruma altına alınmış olup Azerbaycanlılık kavramının toplumca da benimsenmesi adına devlet destekli olarak bugün yüzlerce makale ve bilimsel veri oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Azerbaycan’daki aydın ve sanatçılar da bu bıçak sırtı tanımlama karşısında 3’e bölünmüş diyebiliriz:
Türkiye’deki terminoloji ile olası bir karışıklığın önünü almak için de bizce Azerbaycan Türk edebiyatı tamlaması daha uygun ve bilimsel olacaktır. Halil Rıza Ulutürk’ün Azerbaycan Türk edebiyatında Azerbaycan’ın hem Sovyet dönemine hem de bağımsızlığına tanıklık eden aydın ve sanatçılardan biri olması bizdeki dikkati doruğa çekebilmeyi başarabilmiştir. Ulutürk, Sovyet’in çok azgın ve gaddar olduğu o güç yıllarda sanatını bütüncül Türk kimliğinden yana ve ortak Türk tarih geçmişine dayanan sağlam bir zeminde örmüştür. Akademik yıllarında Türkolojinin değişik alanlarındaki çaba ve yapıtları da onun Türkçü düşünce altyapısının temel taşlarını oluşturmuştur. Sovyet’in dişlerine kan değdiği yıllarda Ulutürk, Azerbaycan Türk ve Özbek edebiyatlarını karşılaştırmalı olarak çalışmış, incelemiş ve de Özbek Türkçesinden Azerbaycan Türkçesine aktarmalar yaparak o dönem için çok yaşamsal ve de yönetimce de “risk” olabilecek bir varlık alanı içerisinde düşün evrenini sürdürmüştür.
Ulutürk, klasik anlamın kısıtlı ve kısır döngülerinden sıyrılıp yapıtlarında gerçek bir sanatçı ve aydın duruşunu sergileyerek toplumsal, psikolojik ve politik birçok konuda kalemini sınamıştır. Ulutürk’ün yapıtlarının tümü çözümlendiğinde fark ettik ki onda müthiş bir inanç, direniş ruhu ve savaşma isteği vardır. Azerbaycan Türklüğünün bağımsızlığa koştuğu yıllarda Azerbaycan Halk Cephesi mitinglerindeki hararetli ve -A. İlhan’ın söylemiyle- “tahrip gücü yüksek” hitabeti ve etkileme gücü ile toplumu direnişe ve özgürlüğe hazırlamıştır:
“ÖZGÜRLÜK
Özgürlüğü istemiyorum zerre zerre, gram gram
Kolumdaki zincirleri kırmam gerek
Kırıp kırıp
Özgürlüğü istemiyorum bir hap gibi, ilaç gibi
İstiyorum gökyüzü gibi
Güneş gibi
Cihan gibi”
Ulutürk, bir akademik mecliste Ruslara, Sovyet düzenine ve onların iki yüzlü politikalarına kin ve öfkeyle tepkisini sununca hemen gözaltına alınır ve Halil Rıza 27 Ocak 1990 tarihinde Moskova’ya getirilerek ve SSCB Devlet Güvenlik Komitesi’nin Lefortovo zindanında hapsedilmiştir. Onun hapis dönemi şiirlerindeki ufuk, umut ve sesleniş insanı derinden etkilemektedir. Ulutürk, umutsuzluğun en küçük bir ayak sesinin dahi olmadığı yazın ve düşün dünyasında nice kılıç kıvamında dizeler kaleme alarak Türk dünyası edebiyatları ve Türk tarihindeki yerini almaya hak kazanmıştır.
“DEMİR HAFES
Bir demir kafesteyim… Kapım amansız demir.
Pencere parmaklığı pas yemiş çapraz demir.
Beni sıkan, sıkmayan yüksek duvarlar demir,
Nerdeyse serhatimiz dikenli hisar demir.
Başımın üstünde asılı nizami çizgide
Kuduz cümleler demir.
Gözbebeğime yönlenen otomatik silah mermi
Kolumu zincirleyen rütbeli asker demir
Peki, nedendir gözlerim “bezdim, usandım” demiyor.
Demirden, taştan bile ışık emiyor nur emiyor.”
Azerbaycan Türkleri yazınında Türkçü düşünce ve estetiğe ruhuyla bağlı olan Ulutürk’ün dil tanımı da elbette “Türkçe”dir:
“Kremlin yalının artığını yalayanlar
Türkçemin kudretini nereden nasıl anlar?”
Şiirin aslındaki dizede de “haradan” değil “nereden”, “nece” değil “nasıl” sözcüklerini seçmiştir Ulutürk. Bu yeğleyiş o dönem için çok önemli ve de büyük bir cesaret örneğidir. Aydınların “Türkiye ajanı”, “Pantürkist” diye yaftalandığı o süreçte Ulutürk herhangi bir kimlik kargaşası ve yanılmasına düşmeden Türk kimliğini savunmuş ve Türkiye Türkçesi unsurlarını şiirinde kullanarak iki Türkçenin yakınlaşması isteğini sanatına yansıtmıştır.. Burada dikkat çeken bir başka nokta da hedefteki tepki sunulan yönün de Rusya ve Rusçular olmasıdır.
Azerbaycan Türkleri edebiyatında özgürlük, var olma, diriliş ve kendi ruh köklerini arama kaygı ve kavgasında olan Ulutürk, Azerbaycan Türklerinin ve bütün Türklerin yılmaz bir sanatçısı olmak adına çok ciddi, bilimsel ve de duruş içeren bir tavır sergilemiştir. Onun sosyal yönü, politik sisteme itirazı, Türkoloji bilgi ve birikimi Ulutürk’te daha özgün, estetik ve de yarınlara kalabilecek bir iklim oluşturmuştur. Ne mutlu ki Azerbaycan Türklüğü böyle bir değeri biz insanlara kazandırmıştır. Aziz şairin ruhu şad yeri uçmağ olsun.