Kilitli Dönüş


 01 Haziran 2026


Her defa yeni yıl başlar başlamaz kendine o şehre gideceğine dair söz veriyor, zamanı geldiğinde ise çeşitli sebeplerle gezisini ertelemek zorunda kalıyordu. Sanki gözle görünmeyen bir güç yollarına özellikle set çekiyor, ayaklarını zincirliyor, arzularını gerçekleştirmesine müsaade etmiyordu. Ve her gelen yeni yılla hafızasının akışında o şehrin biraz daha uzaklaştığını hissediyordu. 

Duvara asılan bir harita gördü mü, istemsizce orada duruyor, gözleri o şehri arayıp buluyordu. Haritanın önünden uzun süre ayrılamıyor, hayalleri onu alıp o uzak şehre götürüyordu. Aslıda o şehri değil, kaybettiği geçmişiyle ilgili bir şeyleri bulmuş gibi heyecanlanıyordu. Bazen haritada arayıp bulamadığında o şehrin yok olacağından, yeryüzünden silineceğinden korkuyordu.

Ama bu sefer böyle olmayacaktı. Böyle olmayacağına dair kesin bir inancı vardı, hiçbir güç onu yolundan alıkoyamayacaktı…

Son kez tam kırk yıl önce o şehirden ayrılmıştı. Ve bu ayrılıkla birlikte her şey bitmiş, hayatı başka bir mecraya yönelmişti. Şimdi dönüp geriye baktığında aradan geçen yılların uzaklığı onu korkutuyordu.

Sadece gidiş bileti almıştı – orada ne kadar kalacağını, ne zaman döneceğini bilmiyordu.

Trene binip kondüktör ile yan yana olan kompartımandaki yerini buldu, hafif sırt çantasını koltuğun altına yerleştirdi. Sonra kompartımanın yarı açık kapısından aceleyle trene binen yolcuları incelemeye başladı.

Az sonra tren düdüğünü öttürerek harekete geçince yatağını açıp sırt üstü uzandı. Ama bütün gece uyuyamadı; tekerlerin ritmik sesi hayallerine karışarak beynini yorduğundan sabaha kadar gözünü kapatamadı. Devam eden iki geceyi de uykuyla uyanıklık arasında, karışık düşünceler içerisinde geçirdi. 

Şehre vardığında sabahın erken saatleriydi, hayat henüz canlanmaya başlıyordu. Trenden en son indi – hiç acelesi yoktu. Çantasını omzuna takarak peron boyunca gar binasına doğru yürüdü. Şehre çıkabilmek için binanın içinden geçmesi gerekiyordu.

Onunla bu şehirde tanışmıştı. Sadece gençliğinin değil, hayatının en mutlu günleri dar, düzensiz sokakları, gerçek rengini çoktan kaybetmiş eski, taş evleri yeşilliklerle kaplı bu şehirde geçmişti. Daha sonra yaşadığı ömür değildi, yitirdiği o mutluluğu aramakla geçen renksiz, ruhsuz günlerdi… 

Tren garının karşısındaki geniş meydanda müşteri bekleyen taksiler duruyordu. Sıranın önündeki eski bir taksiye yaklaştı. Gideceği adresi ezbere bilmesine rağmen cebinden kâğıt parçasını çıkarıp baktı. Ancak o an taksiyle gitme düşüncesinden cayıverdi; şoförün şaşkın bakışlarından kurtulup kalabalığa karıştı. 

Hafta sonu olduğundan sokaklar hareketliydi. İnsanlar etrafından aceleyle sağa sola seğirtiyordu. İnatçı bakışlarla kalabalığın içinde geçmişini anımsatacak yakın bir yüz arıyor fakat aradığını bulamayınca içini saran endişe daha da çoğalıyordu. Sanki yabancı bir şehre gelmiş, bambaşka bir dünyaya adım atmıştı. Bakışlar, sesler, renkler, kokular – her şey yabancı geliyordu.

Fakat gizemli bir cazibe onu gideceği adrese doğru çekmekteydi.

O binanın önüne ulaştığında bacaklarının kilitlendiğini hissetti. Başını kaldırıp aşağıdan yukarıya doğru binayı inceledi – duvarlar yapay mermer görünümlü gri kaplamayla kaplanmış balkonların korkulukları, giriş kapısı yenilenmişti. Heyecanını bastırmak için bir an durup bekledi, geldiği adresin doğru olduğundan emin olunca kendini toparlayarak merdivenleri tırmanmaya başladı. Attığı her adımda bütün vücudunun gerildiğini hissediyor, kalp atışlarını kulaklarında duyuyordu. Dördüncü kattaki dairenin kapısının önünde durdu – tam kırk yıl önce arkasından kapatılmış aynı kapıydı. Ancak kapının üzerine sigorta şirketine ait cam bir tabela takılmıştı.

…O kızla asansörde tanışmıştı. İkisi de aynı anda düğmeye basmak için parmaklarını uzattığında elleri buluşmuş, bakışları karşılaşınca kızın yüzüne ılık bir tebessüm konuvermişti. Sonsuza dek hafızasına kaydedilen o tebessüm bütün hayatını altüst etmişti. 

Ayrıldıktan sonra onun yerini, adresini sormadığı için kendine lanet okumuştu. Kızın şehirden çekip gideceğinden, bir daha karşılaşamayacaklarından, onu sonsuza dek kaybedeceğinden korkuyordu. Günlerce o mahallede bir aşağı bir yukarı volta atmış, kızı bulabilme umuduyla kafeleri, dükkânları, iş yerlerini gezip dolaşmıştı. İki hafta sonra akşama doğru kızla sokakta tekrar karşılaşınca kalbi yerine gelmiş, gözünden kaçırmamak için uzaktan uzağa izleyerek troleybüs durağında ona yaklaşmıştı.

Her akşam aynı saatte kızın çalıştığı kütüphane binasının önüne gidiyor, sabırsızlıkla onun aşağıya inmesini bekliyor, evlerine kadar eşlik ediyordu. Troleybüsle sadece beş altı dakikalık yoldu ancak hep yürüyerek giderlerdi. Zamanı uzatmak için kestirme yoldan değil, nehrin kıyısına inerek, seyrek ağaçların arasından geçen dar kaldırımda acele etmeden yürürlerdi. Onunla birlikteyken zamanın akışından çıktığını, dünyanın bitmez, tükenmez, sonsuz, sahilsiz olduğunu düşünüyordu.

Günler bu şekilde devam ediyordu…

Ancak bir gece… Bu cesareti nereden almıştı – aradan bunca zaman geçtikten sonra bile anlayamıyordu. Gecenin bir yarısı evden çıkıp kızın oturduğu kata çıkarak dairesinin kapısını çalmıştı. Kız geceliğiyle yatağından kalkıp kapıyı açınca şaşkına dönmüştü. Kapının suratına çarpılacağından yahut ağır bir söz söylenebileceğinden ve böylece her şeyin altüst olacağından korkmasına rağmen düşündüğü gibi olmamış, kız geri çekilerek onu içeriye davet etmişti. 

Kızın bakışlarının derinliğinde ruhunu titreten, hayatın akışını durduran, yeryüzünde aşk dışında her şeyin efsane olduğunu hatırlatan gizemli bir çekim vardı ve göz göze geldiklerinde o çekimin büyüsünde eriyip bitiyordu. 

Odayı lavanta kokusu sarmıştı. Aklını başından alan bu koku sülfat fabrikasından gelen kesif kokuyu unutturuyordu. Lavanta kokusunun kızın vücudundan mı, nevresimlerinden mi ya da sonbahar gecesinin derinliklerinden mi kopup geldiğini kestiremiyordu.

O gece kızla neyle ilgili konuştuklarını hatırlamıyordu, aralarında bir konuşmanın geçip geçmediğini ya da belki sükûtun diliyle anlaştıklarını bilmiyordu. Her şey ona rüya gibi geliyordu. Bütün hayatı, mutluluk adına var olan her şey o gecenin içine dolmuş, o geceyle sınırlanmıştı.

O geceden sonra dünyanın rengi, kokusu da değişmişti.

Ancak bir gün aldığı acil bir telgrafla vatanına dönmek zorunda kalmıştı. Kız, adeta içine doğmuş gibi onun temelli gideceğini, bir daha geri dönmeyeceğini anladığından vedalaşmak için gara gelmişti. Soğukkanlı görünmeye çalışsa da kendini toparlayamıyordu. Kızın gelişiyle havanın ağır sülfat kokusu yok olmuş, gar lavanta kokusuyla dolmuştu. Vagonun basamaklarının önünde birbirlerine sarılıp ayrılırken kızın bir zamanlar onu büyüleyen ılık tebessüm cilvelenen yüzünün gözyaşlarıyla kaplandığını görünce bir anlığına vatanına dönmek fikrinden vazgeçmek istemişti. Ama bu, bir an sürmüştü, tuhaf bir duygu onu tekrar kendine getirmiş, kıza yakında döneceğini söyleyerek trene binmişti. 

Tren hareket ettiğinde kız hemen oracıkta banka çökerek elleriyle yüzünü kapatmıştı. Sonraları onu düşündüğünde ayrılık anındaki bu manzara hafızasını daha fazla acıtacaktı. 

Ama bir daha geri dönmemişti…

Yakınlarının ısrarıyla apar topar evlenmiş, o uzak şehirde olup bitenlerin gençlik macerası olduğunu düşünerek kendini avutmuştu…

 

***

Elleri titreye titreye zile bastı. Epeyce bekledikten sonra kapıyı orta yaşlı, siyah gözlüklü, gri kıyafetli bir adam açtı. Kendini toplayıp bir zamanlar bu dairede yaşamış kadının adını, soyadını söyleyerek onu aradığını anlattı. Adam gözlüğünü çıkarıp üzgün bir biçimde başını sallayarak öyle birini tanımadığını söyledi ve kapıyı kapatmaya çalışırken ondan içeriye girmesine izin vermesini rica etti. Ses tonundan yetkili birine benzeyen adam önce bu yalvarışı andıran rica karşısında şaşırıp kaldı ancak ne düşündüyse geri çekilerek onu içeriye aldı. Adamın her an düşüncesinden vazgeçebileceğinden korktuğu için ivedi bir şekilde koridoru geçerek içeriye girdi. 

Avrupa tarzında onarılmış evde her şey değişmiş, odaların duvarları yıkılarak büyük bir salona dönüştürülmüştü. Yan yana sıralanan masaların üstündeki bilgisayarların önünde özel giyimli kızlar oturmuştu. 

Salonun içerisinden geçip pencereye yaklaştı. Beyaz tül perdeyi kenara iterek şehri, şehrin etrafından sessizce akıp giden nehri, nehrin üzerinde alçaktan uçan martıları seyretti. İçinde bir sızı duyunca pencerenin önünden çekildi.

Sonra koltuğa çökerek onunla ilgili herhangi bir emare bulmayı umarak salonu baştanbaşa gözden geçirdi. 

Kendisine dikilen bakışların ağırlığı altında çabalarının boşuna olduğunu anlayınca bir anlığına bile olsa o uzak yıllara dönmek ümidiyle gözlerini kapattı. Fakat yıllar önce bakışlarının dolaştığı tavanın, nefesinin sindiği duvarların, ayaklarının değdiği zeminin, gecenin kesif sülfat kokusunu unutturan lavanta kokusunun – onu bir ömür avutmuş uzak, geri gelmeyecek hatıraların yerle bir olduğunu, hafızasının tamamen boşaldığını hissetti. 

Sonra aklını kaçırmışçasına ofisi terk ederek basamaklarla aşağıya indi.

***

Kızın bir zamanlar çalıştığı iki katlı kütüphane binası bankaya dönüştürülmüş, çatısı ve duvarları ışıklı reklam tabelalarıyla kaplanmıştı.

Sokağın karşı tarafında onunla ilk defa randevulaşıp buluştuğu, onu iyice tanıdığı gotik tarzdaki binanın köşesindeki kafe yerindeydi. 

     …Elleri titreyerek kapıyı açıp loş ışıklarla aydınlatılmış salona girdi. Şekersiz kahve sipariş ederek köşedeki masalardan birine oturdu. Salonun eski görüntüsünden eser yoktu; duvarlar farklı tarzda süslenmiş, perdelerden, masaların dizilişine dek her şey değişmişti. Erken olduğu için içerisi kalabalık değildi. Bir anda sıkıldığını hissetti, kahvesini bitirmeye sabrı yetmedi.

Kafeden çıkıp nehir kıyısında yürüyerek asma köprüye yöneldi. Havada kara bir sis vardı; kıyı boyunca kimsecikler yoktu. Köprünün demir parmaklıklarına yaslanarak bir süre suları yara yara okyanusa doğru yüzen yük gemisini seyretti. Sonra geldiği yoldan geri dönerek  subaylar parkına yürümeye başladı. 

Sis olduğu için kimsenin göze çarpmadığı parkın içinden geçen taş kaldırımda yürüdükçe boş banklar, ıslanmış ağaçlar, havada uçuşan kızıl, sarı yapraklar ona üzüntü veriyordu.

Hava kararana dek şehri bir aşağı bir yukarı serseri gibi dolaştı.

Ertesi gün de böyle geçti…

Sonraki günler de…

Bir hafta boyunca sabah açıldığından karanlık çökünceye kadar yıllar önce bırakıp gittiği ömrün emarelerini toplamak ümidiyle şehri kolaçan etti. Ama zamanın acımasızca yok ettiği o belirtilerin izini süremedi.

Sonuncu günün akşamında çantasını alıp tren garına gitti. Bilet almak için gişeye yaklaştığında duraksadı; nereye gideceğini bilmiyordu.

Hayatının yönünü kaybetmişti.

Dublin, İrlanda

12-14 Ağustos 2019

Türkiye Türkçesine aktaran Aynur Kahraman

 

 

     

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 234. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 234. Sayı