Kırılgan karanlık


 15 Mart 2026

Hüsrev Usta, ince ve kuru parmaklarıyla hat kalemini yokladı. Yılların aşındırdığı divitin ahşap sapı, eski bir dost gibiydi; geçmişinden kalma, ama hâlâ avuçlarının sıcaklığında taptazeydi. Daha divitin ucu kâğıda değmeden, harflerin cızırtılı müziğini duyar gibiydi. Ona göre harflerin sesi vardı, kokusu, dokusu, ruhu vardı. Ve ne yöne isterse o yöne akar, ustasına itaat ederdi.

Başını kaldırdı. Atölyenin penceresinden içeri güz yapraklarının ve olgunlaşmış incirlerin kokusu sızıyordu. Dışarıda çırakların fısıldaşması, oğlunun aceleci sesi... Ama bunlar artık rüzgârla gelen uzak hatıralardı. Hüsrev Usta, yalnızca önündeki boş kâğıdı düşünüyordu.

Boşluk... Bazen en ağır harfti.

Kapının eşiğinde oğlunun sesi duyuldu. “Baba, iyi misin?”

Hüsrev Usta gülümsedi. “Harfleri dinliyorum oğlum. Eski bir dostumu düşünüyor ve özlüyorum.”

Oğlu başını önüne eğdi. Babasının bu hâline alışamamıştı. Onu eskisi gibi dimdik, gözleri ışıl ışıl görmek istiyordu. Ama zaman, sadece gözlerini değil, içindeki ışığı da alıp götürmüştü.

Gençliğinde, duayla başlamıştı sanata Hüsrev. Ustalarının gösterdiği harflerin kıvrımını sabırla meşk etmiş, kısa sürede icazet almıştı. Her harf, onun için bir duaydı; her çizgi bir teslimiyet. Zamanla öğrendiklerini kendi öğrencilerine aktarmış, nice divit ustasının yetişmesine vesile olmuştu.

Ama artık divit titriyordu. Hokkadaki mürekkep koyulaşmış, kâğıda değen kalem orada takılıp kalıyordu. Tıpkı kendisinin de içindeki karanlığa saplanıp kalması gibi. Eskiden divitiyle yollarını çizerdi; şimdi kendi yolunu bulmakta zorlanıyordu.

Doktora gittiğinde, geri dönüşü olmayan bir yolun eşiğinde olduğunu öğrendi. Görme yetisini kaybediyordu.

Dünyası çatırdamaya başlamıştı. Mürekkep kokan atölyesi artık koyu bir bulanıklık gibi kokuyordu. Harfler, eskisi gibi zarafetle eğilip bükülmüyor; o ise artık harflere değil, köşelere çarpmamak için eğilip bükülüyordu. Raflardaki kûfi yazıların yerini, tozlu bir sessizlik almıştı. Gözleri gibi, meşki de yavaş yavaş sönüyordu.

Çevresindekilerden uzaklaşmaya başlamıştı. Herkesin değiştiğini sanıyordu. Oysa en çok kendisi değişmişti, farkında değildi.

Eşi hâlâ ona yardım etmek istiyordu ama her gelişinde söylenmeden duramıyordu:

“Evde yeterince işim yokmuş gibi bir de burayı mı temizleyeceğim? Hüsrev Usta, bırak artık şu kâğıdı kalemi, burayı oğlana devret! Senin zamanın geçti.” 

Bir yandan ortalığı topluyor farkında olmadan eşyaların yerini değiştiriyordu. Usta el yordamıyla aradıklarını bulamayınca öfkesinden eşine bağırıyordu.

“Senden yardım isteyen mi var? Yarardan çok zararın dokunuyor bana.” diye homurdanıyordu. Kadıncağız hem eşinin bu haline hem bu halle gelen kırgınlıklara sessizce gözyaşı döküyordu.

Oğlu dükkâna sahip çıkacağını söylemişti ama aklında başka şeyler vardı. En çok da babasının eski arabası. Zamanında el süremediği arabayı alıp sık sık gezmeye çıkıyor, dükkâna uğrasa bile kısa süreliğine uğruyordu. Hüsrev Usta’nın artık ne evde ne de iş yerinde bir ağırlığı kalmamıştı. 

Bir sabah, içindeki sıkıntının baskısına daha fazla dayanamayarak dışarı çıktı. Yarı gören gözleriyle durağa yürüdü, bir otobüse bindi. Nereye gittiğini söylemedi. Ama nereye gideceğini biliyordu. Ormana...

Gençliğinde yürüyüş yapmayı en çok sevdiği yere. Biraz nefes almak, biraz kendini dinlemek, kalabalığın ve bulanıklığın içinden sıyrılmak istiyordu. Belki de bir harfin son noktası, o ormanın sessizliğinde atılacaktı.

Nihayetinde ormanda olmak iyi gelmişti ona. Sonbaharın nemli toprak kokusu, rüzgârla hışırdayan yapraklar, ormanın kendine özgü gürültüsü içinde barınan sessizlik... Hepsi birden ruhuna su serpmişti. Diğer günlerde geçmek bilmeyen zaman, burada su gibi akmış, farkına bile varmadan hava kararmaya başlamıştı.

Karanlıkla birlikte içine sızan bir korku vardı şimdi. Etrafı seçemiyordu. Ağaç gövdeleri birbirine karışıyor, patika gözlerinin önünde silikleşiyordu. “Ne diye bu kadar kaldım ki?” diye geçirdi içinden.

İleride bir grup insanın sesini duydu. Yardım istemek için ağzını açtı ama sesini çıkaramadı. O güne dek kimseden yardım istememişti ki. Yardım istemek zayıf görünmekti. Yetersiz, çaresiz olmaktı.

Kendi gerçeğini henüz kabullenmeye hazır değilken nasıl yardım isteyecekti? “Gözlerim artık eskisi gibi görmüyor. Yardım edin, yolumu kaybettim.” ya da “Lütfen, beni evime götürün.” mü diyecekti?  Bunu nasıl söyleyecekti?

Bir an için yutkundu. Gururu, diliyle boğazı arasında sıkıştı kaldı. O şimdiye kadar hep tek başına yürümüş, tek başına görmüş, tek başına baş etmişti. Bastona bile karşı çıkmıştı.

Yine öyle yapacaktı. Yine yardım istemeyecek, karanlıkta da olsa yolunu kendi bulacaktı. Ayaklarını yere daha sert bastı. Ağaçların arasından, tanıdık bir patikayı bulur gibi oldu.

Ama bu karanlık... Artık sadece ormana ve gözlerine değil, içine de çökmüştü.

Sesler gittikçe uzaklaştı, yerini hışırdayan yaprakların karanlığına bıraktı. Yağmur ince ince yağmaya başladı. Sırası mıydı şimdi bu yağmurun? Ağaçların ıslak yaprakları, dalları ağırlaştırmıştı. Gövdeleri birbirine karışmış ağaçların arasından ilerlemeye çalıştı. Her adımda daha çok karıştı patikalar. Her adımda daha çok sustu kuşlar, rüzgâr, dünya. Kalbinin atışını duyuyordu. Kendi sesinden başka hiçbir ses yoktu artık.

Hüsrev Usta bir an durdu, derin bir nefes aldı. Havanın keskin kokusu ciğerlerini yakıp bedenini üşüttü.  Titreye titreye el yordamıyla ağaçların gövdelerine tutunarak ilerlemeye çalıştı. Ayaklarının altındaki yapraklar çamurlaşmış, zemini kayganlaştırıyordu. Usta, önündeki yolu anlamaya çalışsa da farkına varmadan ormanın daha da derinine, daha da karanlığına, en kuytu yerlerine doğru gidiyordu. Yön duygusunu yitirmişti bir yandan da yürüdüğü yerleri biliyormuş gibi hisler taşıyordu içinde. Adeta düşe kalka ilerlediği ormanda, Hüsrev Usta’nın bacakları titremeye, ayakları birbirine dolanmaya başlamıştı. 

Etrafındaki gölgeler celîler gibi büyüyüp koyulaştıkça, soğuk da iliklerine işliyordu. El yordamıyla bir çalılığın altına sığındı. Yere oturup sırtını bir kütüğe yasladı. Nefesi düzensizdi. Hüsrev Usta, kendine itiraf edemese de korku, içinde gitgide büyüyordu. Burada geceyi geçirmek demek, donmak ya da açlık, susuzluk ve soğuktan bayılmak demekti. Bir çözüm bulmalıydı. 

Ceketinin yakasını kaldırdı, ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalıştı. Hafızasının bir yerinde geri dönüş yolunun izi vardı sanki ama karanlık onu içine hapsetmiş bırakmıyordu.  Bildiği tek şey; yürümeye devam etmesi gerektiğiydi. Titreyen dizlerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. Daha ilk hamlede, dengesini kaybedip yere çöktü. Can havliyle sarıldığı çalılar, avuçlarını çizdi. Acıyı hissetti. Derin, ince bir sızı. Canı yandı. Bağırmadı. Sanki canı değil, gururu incinmişti.

Nemli toprağın üzerinde, koca bir kara taş gibi olduğu yerde kıpırdamadan kaldı. Tepeden tırnağa titriyor ve ne kadar uğraşsa da titremesine engel olamıyordu. Çünkü ilk kez bu kadar net, bu kadar çıplak bir şekilde karanlığıyla yüzleşmişti. Şekilsiz, soğuk boş karanlığıyla. 

“Ne hale düştün Hüsrev? Eskiden harfler senin elinde dans ederdi. Şimdi karanlık seninle alay ediyor, yürümek bile dert oldu.” diye kendine fısıldadı.

Fısıltısına karşılık olarak bir baykuş sesi duyuldu. Uzakta, ormanın içinde. Usta irkildi. Baykuş ötüşü uğursuzluk getirirdi. İçindeki sıkıntı arttı. Kafasını kaldırdı, ama karanlıktan başka bir şey yoktu. Sonbahar ormanı, kaybolanların seslerini saklar derlerdi; yoksa o da mı ormanın sakladığı seslerden biri olacaktı?

“Puhuuu… Puhuuu…”

Ses daha güçlü yankılandı, Hüsrev Usta’nın kulaklarında uğursuzca uğuldayan bir fısıltıya dönüştü.

“Sayın Hattat… Kıvrım kıvrım kuyruklu yazıları ak sayfalara döşerken ölene kadar harflerin kuyruğunu kıvıracağını mı sanıyordun, ne oldu? Şimdi kendi kuyruğunu kıvırmış çalı dibinde oturuyorsun.”

Hüsrev’in buna canı sıkıldı. El yordamıyla bulduğu taşı alıp fısıltının geldiği yöne doğru fırlattı. Önce havalanan sonra dallara takılarak yere düşen taşın çıkardığı sesi dinledi ama ne kanat çırpma sesi ne de canı yanan bir baykuşun çıkaracağı herhangi bir çığlık sesi duymadı. 

“Sen ki karanlığın, ölümün temsilcisi uğursuzun tekisin, bana mı laf ediyorsun? Çek git buradan, menhus!” diye boşluğa doğru bağırdı. Yüreği tekrar sıkıştı. Bu ses gerçek miydi yoksa zihninin ona oynadığı bir oyun muydu? 

“Bana ne derlerse desinler, sen kendine bak. Kalk hadi, yürü! Puhuuu… Huuu…” diyen baykuş sesi bu sefer gücenmiş gibiydi. Hüsrev Usta, kızsa da onun fısıltılarını bir işaret gibi gördü, ona hak verdi. Böyle çaresizce oturmaya devam edemezdi. Hareketsizlikten daha çok üşümüş, ayakları kunduralarının içinde adeta buz kesmişti. Güç almak istercesine elleriyle toprağı yokladı, kalkıp ileriye doğru bir adım attı. O anda, ayağının altındaki zemin boşaldı. Aşağı doğru yuvarlanmaya başladı. Yamaçtan aşağı düşerken tutunmaya çalıştığı otlar kökünden kopup avuçlarında kaldı. Karanlık bedenini sarıp sarmalayarak onunla birlikte yuvarlandı, siyahın en koyu halindeki bir çukura götürüp bıraktı. 

Mürekkebe düşen bir divit gibi, o çukurun o karanlığında bir müddet hareketsiz durdu.

Onunla birlikte her şey durdu.

Toprak, sızı, uğursuz fısıltı, karanlık…

Hissettiği ağrılarla kıvranırken ağaçların arasından üzerine sızan solgun ay ışığı, puslu bir duman gibi gözlerine süzüldü ve incecik bir feryat yükseldi puslu dumanın sahibine doğru:

“Ah Rabbim… Sonum böyle mi olacaktı? “

Kalkmaya çalıştı, başı döndü. Toprağın çıplak yalnızlığına umutsuzca kıvrıldı.

“Yardım istemeliyim.” dedi inleyerek. İçini birden kırgın bir umut kapladı. Yüzünde çenesine doğru süzülen ılık kanı hissetti. 

“Kan kokusuna vahşi hayvanlar gelirse…” 

Sonra küçücük de olsa yeniden bir umut ışığı belirdi.

“Karım… Oğlum… Onlar beni çoktan aramaya başlamışlardır. Jandarmaya haber vermişlerdir. Köpeklere giysimi koklatmışlardır. Evet, bulurlar beni! Sabaha kalmaz bulurlar, alıp götürürler eve. Evime… Ben de uyanık kalmalıyım ki seslendiklerinde duyabilmeliyim. Buradayım, diye bağırmalıyım. Buradayım, bulun beni, evime götürün. Götürün...” 

Hüsrev Usta, hiç bu kadar küçük düştüğünü hissetmemişti. Bu çaresizlik hissi onu utanca boğdu. Göz kapaklarını kaplayan toprağın tozu gözlerini yakıyordu. Kirpiklerini kırpıştırdıkça, gözlerinden bolca yaş döküldü. İçinde birikmiş ne varsa akıyordu. 

Gözyaşları iri damlalar şeklinde, çökmüş yanaklarından süzülüp içinde bulunduğu çukurun kırılganlığına karışıp kayboluyordu. 

Koca Hüsrev Usta, sarsıla sarsıla ağlıyordu. 

Tiz bir puhuu sesi yankılandı. 

Yüreği adeta ağzında atar gibi oldu. Baykuşun fısıltısı kulaklarına doldu:

“Hey Usta! Dükkândan çıkarken hayırsız oğluna nereye gideceğini söylemiş miydin de senin ormanda kaybolduğunu bilsin. Karını da kovmuştun unuttun mu? Kovmasaydın, sen hırsla kapıdan çıkarken arkandan yetişir, nereye gidiyorsun diye sorardı. Çekilir dert değilsin. Ne kendin için kolaylaştırmışsın hayatı ne de çevrendekilere kolaylaştırmışsın. Puhu… Puhu... Huysuzsun... suzsun... sun…” Gittikçe ağırlaştı uğursuzluk. 

Kimseye bir şey söylememişti. O burada, bu çukurda kalmayı hak etmişti. Sessizce yok olup gidecekti. Ne dirisini ne ölüsünü bulamayacaklardı. Toprak kâğıt-i mısrî olup onu yutacaktı. Karıncalar, minik ısırıklarla parçalar koparıp bedenini tüketirken o, hat sanatına başladığında yazdığı ilk söz ile yalvaracaktı yaratana. Rabbi yesir… 

Bir ses, gürültülü tiz bir kahkaha yayıldı ormanın karanlığına:

“Zifiri karanlık dostumdur benim.” 

Hüsrev Usta, daha da sinerek acıyan dizlerini, ağrıyan kalbine doğru çekti. Ormanın sesi değişmişti. Kırılgan karanlık her yerdeydi.

“Hüsrev Usta, insan yaşarken unutulmuşsa, ölünce nasıl hatırlansın?” dedi alaycı ses.

Öyle ya… Çoktan unutulmamış mıydı? Oğlu onu dükkânda istemiyordu. Karısı söyleniyordu. Öğrencilerinin ona hürmetle değil, acıyan gözlerle baktığını biliyordu. 

Başını iki elinin arasına aldı. 

“Hayır…” dedi. 

“Evet...” diye fısıldadı kanat çırpma sesi. “Unutulanlardansın, çukurlarda bırakılanlardansın artık sen de. Son dakikalarını ağlayıp sızlanarak geçiren, kör karanlıktaki kör hattat, kanadımdaki tüyden divit yapmak ister misin? “ 

Ona oyun oynayan zihni geçmişe döndü, hat sanatına birlikte başladığı divitdaşı Nurettin’i, onun hünerli, vakur ellerini… 

“Bu iş sabır işidir, aşk işidir.” derdi dostu. “Her harfin bir ruhu vardır. O ruha dokunarak çizeceksin harfleri kâğıt-i mısrîyeye. Eğer sabır göstermez harfin ruhuna ihanet edersen, divit de seni bırakır, kâğıt da.” demişti. 

“Hüsrev Usta, divit de kâğıt da çoktan bırakmış seni.” 

Fısıltılar birbirine karıştı. Baykuş muydu konuşan yoksa karanlıktan gelen geçmişi miydi konuşan?

Gerçek körlük, değerlerini kaybetmekti. İlk defa gerçekten gördüğünü hissetti. Yavaş yavaş içindeki derin boşluğa düştü.

Bir zamanlar, günlerini ve gecelerini harflerin kıvrımlarına adamıştı. İncecik kalem darbeleriyle, kâğıdın üzerine ruhunu akıtırdı. Bir harfi tam anlamıyla kusursuz yapabilmek için günlerce çalışırdı. Her kıvrım, her nokta, onun sabrının bir yansımasıydı. Ama harflerin kuyruğunu kıvırırken, hayatın diğer taraflarını düz bırakmıştı.

“Keşke…” diye fısıldadı Hüsrev Usta. “Keşke…”

Ormanın içinde, soğuk toprağın üzerinde kıvrılmış beklerken, geçmişin kapıları teker teker açılıyor, onu pişmanlıklara sürüklüyordu.

“Demek böyle oluyor insanın kayboluşu… Ne bir çığlık ne bir iz, sadece içe doğru sessiz bir düşüş.” diye mırıldandı. 

Baykuş yine öttü. Bu kez sesinde alay yoktu. Sanki yalnızca bir tınıydı, geceye karışan yalnız bir yankı. Kanatlarını açıp Hüsrev Usta’nın başının üstünde süzüldü. Kanatları eski bir hattatın fırça darbeleriyle işlenmiş bir esere benziyordu.

Hüsrev Usta hayretle baktı.

Baykuş, ona doğru eğildi. Pençelerini uzattı, sanki tutmasını bekliyordu. Tüm korkularının arasından süzülen bir fısıltı duydu:

“Sessizliğe kanma… Aç gözlerini…”

Baykuşun sesi, içinden geliyormuş gibiydi.

“Aç ve gerçekleri görmeye devam et.”

Hüsrev’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Gerçekler… Görmekten kaçtığı, duymak istemediği, kendini oyaladığı gerçekler.

Baykuşun gözleri, karanlıkta parlayan iki alev gibiydi. Hüsrev Usta o gözlere teslim olarak ellerini uzattı. 

“Yardım et.” dedi “Yardım et, lütfen.”

Baykuş, hızla kanatlarını çırptı. Kanadından kopan bir tüy süzülerek gelip önüne düştü. Tüyün renkleri yayıldı bedenine. Uzun zamandır gördüğü tek renk siyahken, etrafını birdenbire bir renk cümbüşü sardı. Renkler dönüyor, deviniyor, gözlerinin içine akıyordu.

“Nihayet …”

Tanıdık bir sesti bu. Ardından tanıdık bir iç çekiş duydu.

Sırtı kambur, adımları yavaş ama kararlı bir figüre dönüştü baykuş.

Ve Hüsrev Usta’nın kanı çekildi.

Çünkü o gölge…

Kendisine aitti.

Çukurun kıyısında duruyordu şimdi. Ne zaman çıkmıştı oradan? Yanında biri daha vardı. Başka bir siluet. Yüzü gölgelerin içindeydi.

“Bunca yıl beni unuttun, Hüsrev.”

Hüsrev’in gözleri hayretle, korkuyla büyüdü.

Tanımaması gereken bir sesti bu, otuz yıl önce susan bir ses.

Yıllar önce.

Hat sanatı öğrenirken birlikte ders aldığı, onun kadar yetenekli, onun kadar tutkulu, ama ondan daha iyi bir hattat olan o adam… Dostu, sırdaşı Nurettin.

Nurettin’in adı, Hüsrev’den önce duyulmuştu. Daha genç yaşta, büyük ustaların övgüsünü kazanmıştı. Hat sanatında devrim niteliğinde yeni stiller denemeye başlamıştı.

Ve sonra, Nurettin bir gün bir kaza geçirdi. Gözleri kör olmuştu.  O artık yazamazdı. Hüsrev’in rekabet ettiği adam artık onunla yarışamayacaktı.  Ama o zaman bile, insanlar Hüsrev’in değil, hâlâ Nurettin’in adını anıyordu.

“Yazamasa da büyük bir ustadır.”

“Onun eserleri yaşamaya devam edecek.”

“O bir aksakal, adını altın harflerle yazmak gerek.” 

O bir şu, o bir bu…

Ve bir gün, serin bir sonbahar günü dostuna ormanda yürüyüş teklif etti. Nurettin, Hüsrev’in sesine güvenerek adım atıyordu.

Ta ki…

Hüsrev’in eli omzuna dokunana kadar.

O itiş…

Çığlık…

Düşüş…

Sessizlik…

Kırılgan bir sessizlik… 

Ve Hüsrev evine döndüğünde, sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmişti. Nurettin, hiçbir zaman bulunamamıştı. Bu, onu daha da efsaneleştirmişti. 

Şimdi…

Şimdi çukurun başından kendine seslenen adam Nurettin’di. Çukurun içindeki kendisi.

Hüsrev Usta'nın dizleri titredi.

“Nurettin!” diye fısıldadı gölgenin içindeki ses; 

“Demek hatırladın nerede olduğumu.” dedi. Hüsrev, başını öne eğdi. 

“Sence, ben gerçekten öldüm mü Hüsrev?” dedi, Nurettin. “Beni gerçekten yok edebildin mi?” 

Hüsrev, dehşetle çukurdan çıkmak istedi. Son bir gayretle elini toprakta gezdirdi. Parmakları kuru kemiklere dokundu. Bir zamanlar ete, kana, hayata dair olan bu kemikler, şimdi toprağa işlenmiş narin bir hat yazısı gibi oracıkta duruyorlardı. Kâğıt-ı mısriyeye değil, sonsuzluğun soğuk yüzüne kazınmışlardı. Kanatları kırılmış, sessizliğin harfleriyle dizilmiş bir ağıt gibi yatıyordu Nurettin’in canı, kanı çekilmiş kemikleri.

Bir çığlık yükseldi: “Baba!”

Ardından bir kadın: “Hüsrev Usta!”

Köpeklerin havlaması, adımlar, yankılanan sesler...

Hüsrev cevap vermedi.

Nurettin’in yanına kötü bir hat yazısı gibi uzanıp başını eski dostundan geriye kalan kemiklere yasladı. Ve kör gözlerini, tanış karanlığa kapatıverdi. 

Hayatı boyunca kimseye gösteremediği kırılganlığı, sonunda en çok incittiğine sundu.

Baykuş susmuştu.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 231. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 231. Sayı