HaftanınÇok Okunanları
Kardeş Kalemler 1
NURBEK NURZHAN 2
ŞAKİR SELİM 3
Nebiye Akbıyık 4
Muhittin Gümüş 5
Cabbar Eşankul 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Valizleri kapının önüne yerleştirdiler. Yapılacaklar listesini kontrol ettiler. Son birkaç şey kalmıştı. Etraf toparlanınca Çınar, eşinin yüzünü fark etmişti. Gazel’in gözlerindeki hüznü gördü, onu anlıyordu. Yaşamak için yurt dışına gelmek gibi memlekete dönmek de zordu. Yabancı bir ülkede uzun seneler geçirince oradan ayrılmak düşündükleri kadar kolay değildi. Ancak Gazel’in görev süresi bitmişti ve kendi ülkelerine dönmeye niyet etmişlerdi. Geldikleri zamanki heyecanlarının yerini başka başka şeyler almıştı. Çok şey yaşanmıştı. Artık farklı düşünceleri, istekleri, beklentileri vardı. Yaşadıklarından mı yaş almaktan mı, tam olarak bilemese de, hiçbir şeye karşı eskisi gibi bir coşku hissedemiyorlardı. Belki de o yüzden Çınar, yeni gelişmeyi henüz Gazel’le paylaşamamıştı. Üstelik söylemesi gereken bu önemli iş konusunda kendisi de ne istediğini bilmiyordu. Birlikte karar vermeleri gerekiyordu. Kalan işleri yaptıktan sonra uygun bir vakitte anlatacaktı. Biraz onu duygularıyla baş başa bırakayım, diye düşündü.
“Gazel, konuştuğumuz son birkaç işi de yapıp geleceğim. Sen de biraz dinlen. Bugün zaten çok şeyle uğraştın. Yolculuk da iyice yoracak bizi... Dışarıdan istediğin bir şey var mı?”
“Bir şey istemem. Seni bekliyorum. Gelince bir yorgunluk kahvesi içeriz.” deyip Çınar’ı uğurladı.
İçeriye geçti, gitmeden önce son bir kez eve, eşyalara göz gezdirmek istedi. Boşalttığı çalışma masasına baktı. Boşluk, gidişini kolaylaştırır sanmıştı. Bazı anıların zihnine hücum etmesine engel olamıyordu. Salonun penceresinin karşısındaki nice çalışmalarını yaptığı, yazdığı, çizdiği, okuduğu, bir şeyler izleyip dinlediği masanın önündeki koltuğuna yorgunlukla oturdu. Eve ilk taşındığı zamanlardaki gibiydi. Oysa gün geçtikçe orası kalemlerle, kitaplarla, süs eşyalarıyla, çiçeklerle en sevdiği köşe hâline gelmişti. Çoğu zaman sıkkınlığını almayı başaran manzarası artık onun olmayacaktı. İstemsiz “Ah!” çekti. Karşıdaki binalara, yola, bahçeye gözü daldı, yan yana sıralanmış beş ağacı yine seyre koyuldu. Tatile gidip geldiklerinde budamışlardı onları. Daha iyi büyüyebilmeleri için olduğunu bilmesine rağmen o zaman epeyce üzülmüştü. Baharda yeni dallar ve yapraklar çıkarmıştı. Tekrar canlansa da eski görkemlerine göre henüz oldukça cılızlardı. Mevsimlerin gelişini, gidişini, değişikliğini ilk önce onlardan anlardı. Rüzgârın oyunlarını, hiddetini, yönünü yine onlarda görürdü. Dallarına konan çeşit çeşit kuşları seslerinden tanımaya çalışırlardı. Balkona çıktıkları zaman karga sürüleri geldiğinde bazen çıkardıkları aşırı yüksek seslere söylenseler de bir yandan hoşlarına giderdi. Kahvelerini içerken ya da bir şeyler atıştırırken bahçeye gelen hayvanları keyifle izlerlerdi. Bahardaki çiçeklerin kokusunu içlerine çekerlerdi. Kışın evlerinin sıcağında, içeceklerinin eşliğinde yağan karı izler, nedense düz camın kar tutmasına hep şaşırırlardı. Aynı yerdi, yine de çeşit çeşit manzaraydı. Küçük görünüp büyük duygular yaşatmada üstüne yoktu. Bu sayede yarattığı huzurun da sevincini taşıyor gibiydi. Lakin o da sanki hüzünlüydü. Onun da manzarası değişecekti. Yeni gelenler bilecekler miydi kıymetini?
Bir yeri geride bırakmanın hüznü, anılar seli ve yeni bir yere gidebilecek olmanın heyecanı, korkuları aklında düşünceler yığını, kalbinde bir ağırlık oluşturmuştu.
Gidecekleri yeni yer neresiydi, henüz bilmiyorlardı. Bir şeyler netleşinceye kadar çok istememesine rağmen annesinin yanında kalacaklardı. Eski iş yerine de dönmek istemiyordu. Kırgınlıklarıyla orada devam etmek zor olacaktı. O yüzden başka bir şehirde iş arayışı içindeydiler. Yeni yerin yeni sorunları oluyordu. Bu durumu defalarca tecrübe etmişlerdi. Her yerin kendine özgü sıkıntıları olduğunu bilse de benzer şeyler yaşamaktan kaçınıyordu. Sadece işlerini düzgün bir şekilde yapacakları, öğrendiklerini aktaracakları, donanımlarını kullanabilecekleri bir yer diliyorlardı. Çalışma verimlerini düşürecek ya da günü olumsuz etkileyecek basit şeylerin vakitlerini almalarını istemiyorlardı. Burada bunlardan nispeten daha uzaklardı. Şimdi sil baştan yeniden bir düzen inşa etmeleri gerekiyordu. Üniversiteden mezun olduklarındaki gibi belirsizlik ve gelecek kaygısıyla, yeni bir hayat kurma telaşı bu yaşlarında daha da yıpratıcıydı.
Gençlikte yurt içi, yurt dışı oradan oraya koşturup, okuyup, çalışıp gezmek, yaşamak zor gelmiyordu. Hatta heyecan vericiydi. Öğrendiklerinin, deneyimlediklerinin coşkusuyla bu yolculuklar için çoğu zaman isteklilerdi. Ancak ne çok şey değişmişti, şimdi geldikleri zamandan bambaşka kişilerdi…
Kapı zili çaldı. Düşüncelerinin ve hislerinin ağırlığıyla oturduğu yerden kalkarak ağır adımlarla gidip kapıyı açtı. Yolculuğu yapmak için de kendinde hiçbir güç bulamıyordu, ama eşine bunu söyleyemiyordu. Hem el mahkûm, yapmak zorundalardı.
“Her şey tamam. Taksiyi de ayarladım, akşam kalkış saatimizden üç saat önce bizi gelip alacak.” dedi, içeri girer girmez, Çınar.
“Ben kahve yapayım o zaman.”
“Harika olur.” deyip elini yüzünü yıkamaya gitti. “Havlu versene.” diye banyodan seslendi.
“Kaldırdık ya onları. Al, kâğıt havlu getirdim.”
“Biliyorum, alışkanlık işte!” dedi buruk bir sesle.
Kahveleri alıp bir zamanlar çok sevdikleri ama şimdi kendi de etrafı da boşalan bu yüzden de albenisi gitmiş mutfak masasına geçtiler.
“Ne yaptın?” diye sordu, Çınar. Gazel gözleri ağlamaklı, sesi kırgın “Hiç! Bildiğin gibi…” dedi.
“Üzülme, toparlanacak her şey!” deyip yanağını okşadı. Bir süre sessizce gözleriyle konuştular.
Çınar sessizliği bozmaya karar verip “Benim sana söylemem gereken bir şey var. Bilmiyorum, zamanı mı? Normalde Türkiye’ye gidince söyleyecektim ama bir an önce öğrensen iyi olacak.”
“Ne? Beni korkutma!”
“Kötü bir şey değil, Gazel. Lakin iyi bir şey mi, onu da bilemiyorum.”
“Söyle hadi, Çınar!”
“Hani şu başvurduğum geçici bir iş vardı ya… Orası beni mülakata çağırdı. İki gün önce toplantı yaptık, benimle çalışmak istediklerini ve iki yıllık bir anlaşma yapabileceklerini söylediler.”
“Bunu şimdi mi söylüyorsun?”
“Kabul edilmeyeceğimi düşünmüştüm. Toparlanıp gitme koşturmacasının içinde bunu konuşmak istemedim.”
“Onlara ne cevap verdin?”
“Düşüneceğimi söyledim ve bir haftaya kadar döneceğim, dedim.”
“Yani beş gün kaldı.” deyince Gazel’in paniklediğini anlayıp onu sakinleştirmeye çalıştı. Yine gitmekle kalmak arasında bir seçim yapmaları gerekiyordu.
“Peki, ne düşünüyorsun, kabul edecek misin?” diye tedirgin sordu, Gazel.
“Buna sensiz karar veremem.”
“Çınar bana doğruyu söyle. Sen gerçekten istiyor musun?”
“Aslında kararsızım. Pek çok sıkıntıya ve belirsizliğe karşı Türkiye’yi özledim. Dönmek istiyorum ama dönünce iş bulamamaktan korkuyorum. Bir yandan ‘Taş yerinde ağır.’ diyorum, bir yandan duygularımın doğru karar almama izin vermediğini düşünüyorum bir yandan da nereye gidersek gidelim gelecek adına kanaatlerden başka elimizde bir şey yok, diyorum. Dolayısıyla çok aradayım. Büyük bir karar. Senin iş kariyerini de etkileyecek. O yüzden senin düşüncelerin, hislerin çok önemli. Sen oraya gidelim dersen oraya gideriz, Türkiye’ye gidip kalalım dersen orada kalırız.” deyince Gazel’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
“Ya benim kararım yüzünden sonra pişman olursan… olursak.” dedi Gazel çekingen, ürkek.
“Öyle düşünme! İyi deriz kötü olur, kötü deriz iyi olur. Ne olursa olsun yine beraber yaşar, yapar, mücadele ederiz. Hem ne biliyoruz, belki çok güzel olur. Sen ne istiyorsun? Söyle onu yapalım.” dedi Çınar.
“Ara ara yine gezelim, yeni yerler görelim, yeni şeyler öğrenelim isterim ama uzun süre yabancı bir memlekette artık yaşamak istemiyorum. Yerimiz, yurdumuz belli olsun. Gördüklerimi, deneyimlediklerimi sindirmek istiyorum. Bir yere ait olmak, istiyorum. Daha çok kendi içime dönebilmek, biraz sabit olmak, orada yeşermek istiyorum. Bundan sonra bir yerde kalıp kök salalım istiyorum. Bir ağaç gibi… Anlıyor musun? Bir ağaç gibi…”
“Tamam, biz de ağaç oluruz.”
(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Şubat 2025)