Kesilen Salıncak - III. Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Yarışması Türkiye Jürisi Özel Ödülü


 01 Nisan 2015

Babamın bizim için yaptığı salıncak, o civardaki diğer çocukların tamamının ortak sevinciydi. Ancak bu oyuncak bugünlerde her evde bulunduğu gibi o zamanlarda bir türlü bulunamazdı. Evimizin arka tarafındaki bahçede kocaman beş ağaç vardı. Ağaçlardan ikisi birbirine çok yakın, diğer üçü ise bir-bir buçuk metre aralıklarla dikiliydi. İşte güçlü kökleri olan kalın ve göğe doğru yükselen ağaçlar salıncak yapmak için en uygun direkti. Ailelerin çoğunluğu her gün işlerine giderken, çocuklarını evde tek başlarına bırakırlardı. O zamanlar köyde kreş yoktu. Kreş görevini bir hayli vakit üstlenen bizim evin bahçesine, büyükleri küçüklerinin ellerinden tutarak gelir ve burada toplanırlardı. Akşamüstü işlerinden dönen veliler, eli yüzü kir içinde, gün boyu oynadıkları eğlenceli oyunları anlatıp bitiremeyen çocuklarının ellerinden tutar, evlerine doğru yola koyulurlardı. Dolayısıyla kendileri açısından ehemmiyetli sayılan oyun etkinliğine yalnız bizim evin çocukları değil, o civardaki komşu çocukları da toplanırlardı. 

Babam satın aldığı kalın halatı kaymayacak ve çözülmeyecek şekilde ayarlamak için ağaca tırmanıyor, tekrar ağaçtan iniyor. Biraz zamanını harcayıp uğraştıktan sonra halatı bağlıyor. Arada bir: “Salıncakta sallanarak  büyüyen çocuk yükseklikten, hızdan korkmaz; tam tersine, daha çevik, daha hareketli, hatta daha güzel olur!” diyor. Bu kadar etkileyici sözlerden sonra kim sallanmak istemez ki? Muhakkak ki biz, salıncakta öncelikle kendimizin sallanacağımızdan, toplanıp beklemekte olan diğer çocukları imrendireceğimizden ümitliydik... 

Salıncak bağlandı. Babam, oturup sallanmak istediğimizde, yumuşak minderi kullanmamızı, ayakta sallanmak istediğimizde tahtayı değiştirmemizi uyardı. 

Babamın “Artık her şey tamam, genç kahramanlar!» sözü üstüne ağabeyim salıncağa doğru fırladı. Birdenbire durdurarak “Sen bekle bakalım!” dedi ve çocukların en arkasında bekleyen, seneler öncesi annesini ikinci doğum sırasında kaybeden ve babası da bu sene kışın koyun güderken yolu şaşırması sonucunda donarak vefat eden, şimdi ise dede ve ninesinin himayesinde olan Arman’ı çağırdı. Arman ilkinde çekindi, utandı, gelmek istemedi. Babam merhametli tavrıyla: “Gel yavrum! Korkma!” dedi. Toplananların arasında ona merakla bakmayan kalmadı. Arman ise sevincinden ara sıra gülümsüyordu. 

O çok akıllı, teşebbüslü biri olarak büyüdü. Kendi çapında işini yürüttü, o alanda biraz ün saldı, itibar sahibi oldu. Yıllar sonra onunla buluştuğumda, bu günlerini benim babama borçlu olduğunu söyledi. Benim “Neden?” dediğim sualime “Duyduğum korkuya ve çekingenliğe karşı gayret göstermem ve direnmemde onun o günkü anlamlı davranışının tesiri vardı.” diye yanıtladı. Bu sözlerden gurur ve memnuniyet duydum. 

*** 

Bahçenin orta kesiminde büyük bir ekmek fırını ve kazan ocağı vardı. Annem her gün sağımdan sonra tüketeceğimiz sütü alır, geri kalan kısmını bişekli kocaman yayığa doldururdu. Devamlı üst üste biriken bu sütler ayran haline gelmeye başlardı. Yayığı yani fıçıyı sırayla dövmek, sütten tereyağını ayırmak bizim payımıza düşen işti. Tereyağı ayrıldıktan sonra annem fıçıda kalan ayranı, dibine yağ sürülmüş büyük bir kazana koyup kaynatırdı. Ayran kaynamaya başlayınca herkes yerinde duramaz, ocağın yanında dolanırdı. Kaynamakta olan ayranın köpüğünü yalamak, tadına bakmak bahçede oynayan bizlerin en büyük istekleriydi. Kaynatma işi tamamlanıncaya kadar annem heyecandan “Kerataların biri sıcak ayrana düşmesin!” diye ocak başından uzaklaşmazdı. Ayran kaynayıp yoğurt yani katı kıvama geldikten sonra soğutulur ve bir torbaya dökülür. Yoğun çökeltiden su süzülene kadar ağaca asılır ve bekletilir. Biraz vakit sonra üzerine taş bastırılarak yine süzülmesi sağlanır. Katılaşan süzme yoğurdu küçük parçalara ayrılır ve elle ceviz büyüklüğünde topak, avuç içi gibi çeşitli şekiller verilir. Nihayetinde tahtaya dizilir ve yüksek bir yerde güneşte kurutulurdu. Kurut (şekil verilen süzme peynir) kuruyuncaya kadar onu sabırsızla bekleyenler sayısı çoğalır. Kuş da, kedi de, çocuk da bu yükseklikteki kurutu yeme peşindeler. Annemiz bizi “Kurutu kurumadan yer bitirirseniz, kesintisiz yağmur yağar!” diye eskiden kalan batıl bir inançla yasaklardı... Ekmeği gün aşırı fırında yapardık. Annem ekmek pişirdikten sonra kalan köze küçücük pişileri koyardı. Bu nefis pişileri orada bulunan hepimize paylaştırırdı. Ah! O günler! Pişilerin tadı bambaşkaydı yiyene! Annem bizim nefes nefese pişi yiyişimizi sevgi dolu gözleriyle seyrederdi. 

***

 Bahçenin sağ tarafında ninemin gündüzleri uzun süre oturduğu küçük bir kulübe vardı. Kulübenin başköşesinde desenli keçe, keçenin üstünde de yorgan döşeli bir yatak dururdu. Ninem orada nakışlı el işlemeleri işler, yama yorgan diker, bizim kışın giyeceğimiz çorapları örgüyle örerdi. Nakış işlerken onu bastırır ve her nakşın adını koyar, nitelik niceliğini belirlerdik. Örneğin, koçboynuzu, dağ koçu boynuzu, geyik boynuzu, kırk boynuz, çift boynuz, ikiz boynuz, kırık boynuz, dört kulak, devetabanı, ikiz ökçe, çift gerdan, kuş kanadı, kaz tabanı v.s. böylece devam ederdi. Bu tür sanat insana ustalığı, doğruluğu ve özenle çalışmayı öğretirdi. Kağıda çizilen nakışı kusursuz bir şekilde buruşturup onu dikkatle kesme işi de biraz ustalığı ister. Aslında her nakış kendi başına farklı farklı anlam taşırlar. Dayanıklılığı, sabrı besleyen bir sistem ile baş başa kalırsın. Tabiat ananın eserlerinin taklidi olduklarından kendilerine has, sihirli içeriğe sahip, sanki geometri şekillerinin özü dersin. 

Ninem: “Onlar uzay ile insan arasındaki tüm yaşamakta olanlara arabuluculuk görevde bulunurlar. Her nakışın beğenmeyi, kabullenmeyi, akılda tutmayı geliştiren özellikleri, güçleri vardır. İşte bu güçler sayesinde insanı felaketlerden uzaklaştırır, nazardan korur, zenginliğe kavuşturur, himayesine alır.” diye anlatmaktan yorulmazdı. 

En çok nakışlardan Peygamber, evliya ve enbiyaların yoldaşı deveye olan sevgiden dolayı devetabanı simgesini ve bolluk ile bereketin simgesi olan koçboynuzu işlemeyi tercih ederdik. O zamanlar Avrupa standartları düşüncesinin daha gelişmediği ve uygulanmadığı serbest bir dönemdi. Halı, desenli keçe, bulaşık kapları, kap kacakların tamamı nakışsız olmazdı. 

Bu işlerin yanında ilginç olanı yama yorganı işlemekti. Öncelikle hepimiz bir araya gelip yama yorganın işlemelerinin nasıl olması konusunda biraz tartışırdık. Ortak karara vardıktan sonra yama dolu torbaları karıştırır, uygun olan kumaşları seçerdik. Yama yorgan için kullanılan kumaşların çoğunluğu düğünlerden, yıl dönümlerden, bağışlardan, yaşları 80-90’ı aşıp vefat edenlerin ölüm merasiminden ve başka etkinliklerden getirilen parça kumaşlar oluşturur ve işimizi görürdü. Yorgan hazır olduğunda her şey ortada gibi görünürdü. “Bu kumaş falancanın kızının kına gecesinden yani oğlan evine uğurlanma gecesindendir. Kızının bahtı açıkmış, gelin olduğu aile huzurluymuş. Anne babasına da yardımda bulunuyormuş. Sanırım şu an iki üç çocuklu olmuştur... Bu krep kumaşı ise filanca dünür gittiğinde hediye torbasına dünürleri koymuşlar. İşte o dünür hanımın şarkıcılığını bir görsen, bir görsen. Sesini bir dinlesen! Bugüne dek genç kalmış kadın. Ortamında tanınmayan birisidir evet. Yoksa sanatla uğraşan biri olsaydı, milletin dilinde destan olurdu... Şu bir kırmızımsı kıyım kumaşı, kırk yaşlarında bebek sahibi olan yan komşumuz, şu var ya, ismi neydi adamın..? İşte onun bebeğinin kırka basması kutlamasından... Evet, bu mavimsi satenleri akranımın kazasından getirdiydim. “Sizi öbür tarafa sırayla uğurlar, sonra da acele etmeden ben de peşinizden gelirim!” diyordu rahmetli...” diye ninem her bir kumaş parçasının nerden geldiğini anlatırdı. Benim için kumaş parçalarından yapılan her yorgan, köyün bir iki sene içerisinde yaşanan olaylarından bahsediyor gibiydi. Çocuklar da, bu yama yorganları görüp köyde olup bitenlerden haberdar olurlardı. Bu olaylar asla unutulmayanlardandı. 

Ninem iki dizinin ağrısından dolayı oturup kalkması zorlaşınca, namazını oturarak kılardı. Din, namaz kılmak doğrultusundaki anlam-düşünceyi tastamam yok sayan yönetime baş eğmeyenlerden biriydi ninem. Halbuki bu vakitlerde gürültü yapan bize kimse “gürültü yapmayın” diye uyarmasalar da, birden bire gürültümüzü keserdik. İşte o zamanlarda bizi etkileyen belirsiz gücün ne olduğunu anlamazdık. Ninem günün bir vaktini işine ayırdıktan ve öğle namazını gönül rahatlığıyla kıldıktan sonra biraz kitap okurdu. Kendi okumadıkları yeni kitapları bulup getirmesi için babama söylerdi. Zamanla gözlük takmaya başladı. Gözlükle okuduğu takdirde de gözleri çabuk yorulur hale geldi. O sırada kitaplarını okutmak için bizi çağırırdı. 

Ben ikinciydim. Benden sonraki kardeşim birinci okurdu. Talas kardeşim ikimizin aramızda ortancaydı. Bulaşık yıkamak, evin içerisini,   avluyu süpürmek benim görevimdi. Akşam otlaktan hayvan gelinceye kadar eli boş olan kardeşim, vaktini nineme kitap okumayla değerlendirirdi. O işi pek sevdiğinden memnuniyetle: “Ninem, istersen ben okuyayım! Sen de bana okuduğum parçadan neler anladığını anlatırsın.” diye bu sözünü tekrarlardı. Heceleyip okumaya başlardı ve okuduğunu anlamazdı. Ancak okuduğu parçanın ana düşüncesini verebilen çocuğa ne dersiniz? Gündüz okunan yiğitlik destanları, efsaneler, masallar, özdeyişler bizi gece uykusundan önce hayal dünyasına götürürdü. Destanlar ve efsane kahramanlarıyla birlikte ya da o kahramanlara dönüşerek tatlı dünyaya yolculuğumuz başlardı. Masal kahramanları ile cesur bahadırlar, sanki bizimle beraber bambaşka bir dünyada yaşıyorlarmış gibi gelirdi. Babam o zamanlarda sovhozun at sürülerini güderdi. On beş gün yaylada at sürülerini güder ve on beş gün evde dinlenirdi. 

Bir sürüde yaklaşık bine yakın at vardı. Evde devamlı kazı karta, atın kurutulmuş eti, yeni sağılan at sütü, kımız bulunurdu. Eve her gelişinde çeşitli atlara binmesi bizim için şaşırtıcı şey değildi. Günlerin birinde yüksek, epeyce boynunu eğmiş, kulakları sivri, yelesi ve kuyruğu yere dek uzanan, eski bindiklerinden farklı bir atla eve geldi. Atını bahçe çardağının bir direğine bağladı. Oyun eğlencesine dalan çocuklar, daha sonra böyle bir hayvanı gördüklerinde şaşkınlıkla gözlerine inanamadılar. Atın cinsi onların her gece okudukları ve her zaman onlara benzemek istedikleri, tıpkı hayalimsi destan kahramanlarının bindiklerine benzettiler. Kardeşim gözlerine inanamayıp: “Babam masallar dünyasına mı gidip gelmiş, bir öğreneyim!” diye eve doğru fırladı. O zaman babamın ne dediğini bilmiyorum. Fakat kardeşim babamın destan kahramanlarıyla buluştuğunu ve ona bu küheylanı onların hediye ettiği yeni masalını uzun zaman anlatırdı... 

***

Yaz tatilinin son günlerinden biriydi. Biz birbirimize “Okulu özledin mi? Yoksa tatile devam etmek mi istiyorsun?” sualleriyle meşguldük. Okulu, dersi özlemişsek bile bahçenin eğlenceli oyunlarını kıyamadık. Çocukların birçoğu bahçenin köşesinde kumlukta oynuyorlardı. Yaşça büyük olanlarımız salıncakta sallanma keyfini yaşıyorduk. Biz bu zamana kadar salıncakta bayağı sallanabilen tecrübe sahibiydik. O kadar hızlı sallanırdık ki, göz önümüze sallananların sadece görüntüsü bulanık bir şekilde görünürdü. Oturarak sallandığımızda ağacın yüksekte yetişen dallarına kadar varırdık. Ayakta sallandığımızda ise elimizi sırayla boş bırakırdık. Bunun yanında çalkalanır, iki kişinin biri oturmuş haldeyken, diğeri ayaktayken de sallanma çeşitlerini bayağı öğrenmiş durumdaydık. 

Birdenbire gözleri fal taşı gibi açılmış, iki omzuyla soluk soluğa koşarak Arman geldi yanımıza. Arman kapağı açık kalan kuyunun etrafında oynayan küçük çocuktan birinin suya düştüğünü anlatamayıp ağlayıverdi. Annemle babam hemen yerlerinden kurşun gibi fırladılar. Aksine kuyuya inmek, düşen çocuğu kurtarmak için bir ip, halat gibi bir şey bulamadılar. Ne yapacağını şaşırıp tereddüt içinde kalan babam, kendi sertçe bağladığı salıncağın halatını hızlıca çakısıyla kesti de, bileğine sararak tekrar kuyu başına koştu. Biz de babamın peşinden kuyu başına dökülüyorduk. Annem ve ninem oraya kadar gitmemize izin vermediler.  

Küçük yapılı büyükler, bellerine halat bağlayıp kuyuya indiklerinde çok geçti. Zavallı minicik, muhtemelen düştüğü anda nefesini kesmişti. 

*** 

O günden bu yana salıncak tekrar yerine asılmadı. Bize o kadar sevinç ve eğlence yaşatsa bile, bir çocuğu kurtarma işini beceremeyen salıncağımızın tekrar yerine takılmasını istemedik. Sonbahardan itibaren ninemin de sağlığı geriye gitti. Kış aylarının başında bu dünyayı terk etti. Zamanla annem de diğerleri gibi ekmeği soba fırınına değil, elektrikli fırında pişirmeyi tercih etti. Tezek toplamaz, odun yakmaz, kısacası onlara gerek kalmadı ve fazla zorlanmaz oldular. Ekmeği her gün pişirirlerdi. Arkasından nefis pişiler de gelmez oldu. Bazen bize dükkandan satın aldıkları şeker, poğaçaları dağıtırdı. Fakat hiçbirin tadı közde pişmiş nefis pişinin tadını tutturamadı.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 100. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 100. Sayı