Kırım Tatar Yazarlar Birliği Başkanı Şair Şakir Selim İle Röportaj


 01 Mayıs 2015

N. Aksu: Kırım Tatar dilinin yaygınlaşması için ne yapmak lazım? Edebiyat anlamında ne yapmak lazım? 

S.Ş: Bizim şimdi edebiyatta çocuk kitaplarının, çocuk edebiyatının inkişaf etmesi gerek, yani oluşturulması gerek. Çocuklar için yazan şairlerimiz, yazarlarımız çalışmalı. Bunun dışında milli okullarımızın muhtevasını güçlendirmek lazım. Şimdi çeşitli yarışmalar yapıyoruz. Ana dilinde kim iyi okuyabilir diye yarışma var. Çocuklarımıza şiirler makaleler yazdırmak için düzenlenen “Kırım benim milletim” adlı yarışma var. Ana dili kurtarmak için ana dilde muhitin oluşturulması lazım. Anadil muhitte yaşasın. Kırım Tatarları nerede olsa, nerede toplansa, toplu yaşayan yerlerde millet öz ana dilinde konuşmayı öğrenmekte. Çocukların onu dinleyip, onu duyup öğrenmeleri gerekiyor. İşte böyle yolları var. 

N. Aksu: Burada bir şair, bir yazar tamamen kendi yazdıklarından gelecek para ile geçinemez Kırım Tatarca yazdığı zaman. Peki, ne yapmak gerek bu durumda? Hem şiir yazacak hem iş yapacak mümkün mü? Nasıl yapmak lazım? 

S.Ş: Şimdi daha önce de söylediğim gibi ana dilin ailede öğrenilmeye başlanması çok önemli. Çocuk doğuran ana çocuğunu uyuturken ana dile ninni söylemeli. Doğduğu zaman kulağına anadilinde ninni söylenmeli. Dil öğretimi çocukluktan başlamalı. Sonra   bizde mektepten önce eğitim veren kreşin ana dilde olması gerekiyor. Kreşin milli olması lazım. Bizde böyle kreşler var ama sayısı çok az. Kreşler Kırım Tatarlarının topluca yaşadığı her yerde olması lazım. Daha ne deyim sana işte? Bunun dışında Rus okullarında okuyan Kırım Tatar çocukları için her gün bir saatlik Kırım Tatar dili okutulması lazım. Yani Ana Dilin ders olarark verilmesi lazım. Öyle okullar var ama her yerde değil. Şimdi bu konu üzerinde Kırım Tatar Meclisi çalışıyor. Bu meseleyi, problemi çözmek için. 

N. Aksu: Şiir yazarken ilk dizesini, ilk mısrasını nasıl buluyorsunuz? 

S.Ş: Ben şiir yazarken ilk mısrasını yazmıyorum, son mısrasını yazıyorum. Az önce okuduğum şiir, “Vatan hep senden sorup sayarız sen ağlasan”. Bu şiirin kaymağıdır. Bu şiirin merkezidir. En iyi fikri sonuna ekliyorum, onun için şiirin en sonuncu satırını yazıyorum ilk önce. Sonra da bu son satırı açıklamak için neler söylenmeli, neler eklenmeli diye düşünürüm. Benim tarzım öyle. Başkaları birinci satırını yazarlar giderler. Ama ben bu şiirde ne demek istedim, okuyucuya ne vermek istedim, maksadım, emelim nedir? Bahsettiğim şiirde emelim şu ki: “Çocuğum senden bir gün gelir sorarlar vatan nedir diye. Bu soru sorulduğunda için dolup taşıp, heyecanlanıp ağlarsan eğer vatanın kıymetini biliyorsun demektir. Vatan sözünü duyduğunda      gözünden yaş geliyor. İşte vatanı böyle sevmek gerek.” Son satırı yazdıktan sonra birer beyit ekleyerek devam ederim. Bir şiirde en sondaki manayı patlatmak gerek. İnsan okurken merak etmeli. Ne demek istedi, ne demek istedi diye devam etmeli. Sonuna geldiğinde “ha işte bunu demek istemiş” demeli. Şiirin son manası patlar. Şiir sona doğru büyür. Şiir insan gibidir. Gelir gelir sonra doğar. (CD 2) Benim aklımda düşünce önce meydana gelir, daha sonra bu düşünceyi mısraya çevirmek gerekir. Her bir söz yerinde olmalı. Ama başlamadan fikir derinliği gerek. Şiirin şekli, şiirin manasına uygun olması gerek. Okuduğumuz gazeller klasik bir şekildedir. 

N. Aksu: Şiirlerinizi ne kadar zamanda yazıyorsunuz? 

S.Ş: Her şey hazır olursa bir şiiri 1-2 saat içinde yazarım karalama şeklinde. Sonra alırım birkaç gün sonra elime, bakarım, düzeltirim. Sonra bir daha bakarım, düzeltirim. Ama bazı şiirler var, ilham gelirse, her şey hazır olursa bir oturuşta yazıp bırakırsın onu. Ama ben öyle yapamıyorum, ben yazdığım şiire bir hafta bir daha bakarım, bir sözün yerine başka bir söz koymak lazım olabilir. İşte şiir böyle. Bir de bir şair şöyle der: şiir yazılmaz, şiirde sözler birbirine yapıştırılır. Sözleri birbirine yapıştırmak gerek, şiir yazılmaz. Sözleri birbirine yapıştırırsan şiir olur. Evet, Allah tarafından verilen büyük yetenekler var, mesela Yunus Emre olsun, Mevlana olsun, onlar bir oturuşta yazıyorlar. Onlara Allah tarafından büyük bir yetenek verilmiş. Ben öyle şair değilim. Allah biraz kıskandı benden. Ben sana fikir verdim, sen çalış dedi bana. Ama söylediğim gibi Allah’ın yetenek bahşetmiş olduğu büyük insanlarımız var. 

N. Aksu: Peki en uzun sürede yazdığınız şiir hangisi? 

S.Ş: En uzununa biz destan deriz. Kırımname adlı benim destanım var. Ben bunu iki yılda yazdım. Her gün oturup yazdım. Bir kısmını yazdım bıraktım sonra bir kısmını daha yazdım bıraktım. Bu Kırımname bir destandır, şiir değildir. Bu destanda bizim bütün geçmişimiz var. Bunda ben Arif Nihat Asya’nın dört satırını aldım. Bu bütün destanın manasını   veren bir şey. Bizi Sen sevgisiz, susuz, havasız Ve vatansız bırakma, Allah’ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma, Allah’ım! Arif Nihat Asya’nın bu dört satırı bana güç verdi, ilham verdi. Sonra ben Kırımname şiirini yazdım. Giriş sözünü yazdım, bizim vatanımıza nasıl sahiplenmemiz gerektiğini hatırlattım. 18 Mayıs 1944 yılında sürgüne gidenleri yazdım. Hepsi bir gecede gittiler. Destanda şöyle diyorum: İşte ev, bakın, ev. 1 Mayıs 1998 senesi bu evi inşa etmeye başladım. Her bir tuğlayı koyarken “baba, bu tuğlayı senin için koydum, anne, bu tuğlayı senin için koyuyorum, dayım, sen öldün, senin için koyuyorum bu tuğlayı. Yüz akrabam vardı. her birisine birer tuğla koydum. Sonra bizim milletimizin vatana dönmesi için kimlerden yardım geldi diye düşünürüm. Bizim Mustafa Cemiller’e destek vermiş insanlar vardı, o halde sizin için koyarım bu tuğlaları, belki siz olmasaydınız ben vatanımda bu tuğlaları koyamazdım. Evimi kurdum, çok yorgun düştüm, bu benim en büyük evimdir, ömrümde en güzel yaptığım şey budur. Bu sembol işte. Ve sonra diyorum; bir gün ben bu dünyada olmam. Ama benim evimin yanındaki çeşmede su akıyor. Buradan su içer, sonra beni hatırlarsınız. Bu evi ben tek kendim için yapmadım, bu evi ben insanların hatırası için yaptım. Ve benim çocuklarıma hatıra olarak kalacak şey evimdir. İşte şiir gibi bir şey yaptım, en büyük ev yaptım. Bunu çok beğendiler. Her bir tuğlanın adı var benim fikrimde sembolik olarak. Mücadele vaktinde benim için ölüp giden insanlar var. Bak Rus şairleri Yevgeni Aleksandroviç Yevtuşenko, Bavaras, Aleksandr Trifonoviç Tvardovskiy, bu adamları öldürdüler bizi destekledikleri için. Rus olmasına rağmen hakikati ayırd edebilen, hak hukuku için mücadele eden insanlardı onlar. Cemiller için, Numan Çelebi Cihanlar için, bana dilimi öğreten Bekir Çobanzade, benim üstadım Eşref Şemizade için koydum ben bu tuğlaları. Ben bu evi yaparken beş bin tuğla koydum. Ama her bir tuğlanın bir adı var, hikâyesi var benim yüreğimde. Bu fikir geldi bana bu destanı yazmadan evvel. Yalta’da bir troleybüse oturdum. Çoktan beri  vardı benim hayalimde, bir destan yazma fikri. Bu destan benim halkımın talihini, kendi tarihimi yansıtması gerekiyordu. Burada ev bitti ama evin tepesi hâlâ açıktı. Çocuklarım damında yaşıyorlardı. Sonra gittim, canım sıkıldı, Yalta’ya gidip geleyim, denize dalıp geleyim diye oturdum troleybüse. Sonra giderken yolda aklıma geldi. Etrafı seyrediyorum, bizim vatandaşlarımız ev yapıyorlar yol boyunca. Her yerde ev inşadı. Sonra otobüs bir durakta durdu. Bizim vatandaşlarımız bindi. Ama beni görmediler, tanımadılar. Hepsi ev hakkında konuşuyorlardı. “sen evini yaptın, bitirdin mi”, “evin meselesi, problemi var mı”, bütün konuşmalar eve bağlıydı. Yalta’ya varınca benim aklımdan da ev geçti. Sonra “ben de ev yapıyorum ya”, nasıl oldu da ben buraya geldim? Ben bu evi kimin için yapıyorum diye düşündüm. Sonra babam nerde gömüldü, annem nerde toprağa verildi, kabirleri nerde diye düşündüm. Ben buraya geldiğimde onları da hatırladım. Ben buraya ev yapacağım. Ben evi bitirdikten sonra bizde bir Müslüman âdeti var, ev duası derler, yurt duası derler. Ev bitti, en son Kuran-ı hatim yaptılar evde. Evimi bitirdim, en yakın akrabalarımı eve çağırdım. Sonra dua okunuyor burada. Bizim imamlarımızı çağırdım, onlar dua okuyorlar. Sonra bu evde hayırlı ömürlerin olması için ev duası istiyorum. Kurban kestik, yemek yedik. Sonra benim hayalimde torunlarım oturuyor bu evde. Anamla babam oturuyor. Onların ruhuna biz dua okuyoruz. Ve benim için ölüp giden insanlar var, onlara da dua gönderiyorum. Ben ev yaptım. Hayatımın en büyük işini yaptım. Aslında en büyük işim destanımdı işte. Bunu da yaptım ben. Sonra ev duası verdim, hayır duası verdim. N. Aksu: Ev nedir? Bir insan için ev niye lazımdır? Çadırda niye yaşamaz? Neden ev kurmak gerek? S.Ş: Ev ailenin kalesidir. İzin vermediğin sürece kimse eve giremez. Bu ev benim kalem, bu ev benim vatanım. Benden izinsiz bir düşmanın buraya ayak basmaya hakkı yoktur. Bu benim evim, bu birinci. Atalarımızın da sözü var bilirsiniz, insan yaşarken üç şey yapmalıdır: Çocuk yapmalı, ağaç dikmeli ve ev kurmalıdır. Üç vazifesi var erkeğin. Sen ölür gidersin, ağacın yemişi, meyvesi olur. Ve mutlaka ev kurmak gerek. O ev senin çocuklarına kalır, çocuklarından çocuklarına kalır. Ev senin yurdundur. Biz evet, yurt deriz. Yurt demek vatan demek. Evin varsa yurdun var, vatanın var. Atalarımızın bir sözü var, “yurduna çekmeyenin bereketi olmaz”. Evine bakmazsan hayatında bereket olmaz. Onun için insana ev lazım. Kazandığın her şeyi evine getirmen gerek. Kısmetini evine getirip yemek gerekir. İşte ondan sonra yurt duası okunur. 

N. Aksu: Ev için yurt duası okunurken ne derler orada? 

S.Ş: Bu evin içinde hayırlı günler olsun, bu evin içinde saadet mutluluk olsun. Bu evin sahibinin Allah yardımcısı olsun. Bu evin içinde çocuklar doğsun. Bu evde torunlar çoğalsın. Bu ev tek hayır getirsin. Yurt duasında bütün geçmişteki ölülerimizi anarız. 

N. Aksu: Sizin yazdığınız bu şiir de yurt duası gibi bir şey herhalde. S.Ş: evet öyle oldu. N. Aksu: Çok güzel olmuş. Siz de bir yurt duası yazmışsınız. 

S.Ş: Evet, işte bu yurt duası inşallah çok yaşayacak. 

N. Aksu: Siz anladığım kadarıyla bu halkın Kırım’a dönmesi vesilesiyle vatanın duasını      yazıyorsunuz. 

S.Ş: Evet, öyle oldu. Diğer bir kişi: (muhtemelen diyanetteki arkadaş soruyor) peki şiir yazarken din kullanılmalı mı? 

S.Ş: Şimdi biz dine çok sarıldık. 70 yıl boyunca bu kâfir hükümet dine karşı geldi. Tek Müslümanlığa karşı değil kendi dinlerini de, kiliselerini de yıktılar. Din tanımazdılar, ne Hıristiyanlık tanırlardı ne de Müslümanlık. Hiçbirini tanımazlardı. Ben çocukluğumdan biliyorum, biz Semerkant’ta yaşarken bir cami vardı, yılda bir kere o camide Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı yaparlardı. Sabah erkenden gider Namaz kılarlardı, sonra şeker alırlardı. Biz beklerdik, babamız gelecek, Semerkant’tan bize şeker getirecek, tatlılar getirecek, tatlı yemekler getirecek diye. Ben çocukluğumdan hatırlıyorum. Ne kadar baskı olsa bile onlar gönlünden dini çıkarmadılar. O yüzden biz millet olarak birleştik. Sünnet olduğu zaman dua edilirdi. Cenazelerde dua edilirdi. Hükümet bunu yok edemedi. Bunlar yasaktı ama gizli gizli yapılırdı. Hükümet de bilirdi ama bütün bir milleti dua yaptı diye kurşuna dizemezsin ki, öldüremezsin ki. Bu millet Müslüman bir milletti. Ruslar ateist oldular. Ama bizim Müslümanlar onu tanımadılar. Biz çocukluk çağlarımızda her bayramda ata dedelerimizin yanına gider, ellerini öperdik. Ramazan Bayramında, Kurban Bayramında babam söylerdi, varın gidin derdi, biz de giderdik, bize cevizler verirlerdi, tatlılar verirlerdi, biz de yiye yiye gelirdik işte. Ama böyle serbest yaşatmazlardı. Diyeceğim din öyle güçlü bir şey. 

N. Aksu: Türk şairlerinden tanıdığınız kimler var? 

S.Ş: Arif Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek, Yunus Emre şimdiki çağdaş şairlerimizden Yavuz Bülent Bakiler var, diğerleri de var. Türkiye’de çağdaş şairler çok, ben hepsini hatırlayamadım. Türk edebiyatı çok güçlü ve büyük bir edebiyat. Biz o zamanlar, Stalin hükümeti zamanlarında Çalıkuşunu okurduk. Çalıkuşu Rusçaya tercüme edilmişti, Özbek diline tercüme edilmişti. Ben her ikisini de bilirim. Farsçaya bile tercüme edilmişti. O   eserde hayat hikâyesi var. Komünizme karşı, partiye karşı bir şey yok, onun için okuduk. Nazım Hikmet’in ciltlerini çıkartırlardı. Nazım Hikmet’in “Sen yanmasan ben yanmasam”, “Kerem gibi” şiirleri var. İşte onu ezbere bilirdim. 

N. Aksu: Siz sever misiniz Nazım Hikmet’i? 

S.Ş: Vallahi seviyorum. Komünist ruhla yazılan şiirlerden biz bıkmıştık ama onda güzel lirik şiirler vardı. 

N. Aksu: Onun yazdığı “Kuvayi Milliye Destanı” vardır. 

S.Ş: O çok güzel. Ben onu parça parça okudum, hepsini okumadım. Sonra Nazım Hikmet’in Türkiye’de çıkmış 6 tane kitabını yolladılar bana. Büyük şairdi. Komünistler dünyayı kandırdılar, kâğıtta yazılanlar çok iyiydi ama hayatta yapılanlar çok kötüydü. Toprak köylünündü, fabrika işçinindi, her şey insanlar içindi, hâlbuki hayatta herkes ona çalışırdı. Serbestlik vermedi insanlara, serbest yaşamadı insanlar. Ama onun gayesi komünizmi kurmaktı. Zengin olmayacak, fukara olmayacak, herkes bir olacaktı. Zenginden çekip almalı, fukaraya vermeliydi. İsmail Gaspıralı da yazıyor, Sosyalizmle gelen değişiklik işte. Allah Allah niçin vermeliyiz, çalıştık, çabaladık neden şimdi başka insanlara vereceğiz, çalışarak zenginleştik. Şimdi sosyalizmde böyle olmak gerek, sosyal bir durumda böyle olmak gerek. Ama komünistler çok şeyler yaptılar, Nazım Hikmet de onlara inandı. O da Türk milletinin durumunu haykırdı, o belledi ki bu durumu yıksak, kapitalizmi yıksak, sosyalizme geçsek iyi olur diye düşündü ama yanıldı. Ama şair olarak güçlüydü. Ben bir kere İzmir’de gerçekleşen şölene gittim. Orada Nazım Hikmet’in taraftarları var, onların faaliyetleri var. Şölenden sonra onlarla tanıştım. Bir baktım yazmışlar Nazım Hikmet’in şairlik faaliyetlerini. Bizde böyle bir fasıl var dediler. Bir dinleyeyim dedim. Sonra çıkarken birisi çıktı, bizim öyle şairimiz yoktur, Türkiye için öyle şair gerekmez dedi. Onun adını anmak yasaktır, kim onun adına fasıl yapıyor dedi. Ben de o zamanlar biraz gençtim. Atıldım ben de, “efendim ne diyorsunuz siz ya, Nazım Hikmet gibi şairiniz çok mu? Siz onunla gurur duymalısınız” dedim. Yok öyle olmaz sizin hepinizi zehirlediler diye başladı bana haykırmaya, sen de komünistsin diye çıkıştı. Ben de doğru efendim, ben gizlemiyorum, okudum, Kerem Gibi şiirlerini okudum, lirik şiirlerini okudum, insan hayatı için, insan onuru için derin felsefe var Nazım Hikmet’te, ben sizden razı değilim efendim, isterseniz taş alın atın bana diye tutuştuk onunla, onun etrafında Nazım Hikmet’e karşı tanımadığım insanlar var. Sonra oturum başkanı var, öyle olmaz yatıştırın bunları dedi. İnsanın her fikri söyleme hakkı var, bu şairimiz de bizim bilmemiz gereken bir şeyi söyledi, ne kabahati var onun dedi. Gizlemedi sizden, kalbindekini anlattı dedi. Ben söylemeye de bilirdim, otururdum ama siz söyleyince ben de söyledim sonra teneffüs oldu, çay verdiler, çay içemiyorum, iştahım kapandı. O kadar üzüldüm. Sonra bayanlar geldiler Şakir Bey biz çok mutluyuz, üzülmeyin dediler. Gerçekten o zaman ben Nazım Hikmet’i çok okurdum. O zamanlar Nazım Hikmet’in 6 kitabı bende yoktu, eğer ben o 6 kitabı okumuş olsaydım ben o adamı yerine mıhlayacaktım. Ben orada korudum onu. Ben orada insanlara ben onu şair olarak sevdiğimi anlatmaya çalıştım. 

N. Aksu: Gaspıralı ile ilgili ne düşünüyorsunuz? 

S.Ş: Gaspıralı bütün Türk dünyasını uyarmış bir insan. Maarif tarafından, gazetecilik tarafından çok büyük bir insan. İsmail Gaspıralı yalnız Kırım Tatar halkının değil bütün Türk dünyasının ulu bir insanı. O zamanlar Kırım Rusya’da, yaşayan Müslümanları Rusya baskısının elinden ve cahillikten kurtarmak, onlara bilgi vermek, onlar için okullar yapmak olmuştur gayesi. Okullarda usulü cedit derler, usulü cedidin atası İsmail Gaspıralı’dır. Türk dünyasında matbaacılığın gazeteciliğin atası İsmail Gaspıralı’dır. İsmail Gaspıralı’yı hem büyük yazar hem büyük hoca hem büyük siyasi erbap ve en büyük Türkçü milliyetçi bir insan olarak biliyoruz işte. Gaspıralı hakkında saatlerce konuşabilirsin. 

N. Aksu: Gaspıralı’nın başlattığı Türk dünyasının edebiyat ve eğitimde birleşmesi hareketini bugün de sürdürmek mümkün mü? Yani Türk dünyasının şairlerinin, yazarlarının, ga  zetecilerinin bir arada olması, birlikte olması, birlikte düşünmesi. 

S.Ş: Evet, onun çok güzel bir sözü vardı, “işte, dilde, fikirde birlik”. O zaman gerçekten de Tercüman Gazetesi’ni Türkiye’de anlar idiler, Özbekistan’da da anlar idiler, Kırım’da da okuyup anlayabilir, Kazan’da bile okuyup anlayabilirlerdi, her yerde. Dil yakınlığı, dil birliği vardı. Aslında Kazan Tatarlarının Abdullah Tokay isminde bir büyük şairleri var. Rusların Puşkin’i gibi, Mihail Yuryeviç Lermontov’u gibi ileri yaşta ölmüş. Onun şiirlerini alıp okusanız şimdiki Tatar dilinden biraz farklı. Umum Türk dilinde yazılan şiirleri Gaspıralı’nın dilinden, Gaspıralı öyle bir dil yarattı. Onun emeli, maksadı bütün Türk halklarının bir dilde yazması, bir dilde okumasıydı. Onları dil birleştirir, dil birliği budur işte. “Dilde fikirde işte birlik” tabirinin ilk sözü dildir. Dilde birlik olursa fikirde de birlik olur, aynı dilde fikir yaparsın. Dilin bir oldu mu işin de bir olur. Sen benim ben senin dilini anlamazsam işte birlik olmaz. O şiarı attı bütün Türk dünyasına, onun için çok çalıştı, sağ iken ona erişti. Ama bu ihtilal olduktan sonra bütün Türk halklarının ayrı ayrı bir şivesi oldu. Şimdi bunu hayata geçirmek çok zor. Bir dil yapmak, ortak dil yapmak, herhalde buna hareket etmek gerek, buna çalışmak gerek. Mesela alfabemiz çok farklı olmasa alfabede Latin alfabesine geçtik ya, alfabede bir yakınlık olsa bizim alfabede Özbeklerin alfabesinde, Türkmenlerin alfabesinde yakınlık olsa dilde de yakınlık olur, Gaspıralı’nın emeli hayata geçmiş olur. Ama bu bugün zor bir şey. Özbekler, Türkçe anlayamazlar. Şölenler olduğunda görüyorum. Kazaklar Türkçe anlayamazlar, Türkler de Kazak dilini çok anlayamazlar. Çünkü dil farklı, bunu mahsus yaptı Sovyetler, Komünistler, Bolşevikler mahsus yaptılar. İşte bu Türk halklarının dilleri ayrı ayrı olsun da bunlar birbirinden hoşlanmasın dediler. Öyle de oldu ya. Şimdi gene mümkün böyle çalışmalar ama işte onun için bu şiir şölenleri düzenleniyor. Sonra bütün Türk halklarının konferansları düzenleniyor. Bunların hepsi dil birliğine, gönül birliğine yakınlaşmak için yapılıyor. Gaspıralı’nın gayesi bu.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 101. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 101. Sayı