Kırım Tatar Yazarlar Birliği Başkanı Şair Şakir Selim İle Röportaj


 01 Nisan 2015

N.A: Biz Şakir Selim isminin hep Kırım Tatar edebiyatıyla birlikte anıldığına şahit olduk. Bu sizin Kırım Tatar dilini koruma ve geliştirme adına yaptığınız hizmetin bir sonucudur. Sanatçının, şairin rolü bir milletin kimliğinin korunmasında anahtardır, o kimliğin yaşatılmasında, geliştirilmesinde özellikle. Sizin kısa hayat hikâyenizi, Kırım Tatar dilinin muhafızı olan sizden duymak isteriz bu manada.

Ş.S: İşte söylediğim gibi 1942 yılında 10 Nisan Cuma günü doğmuşum. Niçin tam bir bilgi veriyorum size, çünkü ben ailemin sekizinci çocuğu olarak doğmuşum, en küçükleri benim. Rahmetli büyük ablamın söylediklerine göre Cuma günü doğduğum kesin. O zamanlar İkinci Cihan Harbi devam ediyormuş. Kırım’ı Almanlar zapt etmişler. Bütün Kırım Almanların eline geçmiş. Almanlar geldikten sonra bizim köyümüzde caminin kullanılmasına izin vermişler. Sovyetler kapatmıştı camileri, Almanlar kendilerini göstermek için, daha doğrusu Bolşeviklerden daha iyiyiz demek için camileri kullanıma açmışlar, namazınızı kılın demişler. Babam bir Cuma günü camiye gitmiş. Geri eve dönerken ablamlar karşılamaya çıkmışlar ve “baba, baba anam doğurdu, anam oğlan doğurdu” diye müjdeyi vermişler. Rahmetli büyük ablam Şevkiye çok anlatırdı. Sen cenk vaktinde doğdun derdi. İşte son 1944 senesini biliyorsunuz, Nemçelere, Almanlara destek oldunuz diye hıyanetlik yapıp Stalin bütün halkımızı sürgün etti. Kimseyi bırakmadı. Ben iki yaşındaydım, onu hatırlayamıyorum. Sonra biz Özbekistan’ın Semerkant Vilayetindeki bir Özbek Köyü’ne yerleştik. Çok fukara bir köy, 44 senesi. Cenkti, biz geldik, arabalarla getirdiler bizi. Büyük Aş adlı köyümüzde 60 aile vardı, kimse birbirini tanımıyor. İşte onları çok hatırlayamıyorum. 5-6 yaşından sonraki olayları hatırlıyorum. Altı yaşımdayken sürgünde nasıl yaşadığımızı hatırlıyorum. Bir Özbek odasını gözünüzün önüne getirin. Bir oda içinde 8 kişi, anam babamla beraber 10 kişi kalıyorduk. 10 kişiye iki yorgan vardı. Yorganın birini kızlar, diğerini oğlanlar örtüyordu. Diyeceğim çok zor durumdayız; yemek yok, döşek yok, iş yok, tek bir adımız var, Stalin koymuş, bunlar satkın (ihanetçi) bunlar vatanı sattılar, Almanlara destek oldular. Ama o zaman bizim milletin içinde Almanlara karşı cenkte 60 bin erkek silah alıp cenkleşiyor. Nasıl bu millet satkın (ihanetçi) olabilir? Her milletin içinde ihanet edenler olabilir, öyleleri Rusların içinde de vardı, Ukrayna’nın içinde de vardı, bizde de vardı. Diyeceğim öyle bir sürgünlük toprağına düştük. Ve orda bir Özbek odasında yaşadık. Ve benim aklımda olanı şu ki, Özbekler de fukara hayat geçiriyorlardı. Özbekler çok geride kalmış bir halktı. 1944 senesi benim aklımda kalmış, mısır buğday unundan değil mısır kepeğinden pide yapardık. Birçok çocuk olmuş, bir parça bir parça dağıtır idik, son alan bana az verdiniz der ağlar idi. Sonra gösterirdik buna, bak buna bu kadar, buna bu kadar. O zaman ben babama söylerdim, babam ağlardı. Ekmek yoktu, hep kepekten yapardık. Diyeceğim şu, çok adam öldü. Benim anam, rahmetli anam, aynı şu köyde verem hastalığından öldü, Allah rahmet eylesin. O zamanlar Özbeklerde kuyu yoktu. Arktan akan su çamurluydu, çok kirli akardı. Onu içen insanlar hasta olmaya başladılar. Sıtma hastalığı mı dersin, verem hastalığı mı dersin, dizanteri hastalığı mı dersin işte ondan çok adam öldü. Benim iki dayım öldü, halalarım öldü, teyzelerim öldü, çok adam öldü. Bizim horantamız da, işte sürgünlük vakti bizim halkımızın %46’sı öldü. Adaptasyon olmamız gerekiyordu, Kırım’da iklim başka burada iklim başkaydı. Sonra ben 6 yaşımı doldurdum, beni okula verdiler, Özbek okuluna. 1950 senesinde başladığım Özbek okulundan orta eğitimimi de aldım. 1958 senesinde Semerkant şehrindeki öğretmen yetiştiren bilim yurdu var idi, teknik okul derler, ona kaydoldum. Sonra iki yıl, yani 1958 senesinden 1960 senesine kadar orda okudum. 1960 seneni bitirdim, iki yıl öğretmen olarak çalıştım Özbek mektebinde. Özbek okulunda, Özbek çocuklarına Rus dilinden ders verdim. 1962 senesi beni orduya aldılar, ordu o zaman 3 yıllık idi, çok uzun bir müddet. Orduya gittim, 62 senesi Sibirya’ya gittim, Sibirya’da demiryolu kısmıydı, 3 yıl ben orda hizmet ettim. Hizmetimi bitirip geldikten sonra, 1966 senesinde Semerkant Devlet Üniversitesinin Rus Dili ve Edebiyatı Fakültesinde (Filoloji) eğitime başladım. 1972 senesinde okulu bitirdim.

Şimdi ilk şiirime, nasıl şiir yazmaya başladığıma gelelim. 1957 senesinde milli hareket başladı. Milli hareketimizin başında çok yaşlı balalarımız, babalarımız vardı. 1953’te Stalin öldü. 1956-1957 yıllarında Kırım Tatar Milli Hareketi başladı. Vatana dönme mücadelesi başladı. Mektuplar yazılır, imzalar toplanır ve Moskova’ya yollanırdı. Benim ilk şiirim ordudayken yazıldı. 1962 senesinde birinci şiirimi yolladım. “Lenin Bayrağı” diye gazetemiz vardı. Her şey Lenin’e ve Komünist Parti’ye bağlıydı. 1957 senesinde Kırım Tatarları için küçük bir kolonide “Lenin Bayrağı” adında bizim dilimizde küçük bir gazete çıkardı. Ordudayken ben iki şiir yazdım ve yolladım bu gazeteye. Sonra bana gazeteyi yolladılar. Şiirimi görüce çok gururlandım. Edebiyatı çok severim ben. Özbek Edebiyatı okurdum ama Kırım Tatar edebiyatından haberim yoktu. Bizde o zaman ne ana dilimizde okul vardı ne de ana dilimizde kitaplar çıkarabilirdik. Bir gazete vardı işte. Diyeceğim benim edebiyata isteğim orada başladı.

N. Aksu: Hangi iki şiirdi bu yayınlanan?

Ş.S: Anamın hatırasına birinci şiir. Çünkü anam erken öldü. Ben ana sevgisine doyamadım. Her zaman ben anamı hatırlarım. Orduda hepsinin anası vardı, mektup yazarlardı. Benim anam yoktu, babam vardı. Sonra oturup onu yazdım anama diye, anama armağan ettim.

Senin oğlan anam şimdi ben yiğit oldum Orduya geldim vatana hizmet ediyorum

Ben eve geleceğim seni görmeyeceğim gene Çok benden erken ayrıldın ölende yaşın

Sonra okumuşlar benim şiirimi, ablalarım, ağabeylerim hepsi ağlamış. Sonra mektubun içine koymuşlar gazeteyi, bana yollamışlar, “sen çok güzel bir şiir yazmışsın, hepimiz ağladık” diye. Sonra o şiir bana ruh verdi. Benim yazdığım şiir yüreğimin derinliklerinden geliyor. Sonra da baktım ki, yazdığım şiir gençler arasında birinci olmuş. Başladım şiir yazmaya. Çünkü bizim sürgün meselesinde dil meselesi büyük problemdi. Şiir yazmak için dil bilmek gerekliydi, edebiyatın esası dildir. Ana dilini bilmezsen bir şey yazamazsın. İşte o bana bir ruh verdi, bir kıvanç verdi, ondan sonra başladım. Ordudaki hizmetimi bitirdikten sonra geldim, burada üniversiteyi bitirdim. Üniversitede edebiyatı temelden öğrenmeye başladım. Rus edebiyatını, Özbek edebiyatını… Türk edebiyatından tek Nazım Hikmet’e yer verdiler, başka bir şey yoktu. Ama o zaman doğrusunu söylemek gerekli, Nazım Hikmet çok şöhretli bir şair sayılırdı burada. Türkiye’den kaçmış gelmişti. Komünist Partisindeydi, Özbekler de komünistti ya, onun için hep onu bize öğrettiler, bak Nazım Hikmet neler yazdı…

N.Aksu: Siz kendi edebiyatınızı, Kırım Tatar edebiyatını bilmeden!

Ş.S.: O zaman bilmiyordum ben, öğretmediler bize. 1957 senesinde “Bahar Ezgileri” adlı ilk kitabımız çıktı. Kırım Tatar şair ve yazarlarının cenkten evvel, Stalin devrindeki Sovyetler siyasetine uygun yazılmış eserlerinden oluşan kitap idi. Onu verdiler, ona baktım. Bizim yaşlı şair ve yazarlarımızın yazıları vardı. Onu okudum. Sonra bizim şairimiz vardı, rahmetli Eşref Şemizade. Çok güçlü bir şair. O benim üstadım işte. KGB ile hükümet bizim çok şair ve yazarımızı korkuttu ama bu şairimiz korkmadı. Ona iş de vermediler ama korkmadı, hep öz vatanın öz milliyetçi şiirlerini yazdı. Biz onun şiirlerini okurduk. Sonra Eşref Şemizade’den bana bir mektup geldi. “Sen oğlum, çok güzel şiirlerin var ama senin milliyetçi şiirlerin yok mu? Senin milletin için şiir yazman gerek” dedi bana. Hemen gözüm açıldı. O bana büyük bir ders oldu. Şair olmak istiyorsan milletini düşün, milletinin yüreğine yakın konuda yazman gerek. Ama sende şiir duygusu var, şiir istidadı var. Böyle yaptığın zaman halkın sevdiği şair olursun. Ondan sonra ben şiire, sanat ve edebiyata başka bir gözle bakmaya başladım. Ama milliyetçi şiirler yazarsam onları basmayacaklardı. Komünizmden uzak şiiri hiçbir gazete çıkarmazdı. O halde satır aralarına öyle şiirler yazmaya başladım.

N. Aksu: Peki tam bu noktaya gelmişken sorayım sizce şiir nedir? Şiiri niye yazar şair? Ne derdi vardır?

S.Ş.: Evet, şiir sözün kuvvetli gücüdür. Şiir silahtan da güçlü bir şeydir. İnsanın medeniyeti, insanın kültürü şiirden başlar. Şiir bütün bir insanlığı, bütün bir devleti, bütün bir halkı yerinden

kaldırtabilecek güze sahiptir. Şiir şairin gönlünden volkan gibi, yanardağ gibi patlayıp çıkar. Onu okuyan halk dünyaya başka bir gözle bakmaya başlar. İşte şiirin o kadar gücü var. Mesela Mehmet Akif’e bakıyorum şimdi, Türklerin ne kadar güçlü şiirleri var. Yavuz Bülent Bakiler’i okuyorum şimdi, kitabı var bende. Bir milletin Türklüğü konusunda, Türklüğü birbirine yakınlaştırma konusunda birbiriyle konuşturma, birbirine koşma konusunda ne güzel eserler yazmış. İşte o şiir vasıtasıyla, edebiyat vasıtasıyla bunlar yapılıyor. Milletin şairi, yazarı ne kadar güçlü olsa o milletin özü dünyada o kadar belli olur. Mesela Yunus Emre gibi bir şairi Türk âleminde tapmak (bulmak) güçlüğü yoktur. Cengiz Dağcı adlı bizim bir yazarımız var, Londra da yaşıyor. “O Topraklar Bizimdi”, “Onlar da İnsandı”, “Yansılar”, “Korkunç Yıllar” gibi eserler yazdı. Bizim milletimizin tüm faciasını gösterdi. Eğer o yazarımız olmasaydı Türk âlemi bizim milletimizin faciasını göremezdi. İşte edebiyat ve şiir milletleri birbirine bağlayan zincir gibi bir şeydir. Bu zincirin bir halkası koparsa diğer halkalara ulaşılmak zor olur. Tolstoy olsun Puşkin olsun Ukrayna’da Taras Shevchenko var. Polonya’da Adam Mickiewicz var, İstanbul’da öldü. Memleketinde ihtilal olduğu zaman kaçtı. İstanbul’a geldi ve orada öldü. Polonya’da, Varşova’da ben gittiğimde de gördüm en büyük heykel onunkidir. Bir milletin ne kadar güçlü münevverleri, ne kadar güçlü sanatkârları varsa o millet o kadar dünyada belli olur. Bu kadar gücü var, bu kadar rolü var.

N.Aksu: Peki bir şair şiirlerinde neyi konu almalıdır? Neyi anlatmalıdır?

S.Ş: Bizim Bekir Çobanzade adlı çok güçlü şairimiz var. 1938 senesinde Stalin kurbanı oldu. Stalin milletlerin akıllı insanlarını kaybettirdi, Stalin akıllı insanları öldürdü. Çobanzade böyle yazıyor;

Kabrimde melekler sorgu sorsa

(ORJİNAL) Qabrimde melekler sorğu sorasa, Azrail tenimi bin kere doğrasa

Azrail tilimni biñ kere torasa

Öz ana dilimde sorgu yap derim

“Öz tuvan tilimde ayt mağa!” dermen Öz anadilimde söyler ölürüm

Öz tuvğan tilimde cırlap ölermen.

Beni dünyaya tanıtan benim ana dilimdir. Ana dilim benim anamdır. Dilim olmasa benim milletim de olmaz. Bak bir şiirin bir konusu işte. Bizim okul talebelerinin hepsi bu şiiri ezbere biliyor. Numan Çelebicihan’ımız var.

(orijinal) Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmege

Bilip, körüp, milletimniñ köz yaşını silmege. Bilmey körmey, biñ yaşasam, qurultaylı han bolsam,

Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege. Türkiye Türkçesi’ndeki karşılığı :

And etmişim Tatarların yarasını sarmaya, Nasıl olur da, iki kardeş birbirini görmesin? Onlar için üzülmezsem, kaygılanmazsam, yanmazsam,

Gözlerimden akan yaşlar derya deniz kan dolsun!

Bu bizim İstiklal Marşımız, kurultaylarımızda ayağa kalkıp bunu söyleriz. İşte şirin konusu, şiir bunu anlatır.

N. Aksu: Nedir, şiirin vazifesi, görevi?

S.Ş: Şiirin vazifesi, görevi milleti uyarmak. Milletin kalbini hareketlendirmek. Milletin aklını fikrini çalıştırmak. Milletin zihninde kalmak. Milleti millet olarak dünyaya tanıtmak. İşte şiirin vazifesi, görevi budur.

N. Aksu: Peki siz Rus edebiyatını incelemiş, Batı edebiyatını bilen biri olarak kendinize kimi örnek aldınız yazar veya şair olarak?

S.Ş: Rus edebiyatından Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Mihail Yuryeviç Lermontov ve Yesenin (köy şairi, köyden çıkmış bir şair olarak) işte bunlar. Son zamanlarda Kırım Tatarları’nın bizim takdirimizin, bizim talihimizin hatırlar bizim kaydırgan bir şairimiz var idi, Baris Çiçibari, Ukrayna’da yaşar idi. Sonra Özbek şairlerinden Hamza Hakimzade Niyazi, klasik şairlerindendir, orta çağ şairlerindendir. Zamanımız şairlerinden Rafor Gulam, Aydeyk. Stalin tarafından vurulmuş, kurşunlara dizilmiş Çolpan adında bir şair var idi, 1937 senesi onu da öldürdüler. İşte onlardan öğrendim. Batı edebiyatından Johann Wolfgang von Goethe, George Gordon Byron, İngiliz şair. Puşkin de ondan öğrenmiştir. Ben de onları çok okudum.

N. Aksu: Peki sizce şiir nasıl yazılmalı? Şiir yazmanın bir tekniği var mıdır? Siz nasıl yazıyorsunuz aynı zamanda?

S.Ş: Tekniği hiç önemli değil. Tekniğin çok çeşitleri var, parmak hesabı var, gazel şiirleri var, usulleri var. Birincisi şiir yazmak için istek yetmez. Şiir yazmak için başta Allah tarafından verilen bir yetenek olur. İstidat gerek. İstidat Allah tarafından verilse bile onun üzerine çalışmasan, emek koymazsan gene şiir olmaz. Şair olmak için kendi vatanını sevmek gereklidir, halkını sevmek gereklidir. Bir de kafanda bilgin olmak gerek, çok şey bilmen gerek. Bir yazıyı kafiyelemek hiçbir şey değildir, onu okul talebesi de biliyor. Ama derin manada, derin bir konuda şiir yazmak için çok çalışmak gerek ve yaşamı, hayatı bilmek gerek. Üstadım Eşref Şemizade’nin dediği gibi halkla diril, halkla yaşa, halkla öl. Halk, millet işte, milletinle beraber yaşa. Halkın ağız yaratıcılığını, folklorunu iyi bilmek gerek. Çok nüansları var şiir yazmanın, ben mesela şiir yazmadan evvel benim yüreğime tesir eden bir olay olmuştu. Bizde bir çatışma oldu Yalta tarafında, sonra ben bir şiir yazdım “yaralardan türküler” diye. Bizde halk türküleri var, güzel Kırım türküsünden başladım, her bir halk türküsünden biraz alıntı yaptım ve aşağıdaki şiiri yazdım. Mesela bizde

“Şu Yalta’dan taş yükledim gemim dolmadı, Şu Yalta’dan bir kız sevdim o da benim olmadı.”

Bu bir halk türküsüdür. Ben bu şiirin bir kısmını aldım. Şimdi Yalta’da taş yüklenmiyor, şimdi Yalta’da para yükleniyor. Bunun için şimdi cenk diyor, şimdi bu cenk içine bizim halkımızı da çekiyorlar, bundan sakınmak gerek. Bizim türkülerimiz ana toprağımız gibi, onlar da yaralandı. Vurdular, öldürdüler, kurşunladılar bizim türkülerimizi. Topraklarımızı berbat ettiler. Bizim türkülerimizi, şarkılarımızı yaraladılar. Bir şiir yazdım, sonra bu şiir bestelendi. Bizim İlyas Bakcı adlı bestekârımız var. Çok da güzel şarkı yaptı. Şimdi diyeceğim o ki o bana tesir etti. O dönem olay oldu. Ben oturayım da bir şiir yazayım dersen ortaya bir şey çıkmaz. Senin milletinin başına bir bela geldi. Sen ondan bir ders aldın. Olay seni duygulandırdı. Bu şimdi seni çekiştiriyor, seni zorlamakta. İşte öyle oluyor şiir. Bir olayı, bir hadiseyi göstermek gerekirse tarihine bağlı olmak lazım. Halkın hayatı, onuru ve yaşayışına bağlı olmak gerek.

N. Aksu: Siz rahmetli annenizi kaybettikten sonra şairliğe başlamışsınız, sonra size büyük şair Eşref Şemizade halkın için yaz demiş. Siz vatanınızı kaybetmişsiniz. Halkınız için, vatanınız için yazmaya başlamışsınız. Sonra vatanınızı tekrar kazandınız şimdi, o mutluluğu yazıyor musunuz? Yani kazanmanın, burada yaşamanın mutluluğunu yazıyor musunuz?

S.Ş: Evet, şimdi bu ikinci devir oldu, ikinci basamak oldu, çok şiirler yazdım Kırım’a geldikten sonra. Vatanımızın kadrini kıymetini bilmeliyiz, vatanımızın toprağının kokusunu duymak gerek ama şimdi gençlerimiz vatanın ne olduğunu bilmiyorlar. Sen havaya baktığında diyor musun bu vatan havası, sen toprağa baktığında diyor musun bu vatan toprağı, bu toprakta bizim babalarımızın, dedelerimizin naaşı yatıyor, baba dedelerimizin kabirlerinin yattığı toprak, baba dedelerimizin kanı dökülmüş toprak, bunu biliyor musun? Eğer bunu bilmez isen senin için vatan yoktur. Sen ister sürgünde yaşa ister Moskova’da yaşa senin için vatan dedelerinin yaşadığı topraktır.

 

Sen bu vatanın ne olduğunu bilmelisin.

N. Aksu: şimdi siz bir şair olarak Kırım Tatar tarihini konu alan şeyler yazıyorsunuz, bugün görüyoruz ki çoğu Kırım Tatar genci Rusça konuşuyor, Tatarca bilmiyor, konuşabiliyor ya da az konuşuyor. Bundan Kırım Tatar gençlerini korumak için ne yapmak lazım?

S.Ş: Evet, şimdi milli mekteplerimiz açılmış herhalde, milli mekteplerimiz açılsa da bunun bize çok faydasını görmüyorum. Çünkü bizim çocuklar doğduğunda kendi ana dilini bilmiyorlar. Şimdi bak, sen zaten 50 yıl sürgünde yaşadın, 50 yıl boyunca ana dilde mektep yoktu, 50 yıl boyunca ana dilde kitap defter görmedin, hep Rus dilinde okullara gittin. Şimdi ben size az önce söyledim, benim babam anam Rusça bilmezlerdi, benimle tek ana dilimizde konuşurlardı. Onun için ben ana dilimi biliyorum. Şimdi benim çocuklarım Rus okullarını bitirdiler, üniversitelerini bitirdiler ve Rus dilinde çalıştılar. Ne kadar da çabalasan çabala etrafımız Rusçadır. Muhitimiz Rus’tur bizim. Bu bize çok kötü bir tesir etti ve yanı durum hâlâ devam etmekte. Şimdi bizim TV programlarımız var, bizim ana dilimizde yayınlarımız var, radyomuz var. Haftada her gün 20/25 dakika TV yayınlarımız var ana dilimizde, ondan sonra konserlerimiz var, milli tiyatromuz var, onu da ana dilimizde yapıyorlar. Şimdi 10 yıl öncesine bakarak nispeten kıyaslayacak olursak biraz daha güzel oldu. Önceden selam vermesini bilmezlerdi. Şimdi etrafımızda tiyatro, tv yayınları, radyo var, kitaplar çıkıyor, üniversitemizde Kırım Tatar Dili ve Edebiyatı Fakültesi var, hatta Türk dili şubesi var Pedagoji Üniversitesinde. En son Türkiye’ye yol açıldı. Bize Türkiye kapalıydı önceden. Stalin hükümeti cehenneme gitti, en son bize Türkiye yolu açıldı. Türkiye’nin ne olduğunu bilmezdik. Şimdi Türkiye’den geliyorsunuz, artık ana dilimiz gelişmekte, inşallah olur. Şimdi bütün çareler aranmakta, nasıl yaparız da bu gençlerimize öğretiriz. Bir propaganda yaparız, her gün evde, ailede ana dilde konuşulmalı. İşte benim iki torunum var, ben onlarla kendi ana dilimde konuşuyorum. Her aile böyle davranırsa biz dilimizi kurtarabiliriz bu beladan. Lakin daha çok şey var. Bu 10 yılda bitecek şey değil.15 yıl, belki de 20 uzayacak. Bilsin, Rusçayı da bilsin, İngiliz dilini de bilsin. Türklerin hepsi İngiliz dilini biliyorlar, öyle değil mi? Ana dilini de biliyorlar, çünkü iki dilde okuyorlar. Bizde ise tek bir dilde, yani Rus dilinde okutuyorlar. Özbekistan’da yaşadım, orada Özbek mektebi vardı. Biz okula mektep deriz. Ben Özbek okulunu bitirdim. Özbek dili Türk dillerinin başında gelir. Türk dilidir işte. Benim için daha güzel oldu, kendi dilimi benimsememe yardımcı oldu. Eğer ben Rus okuluna gitseydim belki ben şair bile olamazdım. Dilim Rusça olsaydı. İşte şimdi bizim gençlerimiz yetişiyor. Onlar ana dilini öğrenerek büyümeli, bilmeden büyümemeli. Bu iş halkımızın elinde, ana dilimiz kaybolursa milletimiz de kaybolur. Milleti kurtaracak dildir. Milleti millet yapan faktörlerden birincisi dildir. Dil ve vatan toprağı işte. Ana dilden başlar her şey. Dilin olmazsa Rusça bilirsin, git Moskova’da yaşa, işte St. Petersburg’ta yaşa işte ne farkı var, hiçbir farkı yok.

N. Aksu: Tatar olmak, Kırım Tatarı olmak ne demek? Niye Tatar değil de Kırım Tatarı?

S.Ş: Aslında ilk söylediğiniz ad takma addır. Bunu bizim İsmail Gaspıralı da söylemişti. Ruslar bizi zapt ettikten sonra bu imparatorluğun gayrı din ve gayrı millet halklarına Tatarlar derdiler. Rus büyük bir imparatorluktu; Kırım’ı, sadece Kırım’ı değil tüm Kafkas’ı zapt etmişti. Sonra Kafkaslara da Tatarlar derdiler, Azerbaycanlara da Tatarlar derdiler, bize de Tatar derdiler, öyle kaldı işte. Biz Kırım’da yaşardık, dolayısıyla Kırım Tatarı olduk. Aslında biz Kırımlılarız. Ama Kırım Tatarı olarak kaldık. Kazan Tatarları da var aslında, onların adları Bulgarlardır. Tarih her millete ayrı bir ad verir. Komşu milletler o milletlere ad verirler. Bak şimdi nasıl Almanlar diyoruz, Nemseler diyoruz, aslı Gotlar’dır. Bizim de etrafımızdaki Ruslar, Tatarlar diye ad takmış. Tolstoy’un bir Kafkas Esiri diye bir hikâyesi var, orada Kafkaslara Tatarlar der. Ben bakayım bu nasıl Tatardır ama Tatar değil bunlar, Dağıstanlı. Rusların hepsi oraya da Tatarlar derdi. Aslında biz Kırım Türkleri olsak daha iyi olur.

Devam edecek…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 100. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 100. Sayı