Kızılgas Altında


 01 Ocak 2019


Evvel zamanda, yeryüzü oluşurken, geniş ova titreyip yarılmış. Yer altından ısınan taşlar yeryüzüne çıkıp soğuyarak yüksek dağlar oluşturmuş. Nice bin yıllar geçse de bu dağların içinde ağaçlar yetişmemiş. Yüksek dağın zirvesinde sıcak taşların olduğu yerde bir çukurluk kalmış. Zehirli yılanlar yaz gününde o çukurluktaki taşlarda ısınırlarmış. Nice bin yıllar geçmiş o zamandan beri. Kaç kere yeryüzü suyla kaplanıp yeniden kurumuş. Nice farklı milletler o dağın altından gelip geçmişler...

Evvelki yıllarda o dağın içinde tarihi kalıntılar varmış. Kalıntılar içinde çocuklar gidip ok uçları bulmuşlar. Dağın altında akan derenin kenarlarından kızıl kil toprak almışlar. Bu sebepten buraya “Kızılgas” adı verilmiş. Bu yüzden altında duran köy de bu şekilde adlandırılmış.

Sorolah, o köyde doğup büyümüş. Çarlık zamanında doğan insanlar çok şey görüp yaşamışlar. Sorolah, küçüklüğünden itibaren ağır işle tanışmış.  Ergenlik çağına gelmeden devrim başlamış. Köyün içinde gece gündüz silahlı kişiler görünmeye başlamış.  Gündüz Kızıllar gece Aklar için savaşıyormuş Solovev’in ayrı bir devlet kurmaya çalışan yağmacı Kazakları. Köylerinde çok zengin olan yokmuş.  Çibetey, herkesten zenginceymiş. Yüz kadar sağmal ineği varmış. İlk karası hastalanıp ölmüş. O zaman üç kızla bir oğlu yetişkin olmuşmuş. Kızları kocaya varmışlar. Biricik oğlu Kütile babasının üzerinde kalmış. 

Fakat, Çibetey ihtiyar genç kadınla evlenince oğlu da evden ayrılmış. Genç olmamakla birlikte Çibetey’in belini hayatın ağırlığı bükmüştü. Yüksek göğüslü, geniş omuzlu imiş. Köydeki kişilerden fazlasını giyinip kuşanmazmış. Güneşten ağarmış mavi Hakas gömleğinin üstüne kara deri yeleğini giyerek ot biçmeye gidermiş. Ovada güneş yükseldiğinde ot biçen insanlarla çay içmeye oturunca onların konuşmalarını kırlaşan bıyığını sıvazlayarak dinlermiş. Çok konuşmayı sevmezmiş.  Bir şey söylediğinde etraftakiler dikkatlice dinlermiş. Gerektiğinde konuşanlardanmış.

İkinci karısı genç, çalışkan imiş. Bunca malı tek başına sağmaya çalışırmış. Fakat iş çoğaldığında köydeki kadınları karın tokluğuna çalıştırıyorlarmış. Pohıl, fakirlerin çocuğu imiş. Babası vefat edince onların ağır işlerine çok yardım etmiş. Yeni yetme kızcağızı annesi Çabak, köydeki Rus İdanişkiy zengine karın tokluğuna vermiş. O, orada yemekleri yapmış. Her şeyi ustalıkla yapıyormuş.  Yaz vakti, yükselen otlar arasında onun sadece elbisesi görünüyormuş. Ayakları çarpıkmış. Bu yüzden paytak paytak yürüyormuş. Çok zaman aç da kalmış, giyecek elbise de bulamamış. Bu şekilde yaşarken akrabaları da cimri imiş. Gençler de ona alıcı gözle bakmamışlar. Yirmili yaşlarını geçip otuza yaklaşınca Kızılgas’taki Çibetey onu alacak olunca Pohıl çok düşünmeden varacak olmuş. Üç oğlan doğurmuş. Sovyetler zamanı başlayınca Çibetey’i zenginliğinden dolayı yargılamak için komiserler halka sorular sormuşlar. “O halkı istismar etmiş mi etmemiş mi?” diye. Köydeki insanlar yazları Çibetey’de çalışarak para ve veya giyim kuşam alırlarmış. Çibetey zengin olsa da cimri değilmiş. Kendisini sıradan insanlardan üstün görmezmiş. Bu yüzden köylüler onu koruyup “o kendi gücüyle zengin oldu.” demişler.

Sorolah yazları zenginde çok çalışmış. Ona malları beslemek için çok ot gerekliymiş. Ot biçerken zengin halkı çağırıp hepsine yardım ettirmiş, hepsine iyi ücretler vermiş. Çalışanlarını iyi beslemiş. Bu yüzden sorguya çağrıldığında halk ona yardım etmiş. Çibetey ihtiyarın bütün mallarını sürüp götürdüklerinde de küçük çocuklu ihtiyarı yerinden etmemişler.

Bir keresinde Pohıl’ın teyzesi Merke anne Sorolah’ın evine gelmiş. Merük annenin köyün içinde insanlarla sohbet edecek vakti de yokmuş. Sorolah’ın çocuklarına bakıp beslemek gerekiyormuş.  Oğlu karısıyla birlikte sabahtan akşama kadar sovhoz işinde çalışıyormuş.  İki yaşlı karşılaştığında eskiden olanı yakın edip yakında olanı uzak edip sohbete dalmışlar. Merke doksan yaşını geçmiş imiş. Bastonuyla köyde dolaşabiliyormuş. Yaşlı olmasına karşılık aklı yerinde imiş. Konuşma melekesini kaybetmemiş. Sorolah şaşırırmış; “nasıl bu kadar sağlıklı kalabilmiş bu yaşlı kadın?” diye. Oturup konuşurlarken konu Kızılgas dağının eteğinde Çar zamanında yaşayan zenginlere gelmiş.

-Bundan yüz yıl önce Kızılgas’ta Kamat adında bir zengin karısıyla birlikte yaşıyormuş. İki kızları varmış. Tanrı zengin çifte oğlan çocuğu vermemiş.  Fakat iki kızı yetiştirmişler. Zengin çocuğu nazlı olur ne de olsa. Kızlarını ağır işte çalıştırmamışlar. Zengin, malını satınca onlara hediyeler alıyormuş: Altın küpeler, yüzükler, altın topuklu çizmeleri varmış. Bu kadar malı satıp parayı ne edecek? Altını, parası onun çokmuş. Bir keresinde ben ninemle onlara gitmiştim. Ben o zamanlar beş altı yaşlarında idim. Ninem beni yanına aldı. Kamat zenginin karısı iyiymiş. Bize yemek ikram etti. Küçük çocuk için yeni şeyler görmek ilginçtir. Büyükler kendi aralarında konuşurken ben etrafı inceliyordum. Çocuğun gözüne öncelikle ne görünür? Zenginin döşeği, yastıkları, yüklüğe üst üste yığılmış yüksekçe. Bizimkiyle mukayese bile edilemez. Biz koyun yününden yapılan keçede uyuruz. Yorganlar güzel nakışlarla işlenmiş. İpek örtülerle kaplanmış. Rafta altın kaplamalı tabaklar dizili. Üst raflarda bakır kâseler dizmişler. Altta demir kazanlar, sandıklar dizili. Onları açıp içlerine bakayım diye aklımdan geçirdim. Baka baka bir köşede kocaman bir kazan ve kilden yapılmış ince boyunlu sürahinin yanına geldim. Böyle kazan ve sürahiler bizde de vardı fakat zenginin karısı benim onlara dikkatlice baktığımı fark etti, onların üstüne süslü örtü sermişti. Kızları o zamanlar otuz yaşlarındaydı. Yakın yerlerde onlar gibi zengin yoktu, onlar da kızlarını fakirlere vermek istememişlerdi. Onları evde oturtmuşlardı.

-Ne saklamışlar ki üzerini örtmüşler? diye sormuş Sorolah’ın annesi.

-Onların sakladığı altınları ben gördüm. Kazanla bir büyük sürahi dolusu altını biriktirip oraya saklamak isterlerken biz evlerine girerek onlara engel olmuşuz. Ben altının nasıl bir şey olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Bana altınları kim gösterir? Altın bir yana bizim yiyecek ekmeğimiz bile yoktu. Büyüdükten sonra altını parayı gördüm. O zaman anladım zenginin karısının eşyaların üzerini niçin örttüğünü.

-Sonra o altınları ne yaptılar acaba? diye sormuş Sorolah.

-Bir yere gömmüşlerdir, olamaz mı?  O altının nereye gittiğini şimdi hiç kimse bilmiyor. 

Kızları anne babalarının zenginliğinden faydalanamadılar. Onlar kocaya da varmadı. Yaşlanıncaya kadar evlerinde yaşadılar. Anne babaları ölünce çok mala bakmadılar. Normal insanlar gibi yaşadılar. Sadece “zenginin kızları” diye adları kaldı, demiş Merke nine.

-Kendi hallerinde yaşayıp hiç kimseye kötülük etmeden yaşarken niçin onlara kötülük edilmiş?

-Hiç söyleme. Ben o gece kızımla onlarda kalmak için gitmiştim. Biz dağdaki evimizden kızcağızımla evimize geliyorduk. Hava kararınca onlarda konaklamak için durduk. O zaman kızım altı yaşındaydı. O gece olanlar gözlerimin önünde hâlâ duruyor. Her gece yatağıma girdiğimde o olayı düşündüğümden uyuyamıyorum. Tanrı korusun insanı, yaşlanıncaya kadar yaşadıktan sonra öyle ölmekten.

-Tamam, onu konuşmayalım. O zaman olan o zamanda kalsın. O zamandan bu güne çok zamanlar geçti, onu şimdi yeniden hatırlamak da gerekmiyor, Merke konuşmayı bitirmiş.

-Tanrı korusun öyle şeylerden insanı, Merke dua etmiş. Evet, o zamandan bugüne çok yıllar geçti. Bizim de hayatımız yeryüzünde kıvılcım gibi yanıp söner. Bu ovalar yazılar bizden önce nasıllarsa bizden sonra da öyle dururlar.

Sorolah o kızların nasıl yaşadığını daha önce duymuştu fakat altınları olduğunu yeni öğrendi.

Merke nineyle annesi çay içtikten sonra dışarı çıktılar. Sıcak yaz gününde Sorolah’ın çocukları içerde oturur mu? Sazlıktaki derede yüzmeye gitmişler. Onlar yaz günlerinde akşama kadar eve dönmeyi unutarak yüzüp oynarlar.

Karnını doyurduktan sonra Sorolah işine gitmiş.  Sovhozun malını sulamak için ağaçtan uzun kaplar gerekiyordu. Bu su kaplarını yapmak için baltasını alarak kışın traktörlerin getirdiği uzun çam ağaçlarının olduğu yere doğru yürüdü. 

Yolda giderken Merke’nin söyledikleri aklından çıkmadı. Zenginin altınları nereye gitti? Zengin ölürken onun yerini kızlarına söylememiş olmalı. Onlar kocaya varmadan anne babalarının evlerinde yaşlanmışlar.

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Kızılgas dağının eteğindeki küçük köyü başka yere taşımışlar. Fakat uzağa değil. Dağdan birazcık uzağa, açık alana, evleri serpiştirmek insanlara uygun gelmiş. Köyün yerinde sadece ağaç kütükleri kalmış. 

Çocuklar oynamak için köyün eski yerine sıklıkla gidiyorlardı. Sorolah zenginin evinin bulunduğu yeri iyi biliyordu. O evin yerinde çukurlar kalmıştı. Yer altına kazılan kümeslerin yerleri hala bozulmamıştı. Nerede saklamış olabilir zengin altınlarını? Bu düşüncelerle akşama kadar çalıştı. Akşam olduğunun farkına varmamıştı.

Akşam olduğunda insanlar işlerinden evlerine dönmüşler. Sorolah iki Taydanof kardeşi görmüş: Petka ve Todok. Onlar köyün hayvanlarını otlatıyorlar dereye sulamaya getirmişler. Hayvanlar, yolun tozunu yükselterek köyün yukarısındaki sazlığa yönelmişler.

Tepecikler arasından akan Kara Su köylülerin hepsine yardım ediyor. Yazın kadınlar o çaya ördeklerini, kazlarını sürüyorlar. Çocuklar yaz boyunca orada yüzüp kışın donan su üzerinde kayıyorlar.

Akşama kadar otlanan mallar çok susamışlar. İneklerin bazıları derenin ortasına girmiş. Sudan içip otlarından otlanıyorlar.  O sırada Sorolah iki kardeşle sohbete başlamış. Merke nineden işittiklerini onlara anlatmış. Onlar da zenginin evinin yerini unutmamışlar. Fakat altınının çok olduğunu şimdi Sorolah’tan duyuyorlarmış.  Todok, Petka’dan üç yaş büyükmüş. Fakat Petka’nın sözünden çıkmazmış. İkisi de o zaman evliymiş. Evleri çocuk doluymuş. Sovhozda az para ödüyorlar. Köydeki insanların kendi güçlerine güvenmeleri gerekiyor. Sabahtan akşama kadar çalıştıktan sonra evdeki mala ot biçmeye gidiyorlar. Güzün yetiştirdikleri danaları satıp kadınları okula gidecek çocuklarına giyim alsın diye şehre gönderiyorlar. Şurada ise zenginin altını taşın altında yatıyor. Onu bulsalar yaşamak da pek kolay olurdu. O kadar altını devlete verseler bile yüzde yirmi beşi şimdiki paraya göre epeyce ederdi. Bu şekilde konuşarak düşünmeye başlamışlar: Zengin altını nereye gömdü acaba?

-Ben onu düz bir yere gömdüğünü düşünüyorum, bildiği bir yerin içinde, Petka böyle düşünmüş. Evden uzak olmayan bir yere.

-Onun evi herkesin penceresinden görünür. Evin üst tarafındaki düzlüğe gömse birileri penceresinden görürdü. O, aptal biri değildi ki insanların gözlerinin önüne gömsün-, diye Sorolah ona cevap vermiş.

Todok ses çıkarmadan bunları dinliyormuş. Petka onun ne dediğine dikkat etmeden yeniden mırıldanmış:

-Evde o altını saklasaydı yağmacılar kolayca bulurlardı.

-Ben evden uzağa götürmediğini düşünüyorum. Evin yakınında bir yere saklamıştır, diye cevap vermiş Todok.

-Evet, eve saklamış olsa kolayca bulurlardı. İnsanların görmeyeceği bir zamanda evlerin arasına gömmüş olmalı, diye cevaplamış Sorolah.

Petka aniden bağırmış:

-O altınları yer altındaki kümeste saklamış olmalı, orayı kimse aramaz ve kimse de gömdüğünü görmez.

-Gerçekten de evin yanındaki kümesin yeri bulunmaz. Altın elinin altında duruyor, insanlar gömdüğünü göremezler, kümes sağlam yerde duruyor, - Sorolah kendisinin bunu nasıl düşünemediğine şaşırmış.

Zenginin evinin kümes olan yerinin üstü çökmüş durumda. Yirmili yıllardan beri o evde kimse oturmadı. O yüzden sahipsiz kaldı. Sovyetler birliği zamanında ev talan edildi. Evin yerinde sadece çukurlar kaldı. Kümesin yeri otla kaplanmış olsa da yerden birazcık yüksekte tümsek. Orayı tatil gününde kazmaya karar verdiler üç arkadaş.

Tatil günü daha güneş doğmadan Sorolah’ın evinin yanına geldi iki kardeş. Ev sahibi de hazır bekliyordu. Karısına akşam söylemişti nereye gideceğini. Karısı gülmüş “zenginin altınları sizi orada bekliyor, büyükçe bir çuval alın veya at arabasını alıp gidin, o kadar çok altını sırtınıza alıp gelemezsiniz!” demişti.

Kocası iyice tembihledi.

-Sakın kimseye söyleme.

-Birine söylemeye ne gerek. Başkalarını kendime mi güldüreceğim.

Başka bir şey konuşmadılar. Karısı öyle konuşsa da sabah kalkıp kocasına kahvaltı hazırladı.

-İşiniz rast gitsin, diye dua etti.

Çibetey ihtiyarın evinin yanından geçerken Pohıl ile karşılaştılar. Selam verip geçtiler. Pohıl nereye gittiklerini baktıktan sonra içeri girdi.

******

1923 kışı çok soğuktu. Kızıllar, Aklar için savaşan Solovmev’e kimlerin yardım ettiğini bulmak için köye çok geldiler. Kızılgas dağının yamacında yaşayanlar için o kış zor geçti. Gündüz Kızıllardan, geceleyin Aklardan huzur görmediler. İnsanlarla konuşmak zararlı olmaya başladı. Her iki taraftan savaşanların bu köyde akrabaları var. Kötü söz her iki tarafa da çabucak ulaşıyor.

Çibetey ihtiyarın genç karısı bir keresinde Akların yanında olan bir kişi hakkında alaycı  konuşurken görüldüğünden ölümden son anda kurtulmuş. Bu olay güzün olmuş. Aklar köye gelince akrabaları Pohıl’ın konuşmalarını onlara ulaştırmışlar. Pohıl’ı Kızılgas dağına götürmüşler.  Orada genç kadını evire çevire dövmüşler. Ne yaptıklarını gören kişiler ses çıkarmaktan bile korkmuşlar. Evde ise Çibetey ihtiyar küçük çocuğun ağlamasını susturamamış. Tan aydınlığında silahlı kişilerin karısını götürdüğünü görse de ne yapacağını bilemeden oturmuş. Karısını Aklar öldürmeye götürdüler. Kendi karısı için onlara yalvarmaya gitse onu da birlikte öldürürler. Küçük çocukları kime ne?  Daha kötüsü çocuklar acıkınca onları kim besleyecek?  Karısını öldürürlerse o tek başına çocuklarını yetiştirebilir mi? Meme emen çocuğu beslemek o kadar kolay değil. Böyle düşünerek ihtiyar küçük çocuğunu kuzu postuna sarıp kucağına alarak evden çıkmış. Acele etmeden dağın eteğine çıkıp yürümüş. Kamçı şakıltısı ardından bir kahkaha sesi duyulmuş. Karısı sürünüp yeniden kalan gücüyle kalkarak kaçmaya çalışıyor. Gücü tükenince dizleri üstüne çöküyor. Tüfekli kişiler onun bu hâlini görerek yeniden kahkahalarla gülüyorlar. Sonra yeniden ayağa kaldırıyorlar. Bu durumu yakınlarına gelen kocası kendi gözleriyle görüyor. Kalkamasa tabancalı kişi onu öldürmek için hazır bekliyor. O kişinin yanına gelerek ihtiyar yalvarıyor: “Bırakınız karımı, evde çocuklar aç, o olmazsa ben nasıl besleyeceğim küçük çocukları. Onun uzun dilini ben keseceğim, bir daha konuşamasın, genç, akılsız ne de olsa, öldürmeyin onu...”

Tabancalı adam kolunda küçük çocuk olan ihtiyarı görünce karısını öldürmekten vazgeçti. “Fakat birimiz hakkında konuştuğunu duyarsak hepinizi kırıp geçiririz, karınla başa çıkamazsan biz sana nasıl başa çıkacağını gösteririz. Bunu anladın mI?” “Anladım, anladım.” İhtiyar deri ceketini çıkarıp karısının üzerine kapatmış. Eve gelinceye kadar silah patlaması beklemiş. Fakat eve gelinceye kadar ses gelmemiş. O gün canlarını kurtarmışlar.

Köydeki insanlar olanları pencerelerinden görünce, kapılarını içerden kilitleyip sessizliğe bürünmüşler. Hiç kimse Pohıl’a yapılan işkenceyi “gördük” dememiş. 

Güz geçip kış başlamış.

Kış karanlığında köyde köpekler de havlamıyor. Hiçbir yerde ışık yok. Alçak evler kar beyazlığında beli bükülmüş ihtiyarlar gibi ay ışığında kararıp duruyorlar. Yağmacılar geceleyin ahırlardan malları çıkarsalar da sahipleri pencereden görüp seslenmekten de korkuyor. Evdeki insanlara dokunmamaları da iyi. Kış geceleri uzun. Erkenden yatsanız da gözünüze uyku girmiyor. O günlerde Merke altı yaşındaki kızıyla dağdaki köyden dönüyorlar. Köye gidecek araçları olmadığından Kızılgas’a kadar kızakla gelen kişiyle birlikte gelmişler. Oraya geldiklerinde akşam olmuş. Pohıl kardeşine gitmeyerek Kamat ihtiyarın kızlarına gitmişler.

Kızlar, gelen kişiye sevinmişler. Çayları soba üzerinde hazırmış. Yoldan gelenleri doyurup haberleri sorup geç vakte kadar sohbet etmişler. Yaşlanan kızlar anne babalarının evlerinde oturuyorlarmış. Çok mal beslememişler. Bir inek bakacak küçük bir ahırı bırakarak babalarının yaptığı büyük çiftliği dağıtmışlar. Ot biçmeye kendileri gitmişler. Genç olmasalar da bir ineği besleyecek otu biçecek kadar güçleri varmış.

Kızlar küçükken Kamat ihtiyar sobanın arkasındaki odayı bölmüş. Onlar çocukluk zamanlarında o odada yatmışlar. Anne babaları öldükten sonra bu odayı yatıya gelen konuklara ayırmışlar. Odaya döşek sermişler. Merke’nin çocuğu yemekten sonra uyumuş. Soğuktan gelen çocuk karnı doyduktan sonra ne edecek? Kendisi sıcak soba başında oturarak ev sahipleriyle sohbet ederken uyuklamaya başlamış. Ev sahipleri onun bu hâlini görüp kendileri de yatmaya hazırlanmışlar. Annesi çocuğunun yanına uzanınca uykuya dalmış. Evin içinde horlama sesi duyulmaya başlamış.

Merke derin uyku arasında kadınların seslerini duymuş, evin içinde birileri koşuşturuyor. Sonra kocasını görmüş rüyasında. O sırada birileri Merke’yi kolundan dürtüklüyor. Kendine gelince karanlıkta birilerinin yüzünü görüyor. “Kimsin?” diye bağırıyor. Tam o sırada o kişi ağzını eliyle kapatıyor. “Dur, bağırma!” diyen bir sesi duyuyor. O zaman Merke durumu anlıyor. İki kişi yanında giyinmiş duruyorlar. O sırada bir kişi demirle kapıyı gümbürdetiyor. Merke ayağa fırlamış kapını güm güm çalındığını duyunca. Kızlar korkunca kendisi de korkmuş. Birileri pencere önünden geçmiş. Dışarıda kar üzerinde atlar ve insanlar görünüyor. İki kız, çocuğu uyandırmışlar. Çabucak giydirip ses çıkarmadan hepsi oturmaya başlamışlar. 

Bir kişi pencere yanına gelmiş. “Açınız!” sesi duyulmuş. İçerdekiler ses çıkarmadan duvar yanında duran sandığın ardına saklanmışlar. Kızlar sandığın altındaki tahtayı kaldırıp “Giriniz oraya!” demişler. Merke nasıl olacağını bilmeden örtündüğü elbisesini oraya sokuşturup önce kendisi o kovuğa girmiş. Çocuğunu arkasından kızlar aşağı uzatmışlar. Tahtayı kapatıp büyük sandığı üzerine çekmişler. Salonun altındaki küçük çukurda bunlar sessizce oturmuşlar. 

Dışarıdakiler sofanın kapısını kırarak içeri girmişler. Evin kapıları sağlam kapatılmamış. Biri çekse sallanıyor. Sallansa da kilidi açılmazmış. Merke onlarda kalmak için çok geldiğinden bunu biliyormuş.

Sofa demirinin vurularak kırıldığı duyulmuş. Sonra gıcırtıyla ağaç çekilmiş. Kızlar bağrışmışlar “Ne istiyorsunuz?” Kapı açılmış. Merke çocuğunun bağırmasından korkarak ağzını eliyle kapatmış. Evin içinde bir erkek sesi duyulmuş:

-Evde sizden başka kimse var mı?

-Yok, yoktur! diye cevap vermiş bir kadın sesi.

-Ha, iyi! Babanızın altıları nerede?

-Ne altını? Altın olsa biz böyle mi yaşarız?

-Altınları güzellikle veriniz, hayatı seviyorsanız.

-Olmayan şeyi nereden alacaksak?

Sonra bir kadın bağırmış, yerde bir şey yuvarlanır gibi ses gelmiş. “Yok, yok! Öldürecekseniz öldürünüz” diye inlemiş kızlardan biri.

-Söylemezseniz, kollarınızı bacaklarınızı kesip öldüreceğiz!

Merke çocuğuna fısıldamış “kulaklarını kapat!” kızını elbisesine sarıp bağrına basmış.

Ne kadar süre bu günah işlendi kadın bilemiyor.  Hava aydınlanmadan bitti.  Merke, salonun altında evde olan her şeyi duymuş. Üzerlerindeki sandığı çektiklerini, tahtaların arasından bir şeyler damladığını duymuş. Kızlara “altınların nerede” olduğunu sorduklarını,  kızların “bilmiyoruz” dediklerini.

Kadınların sesi kesilince evdekiler acele etmişler. “Çabuk hazırlanın, kimse bizi görmeden, tan aydınlandı! Kızıllara hiç kimse duyurmasın, birimizi dahi tanısalar iş kötüye gider. Yukarıdaki sesler kesilince salonun altındaki çukur soğumaya başlamış. Evin kapısı açık kalmış.

Az mı çok mu oturdu Merke, anlamamış. Kımıldamaktan da korkuyormuş. Çocuğunu bağrına basmaktan yorulmuş. Eve birilerinin girdiği duyulmuş. Oradaki manzarayı görenler tekrar dışarı çıkıp bağırışmışlar. O zaman Merke anlamış, köydeki insanların geldiğini, bağırmış “Biz buradayız, sandığı kenara çekiniz.”

Salonun altından önce Merke çıkmış. Sonra çocuğunu yukarı çekip onun gözlerini kapatarak evden dışarı çıkarmış. Evin içinde her şey kana bulanmış. İki kız kardeşi öldürüp kan içinde bırakmışlar. Fakat onlar babalarının altınlarının nerede olduğunu söylememişler. Kapının kilitleri sağlammış. Kapının içindeki sürgüyü çekip açmışlar. Kapı içinde bağlı küçük demiri baltanın üstünde görmüşler. Biri onu eline almak isteyince güçlükle baltadan ayırmış. Birisi bağırmış: “Mıknatıs!” O zaman anlaşılmış kapının demir sürgüsünün nasıl açıldığı.

Sonra düşününce Merke şaşırmış o kızların niçin bağırmadıklarına.  Yoksa anladılar mı yağmacıların onları sağ bırakmayacaklarını veya Merke ve kızı korkup yerlerini yağmacılara bildirmesinler diye mi düşündüler? Babaları onca yılda biriktirdiği altınların yerlerini kızlarına da söylememiş olmalı, diye düşünce de geçmiş aklından.

****

Kardeşler Sorolah’la birlikte zenginin evinin yıkıntıları yanına geldiler. Kızıllarla Aklar savaşalı otuz yıl oldu. Evin çukurluğu derin olmasa da yeri belirgin. Değişerek kazmışlar. Hepsinin birlikte kazacağı kadar geniş değil çukurluk.  Bu kadar yıl geçtiği için çukurluk sertleşmiş, kazması güç. Güneş yükseldikçe yükselmiş, sıcak olmuş. Büyük şişedeki su ılımış. Ilısa da su bitmeden iş bırakılmamış. Bir buçuk metre kazılınca çürük bir ağaç kazmaya değmiş. Çukurun üzerini kapatan ağaçlardan olmalı. Todok görerek kardeşine seslenmiş:

-Kamat’ın küpü çok büyük olmalı, bu kadar derin çukur kazdığına göre.

-Onun malı çokmuş. O kadar malın sütünden yapılan ürünü nereye koyacaksın yaz günü? Etleri de koyacak yer gerek. Mal çok olunca kuyu da büyük olmalı, Sorolah Petka’ya cevap vermiş. Şimdi Petka sen kaz.

Güneş yükseldikçe sıcak artmış. Durmadan değişerek kazıyorlar. Petka’nın sırası gelince, demir kazmayı tutarak çukura iniyor. Çukur iki metre kadar kazılmış. Tam bu sırada kazmanın ağzından bir metal sesi işitilmiş.

-Ha! Bir şey değdi diye heyecanlanmış Petka.

-Sen onu kürekle kaz, etraftaki çamurları ayıkla.

Petka kürekle yeri ince ince kazmış, toprakları dışarı çıkarıp yeniden kazmış. Kazarken küreğe bir şeyler değmiş. Eliyle toprağı eşelediğinde tabak parçaları... Üst üste konulmuş tabakları Petka kürekle parça parça etmiş.

-Arkadaşlar biz zenginin hazinelerine ulaştık diye dalga geçmiş Sorolah.

-Burada nasıl altın olacak. Tozlu bezle terini silerek devam etmiş Petka.

Tabakları niçin gömmüş Kamat zengini? Todok altın yaldızlı tabak parçasını elinde tutarak soruyor. Bunlar kıymetli tabaklarmış. Zengin, tabakları beze sarmış olmalı, bez çürüyünce tabaklar açıkta kalmış. Bir şey buldukları için hepsi umutlanmış. 

-Bana su ver Todok, susadım. Petka çukurun içinden seslenmiş.

Todok şişeye baktığında suyun bitmiş olduğunu görmüş. Sorolah küreğin sapını uzatmış:

-Tut ve çık oradan, bizim altınları biri gelip alacak değil, acıktık, karnımızı doyurup gelelim.

Çıkıp yola koyulmuşlar. Birileriyle karşılaşırlarsa hiçbir şey söylemeyelim diye anlaşmışlar. Evde Sorolah’ın hanımı koyun etinden haşlama yapmış. Büyük sobaya bazlamaları salmış. Yemek hazır.  Sorolah dayanamayarak zenginin tabağının parçasını karısına göstermiş. Karısı şaşırmış. Böyle süslü, güzel ince çiniden yapılmış tabağı ilk kez görüyormuş. Kocasının konuşmasını dinleyince bu kez alaya da almamış. Sorolah, yemekten sonra döşeğin üzerine uzanmış. Sıcak yemek içini ısıtmış, gözleri yumulmuş, biraz kestireyim demiş.

Rüyasında Sorolah pencere kenarına gelip baktığında, Çibetey ihtiyarın onun evine doğru geldiğini görmüş.  Omzuna büyük bir çuval yüklenmiş. Pencerenin yanına gelince o çuvalı gürültüyle yere bırakmış. Ev sahibi dışarı çıkınca İhtiyar çuvalı gürültüyle yere boşaltmış. Sorolah bakmış ki ihtiyarın çuvalından altın gümüşler yerlere saçılıp yuvarlanıyor. “Bak benim altınım ne kadar!” diye yüzünü hüzünle buruşturup kahkahalar atmış Çibetey. Sorolah o ihtiyarın kümesini kazdıklarını görüp yemek için ara vermelerini beklediğini düşünmüş. Kendisi Kamat ihtiyarın altınlarını çıkarıp getirerek övünüyor. Sorolah küreğini kaparak eski köye doğru koşmaya başlamış. Kazdıkları yere vardığında, oranın bıraktıkları gibi durduğunu görmüş. Hiç kimse onlar yokken orayı kazmamış. Küreğini kazdıkları çukura atarak kendisi de çukura atlamış. Kızgınlıkla çukuru kazmaya başlamış. Kazarken küreğine yumuşak bir şey değmiş. Dizlerinin üzerine çöküp elleriyle toprağı kazmaya başlamış. Aniden yer altından canlı kızıl-sarı köpek başı çıkıvermiş. Köpek, Sorolah’ı görünce hırlayarak yüzünden kapmış. O, korkuyla uykusundan uyanmış. Sundurmadan gürültü patırdı geliyormuş. Kapı açılmış ve iki kardeş içeri girmişler. Sorolah çabucak hazırlanmış. Hazırlanırken kardeşlere gördüğü rüyayı anlatmış. Diğerleri ; “Acaba niçin öyle rüya gördü? “ diye düşünmüşler. Merük anneden soracak olmuşlar düşün ne anlama geldiğini. Fakat onu evde bulamamışlar. Sorolah’ın eşi de evde yokmuş.  Hazırlanınca eski köye doğru yola koyulmuşlar.

-Çok ilginç bir rüya, niçin o rüya görüldü? Todok seslenmiş.

-İyiliğe mi kötülüğe mi delalet, diye düşünmüş Petka.

-Köpek görmek iyiye delalet mi? Köpek altınların hırsızı mı?

-Köpek görmek kötülük işareti olmamalı, diye seslenmiş Sorolah. O, insanın dostu.

Böyle konuşarak yeniden Çibetey ihtiyarın evine gelmişler. Ev sahibi avlu duvarının altındaki tümseğe yaslanmış güneşleniyormuş o sırada. Çibetey yaşlı olduğundan evden uzağa gitmeden avluda güneşlenerek oturuyor. İnsanlara eski günler hakkında hikâyeler anlatmaktan hoşlanır. Gelenleri görünce doğrulup onlara meylediyor. Onlar, ihtiyara selam vermeden geçmemişler, selamlaşmışlar.

-Yine nereye gidiyorsunuz? diye sormuş ihtiyar. O sabah onların evin yanından geçtiklerini görmüşmüş. Gelenler, Çibetey ihtiyara Sorolah’ın rüyasını anlatmışlar. Fakat, Kamat ihtiyarın altınları için eski evini kazdıklarını söylememişler. Fakat Çibetey yaşlı olsa da meseleyi anlamış. Kaşlarını sıvazlayıp.

-Eskiden zenginler altınlarını gömerlermiş. Fakat götürüp öylesine toprağa koymazlarmış. Dualarla alkışlarla gömerlermiş. Bu duaların nasıl olacağını büyük Kamlara sorarlarmış. “Gömülürken söylenen sözleri bilmeyenler o altınları bulamazlar.” derler.  Bulsalar bile bulan kişiye hayrı olmazmış.  Büyükler altınları bulanların uzun yaşamadığını söylerler. Veya yakınları vefat eder. Sizin Kamat ihtiyarın altınını aramaya gittiğinizi düşünüyorum. O altınlarını gömerken yanına köpek kemiği koymuş olmalı. O altın belalı olmalı. Zenginin kızlarının kanına girdi. 

-Biz ne yapacağız şimdi? Kazmaya mı gidelim eve mi dönelim? diye sormuş Todok.

-Bunu kendiniz bilirsiniz, ben size nasihat edecek değilim.

-Siz nasıl istiyorsanız öyle yapınız. Ben o altını aramaya gitmeyeceğim!, aniden seslenmiş Petka. Şimdiye kadar altın olmadan yaşadım, bundan sonra da altın olmadan yaşarım. O uğursuz altının ne gereği var.

-Ucunda ölüm varsa kim onu bulmak ister? demiş Todok.

Sorolah da “Ev dolusu çocukları bırakıp ölüme gitmek kime lazım? Yaşlı anneme kim bakar? Yakınlarıma bedduası dokunursa ne olacak?” diye düşünmüş.

-Kime gerek böyle bir mutluluk? Dönelim dostlar.

Büyük sözünü dinleyen arkadaşlar evlerine doğru yürüdüler. Mutlu bir hayat için ölümü göze almaya hiçbiri hazır değildi. Sıkıntılı da olsa hayat sağlıklı bir şekilde yaşamaya değer diye düşündüler.

Bu olay geçen asırda oldu. Ellili yıllar başladığında. Halkımız o zamanlar kendi geleneklerini iyi biliyordu. Büyüğe saygı gösterip sözünü dinliyordu. Yetmişli yıllarda Kızılgas köyünü bulunduğu yerden yeniden taşımışlar. Hangi yöneticinin hoşuna gitmediyse o küçücük köyü kaldırmışlar. Halkını başka köye göçürmüşler. Şimdi orada hiçbir şey yok. Eski köydeki evlerin yerlerini de bulmak mümkün değil. Kamat ihtiyarın altınlarını bulmak için o günden sonra hiç kimse gitmemiş. Şimdi kuyusunu değil evinin yerini bile bulmak mümkün değil. Şimdi Kızılgas dağını eteğinde, yer altında, eski altınlar yatıyor. Kocaman kazanda, ince boyunlu toprak sürahide. Rüzgârlar üzerlerindeki otları sallıyor. Yıllar su gibi geçiyor. Kim bulacak şimdi o altını. Merke ninenin sözü gibi: İnsan hayatı o dağın altında kıvılcım gibi yanıp söner. Kızılgas dağı eskiden nasılsa öyle durur. Ok yılanları hangi taşların üzerinde ısınıyorsa öyle ısınıyorlar. Eski çağlardan beri hiç bir şey değişmemiş gibi...

*Ben hiç milli okullarda okumadım. Gramer hatalarım varsa affola!

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 145. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 145. Sayı