Kısa Kısa


 01 Mayıs 2010


“Müjde! Müjde! Yengemin bir erkek çocuğu oldu’ müjde!” diye çığlık atarak heyecanlı bir şekilde küçük bir kız bir evden diğerine dolaştı.

“Gözün aydın, gözümüzün nuru! Bebeğin sağlık selamette olsun! Yolun açıkmış hani, bir bebeğin müjdesini verdiğine göre. Al haydi madem öyle”, diyerek her vardığı evde birisi kâğıtlı şeker, kimisi çikolata, bazıları para, bazıları ise havlu benzeri şeyler verdiler. Hatta bazıları döşüne çengelli iğne ile boncuk bile taktı. Duyanların kimisi sanki kendileri erkek çocuk sahibi olmuşçasına sevinerek, aradan fazla vakit geçirmeden hemen o eve yöneldi. Müjdeci kız, nefes nefese kalması az gelmiş olmalı ki, kendi küçük köylerinde dolaşacağı kimse kalmayınca sağına soluna bakınmaya başladı. Erkekler yeni doğan bebekten dolayı ev sahiplerini kapının ağzından kutlayarak işlerinin başına döndüler. İhtiyar kadınlar ve gelinlerle kızlar ise eve girerek, odanın bir köşesine kalınca serilen döşekte yatmakta olan yeni doğum yapmış gelinin yanı başında uyumakta olan bebenin burnunun ucundan hafifçe çimdikleyerek koklayıp öptüler; gelenlerin alması için hazırlanan tereyağından birer lokma alarak ev sahiplerine dilek ve temennilerini bildirip birer ikişer tekrar çıktılar 

Bir çocuğun doğması ile bir köyün tamamının kaplayan bu tip mütevazı bayramlar çocukluk çağımda bilinçaltıma iyice yerleşmiş olmalı ki, müjdeci çocuğu duyunca hemen o eski günler gözümün önüne geldi. İşin bu güzelliğinin aksine günümüzde her birerlerimizin eski günlerimizde yaşadığımız bu tip geleneklerin gün geçtikçe unutulmakta oluşuna, üstüne üstlük bunun benzeri acı-tatlı olayları günümüzün ihtiyarlarının unutması az geliyormuş gibi bir de gençleri içki benzeri kötü alışkanlıkların kucağına atmalarından dolayı yüreğim sızlıyor. Bu yüzden eski günlerimden kalma eğlence, gelenek ve insanlarını hatırladıkça, özlemimin gönlüme sığmadığını hissediyorum. 

*  *  *

Bir insanın ana dilini bilmesi zaruri mi yoksa görev mi? Eğer annesi kendi dilini bilmiyorsa çocuk hangi dilde konuşacak? Onu ana dilinden konuşmaya zorlamaya hakkımız var mı?

*  *  *

Göl kıyısına, parklara dinlenmek üzere gelen koca koca adamların, oturmak için altlarına koydukları gazeteleri, yedikleri şeylerin kırıntılarını, çeşit çeşit paketleri nemelazımcılık yaparak oraya buraya atmalarını, fırlatmalarını; ağaçların dallarını kırmalarını, gülleri koparmalarını görünce aklıma hemen annem gelir. ‘İnsanın temizliği göçtüğü yerden bilinir.’ diyerek yayladan göçerken etraftaki kâğıtları, çaput vb çöpleri toplayarak yakardı. Odun toplamaya gittiğimiz zaman, ‘fidanları, yeni çıkan dallara dokunmayın, onun yerine sadece kuruyan-düşen dalları, ağaçları toplayın.’ Derdi. Okuma yazması olmayan, cahil olarak görülen insanların günümüzdeki diplomalı insanlara göre daha eğitimli-bilimli olmalarına şaşırıyorum. Meğer ekolojiyi bilenler eskide de varmış ya!

*  *  *

Bu ihtiyar kadından herkes korkardı. ‘Yememize-içmemize, işlerimize karışması da olmasa aslında aramızda bir problem de yok’ derlerdi, fısıldayarak. ‘Öldükten sonraki halinizden endişe ediyorum. Elbirliği içinde yaşayın!’ derdi sülalesinin en yaşlısı olan ihtiyar kadın. Gerçekten de bir süre sonra ihtiyar kadın ölünce başlarında olduğu sülale bir yana, kendi öz çocuklarının her biri bir tarafa dağılıp gittiler. Aradan biraz daha yıl geçince gidenler ve kalanlar bir birine yabancı insanlar gibi oldular. Evet, özgürlük güzel bir şey. Ancak eksiği- gediği söyleyip, düzeltmeye çalışan, birlik beraberlik içinde yaşamayı öğütleyen bir başkanın da olması gerekiyor sanırım!

*  *  *

Kırgızlar gerçekten de ‘büyük’ millet. Bulunduğu makamda yükselmeyi, kitap yazmayı, bilim alanında profesör olmayı, nice ödülleri almayı vb hemen hayata geçirebilmekte. Eğer karşındakine şöyle birazcık yararlı olacaksan toz kondurmadan övmeye başlar. Kimseye şöyle böyle bir faydan olmayacaksa, günün birinde kötü bir yanını bulup o yönünü kaşımaya başlarlar. ‘Etliye sütlüye dokunmadan’ sıradan biri olarak yaşıyorsan, görmemezlikten, gitmemezlikten, duymamazlıktan gelerek başını öbür tarafa çevirerek geçer giderler. Beklenmedik bir anda senin de bulunduğun bir ortamda güzel bir yanını başka bir adam dile getirecek olsa, biraz şaşırmış gibi görünürler ve sözü hemen başka bir tarafa çevirirler. Ya da işinin zor mu-kolay mı olduğunu sormak yerine aylığının ne kadar olduğunu sorarlar. Eksik veya fazla yönünü yüzüne karşı söylemek eskiden beri karşılaşılmayan bir davranıştır! 

*  *  *

Sağlık sıhhat içinde yaşayan bir insan olmak, gerçek bahadırlıktır. 

*  *  *

O bir kuruma müdür olarak atandı. Yanında çalışanların çoğunluğu kendi köylüleri idi. Mütevazılığı, hilekârlık ve düzenbazlığının olmaması, dürüstlüğü, boş oturmayı değil iş yapmayı istemesi onların hoşuna gitmedi. ‘Daha dün pazarda torba taşımıyor muydu, babası bir çobandı; yani şimdi bu adam mı bizi yönetecek’ demeye başladılar. Gurur yaptılar. Müdür aleyhine dilekçeler sağa sola ulaşmaya başladı. Eski defterler açıldı ve sonunda müdüre görevden el çektirerek derin bir nefes aldılar. Her hangi bir suçu olmadığını ispat edemedi. Yeni bir müdür geldi. Onun iş olmuş olmamıştan çok, tertip düzene dikkat etmesi milletin çok hoşuna gitti. Ancak yeni müdür, eski müdürün köylülerini birer ikişer ‘kendi istekleri ile’ işte uzaklaştırarak sonunda hepsinin kökünün kazıdı. Böylece boş yere gurur yapanların akıbetleri ile müdürlerin tarafgirlikleri bir kere daha ortaya dökülmüş oldu. 

*  *  *

Öğrencinin birisi ‘savaştan, savaşmaktan nefret ediyorum’ gibilerinden düşüncelerini dile getirdiği bir şiir yazmış. Babası onu okuyunca 

“Oğlum sen savaş görmedin ki, nerden biliyorsun nefret edileceğini?” diye sorunca, oğlu:

“Ama baba ben savaşı görenleri gördüm ya?” diye cevap vermiş.

*  *  *

Bir keresinde çay bahçesinde çay içmek için oturmuş bekliyordum. İçerideki görevlilerin bize çay getirdikleri bardakları önce kabaca temizleyip, sonra çamaşır suyunun içinde bekletip… Velhasıl bir sürü meşakkatli süreçten sonra bize çay getirdiklerini fark ettim. Bütün bunlardan sonra o bardaklardan birisini birden elimden düşürerek kırdım! Ancak bardağın kırılmasına üzülmekten çok ‘aklayıp paklayıp götürüp köpeğe verdi’ atasözünün ne demek istediğini anladığım için sevinmiştim. 

*  *  *

Düğün derneğin anlamı ve amacı yeme içme, eğlenme, azdır çoktur aynî-nakdî bir şeyler toplamaya yönelik bir iş gibi gelmesine rağmen, anın perde arkasındaki manevi zenginliklere ulaşmak için bir gayret vesilesi olduğunu düğün sahipleri de, düğüne gelenler de fazla dikkate almıyorlar. 

*  *  *

Aynı evde uzun yıllar boyunca annemle birlikte yaşadık. Ağabeyimin biri yaylada çobanlık yapıyor; diğeri şehirde eğitim sektöründe. Ablam kendi başının derdinde. Ben çok küçüğüm. Annem ise oldukça yaşlı biriydi. “Zor da oğlunu büyütüyorsun, teyze. İnşallah ileride bunun karşılığını görürsün.” diyordu karşılaşanlar. Beni görenler ise “Oo, büyümüş de annesine bakmaya başlamış.” Diyerek övüyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse ben anneme mi baktım, yoksa annem beni mi büyüttü, velhasıl nice yıllar bizim birbirimize dayanarak yaşadığımız günleri içine alarak geçti. 

*  *  *

Ölüm korkunç bir şey değil. Gerçeğini söylemek gerekirse, hayatın gayesinin güzel bir ölüme kavuşma olduğunu bilmek, fazlalık olmasa gerek. 

*  *  *

 “Yense de yenmese de yağ güzeldir” sözü halkın içinden çıkarak bende yağa olumlu bakış açısı oluşturmasının yanında, şımarıp yoldan çıkan birine ‘gözünü yağ kaplamış’ sözü ise sanki bağıra bağıra yağdan nefret etmeyi öğütlüyor gibi geliyor. 

*  *  *

Üzüntülere sevinçler eşlik eder. Sevinçten hüzün doğduğu zamanlar da az değil. Hayat işte bu sevinç- hüzün karışımı ile tatlı, yaşanılası. Eğer hayat sadece sevinçten ya da hüzün ve tasadan oluşsaydı, o zaman hiçbir özelliği kalmazdı. 

*  *  *

Dedelerimiz, babalarımız yaptıkları işlerle, söyledikleri sözlerle bize neler neler öğretmediler? Peki biz kendi çocuklarımıza bir şeyler öğrete bildik mi?! Ya da normal olmayan tavır ve hareketlerimiz az gelmiş gibi bir de üstüne ‘şimdiki çocuklar toptan bozuldu’ diyerek tam tersi onları suçlayarak yaşamıyor muyuz?

*  *  *

“Geçip gidene üzülme!” derler Kırgızlar. Bu, ay gibi açık bir gerçek. Geçmişe üzülmekten ne fayda var ki. Ancak üzülmenin, keşke demenin kendisi yapılan hatayı, eksikleri sezmek demek değil midir? Ya onu doğru anlayarak tamir etme yoluna gitmeden daha büyük bir erdem var mıdır?

*  *  *

Çocukluğumda annem; ‘falancanın oğlunu görüyor musun, çocuk nerdeyse bitin ağzına yemek verecek kadar maharetli; elinden her iş geliyor. Sen de ellerin çocukları gibi olsan ne olurdu sanki!’ derdi. Bunun yanında başkalarının beni kendi çocuklarını örnek çocuk olarak gösterdikleri de kulağıma çalınıyordu. Anne babalara kendi çocuklarının eksik tarafı, başka çocukların ise fazla tarafları mı görünür ki? Ya da işin sırrı başka bir şey olmasın?

*  *  *

Kırgızların birisi birinden fikir sorduğunda tam cevap verme yerine, ona gerekli önemi verip vermediğine; karşıt ya da aynı fikirde olmadığına perde arkasından dile getirdiği cevap: ‘ sen bilirsin’, bilen birisine ise ‘öyle yapmasan daha iyi olur’ sözüdür. 

*  *  *

Birisinin başarısına kendisi başarmış gibi sevinip, üzüntüsünü kendi yüreğinde hisseden insan öylesine bir insan olmaktan ‘adamlık’ derecesine ulaşmış demektir. 

*  *  *

Köyümüze her gittiğimde, doğup büyüdüğüm evi görüp, çocukluk günlerim göz önüme gelir ve öbür dünyaya göçeli yıllar olan annemle karşılaşmışım gibi olur. Bu sene yeniden köye vardığımda gördüm ki, ağabeyim o eski evi yıkmış. Ev harabeye dönüp iyice kullanılamayacak duruma geldiği için yıkıldığını bilsem de, annemin ikinci defa öldüğünü hissedip yüreğim iyice sızlaya sızlaya geri döndüm. 

*  *  *

Eğer biri sana beklemediğin bir anda ‘hayvan’ diyerek aşağılayacak olursa, bundan gocunma. Alınıp, üzüleceğine o sözdeki gerçeklik payının ne kadar olduğunu düşün.            

*  *  *

Ben, kabiliyetli olduğum için, ‘yazmaktan başka çarem kalmadığı’ için yazarlığa yönelmedim. Sadece bildiklerimin, gördüklerimin, sezdiklerimin, duyduklarımın, hissettiklerimin gerekli olanlarını, kendi duygu ve düşüncelerim başkalarına da öyle ya da böyle bir fayda getirir mi diye temiz dilek ve temennilerle ulaştırmak istedim. Benim eserlerim ebediyete kadar yaşayarak, bana şan-şöhret getireceğine, kendi kendime diktiğim anıt gibi olacağına da inanmıyorum. Harcadığım emeklerin az da olsa insanlara faydalı olması içindir bütün dileğim.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 41. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 41. Sayı